facebook twitter Linkedin

Kabristan (4-5)

 

uclerden-mevlana4

Bütün gün, sınavlara gir çık gir çık. Off ne çok yorgunum. Başımda bir ağrı. Sarhoş gibiyim. Hemen yatmalı en iyisi. Henüz akşam bile olmadı. Olsun, dinlen­mem gerek. (Kendimi somyama atıyorum. Deliksiz bir uyku çekmişim. Uyanıyo­rum. Gece, oldukça ilerlemiş. Saat sıfıriki. O her zamanki sessizlik. Gene uyuya­mam artık. Ne yapsam şimdi? Gene çıkmam, gene gitmem gerek. Düşünecek ne var, kalkıp gitmeliyim, İyi olur. Her zamanki gibi. Sanki çağrılıyorum da zaten. Bir ses 'gel' diyor sanki. Uyumayacaksam kalkıp gideyim, bari. Artık hiç tered­düt etmeden fırlıyorum yatağımdan. Giyiniyorum. Merdivenleri usul usul inip, so­kağa çıkıyorum. Hava da ne güzel. Tertemiz. Dergâh ve camii ışıl ışıl. Bu gece de farklı. Bu muazzam manzara, henüz ayrımına varamadığım, belirleyemediğim farklı bir büyüyle beni cezbediyor. Her zamanki gibi bir gezi değil mi so­nuçta? Belki evet. Ama iradem üstündeki beni bu vakitte uyandıran gücün, gö­rülmez ellerinin, hiç bir neden yokken, bilinmez, farkedilmez bir şekilde ruhumu kavrayıp buraya getirdiğini de düşünmeliyim biraz. Kişi yaptıkları işlerde salt kendi amacını mı gerçekleştirir? Belki de çoğu zaman isteğimizin ötesinde baş­ka amaçlara da hizmet ediyoruz. Doğru tabi. Böyle düşünüyorum. Bende çoğun­luk böyle oldu, böyle oluyor.

Mezarlığın karşısındaki şadırvandayım. Ellerimi yıkıyor, su içiyorum. Mezar­lığa doğru bakıyorum. Ölümcül bir sessizlik, ölümcül bir karanlık içinde mezar­lık. Tüm mezarlıklar hep böyle olur zaten. Mezarlığı ziyaret etme düşüncesi uya­nıyor içimde ansızın. Az sonra mezarlıktayım. Hareketsiz birer insan gölgesi gibi duran şahidelere bakıyorum. İşte bir yalanın gerçek öyküsü karşımda. Ölüm ol­gusu tüm nesnel ve öznel varlığıyla karşımda, yanımda, içimde şimdi. Bütün orada yatanları canlı ya da kendimi bir ölü gibi hissederek dalıyorum mezarla­rın arasına. Düşüncemi aşan bir hakikatin yüceliğine bırakıyorum kalbimi. Bu hakikat ortamında mezardakiler kalkıyor ayağa. Şahideler doku, et, ruh kazanıyor­lar. İşte konuşuyoruz. Anlaşıyoruz. Ayetler okuyorum. Susuyor, dinliyorlar. Odla­rın dili susmak. Uzaktakilere de işittirmek istiyorum. Sesimi biraz yükseltiyorum; Ayetlerin anlamlarına göre sesimi ayarlıyorum, susanlarla aramızda bir yakınlık, dostluk peydahlanıyor. Söyleşiyoruz. Biraz da hakikati daha dolaysız hissetme­min verdiği bir huşuyla ölümü ve kıyameti konu edinen ayetler okuyorum daha çok. Ölümü yaşıyorum. Ulaşılması çok zor bir duygu düzeyinde ölümü. Birdenbire bu hışırtı ne böyle? Hışırtı mı? Evham olmasın sakın. Olabilir. Çok mümkün. Hangi zeminde, hangi zamandayım, duyularımın ötesinde miyim, berisinde mi bilemiyorum zaten. Bir yanılsama galiba. Olmayan bir ses. Ne ol­mayan sesi, düpedüz duydum işte. Hah işte yine. Ötedeki ağacın altından gelirdi hem de. Dur bakayım belirgin bir hışırtı bu. Üstelik ağacın dalları da sallanı­yor. Ne oldu, ne oluyor acaba? Bir kusur mu ediyorum bilmem ki. Allah'ım... Soğuk bir ürperti duyuyorum. O yöne doğru bakıyorum. Evet, ağacın dalları ya­vaş da olsa sallanıyor. 'Orda kim var?' diye bağırsam mı acaba? Önce tüm ce­saretimi toplamalıyım. Takdir neyse o olur. Peki ya takdir, benim, yani... neyse en iyisi ayetler okumak yine. Başlıyorum okumaya. Sesin geldiği ağaçtan göz­lerimi ayırmamalıyım. Ne olaki acaba? Bir iki adım yaklaşayım. Yaklaşıyorum.

Sesimi daha da yükseltmek İstiyor, bundan hemen vazgeçiyorum. Adeta canlı olan mezar taşları bu kez aleyhime bir tutum takınarak hareketleniyorlar sanki. Yavaş yavaş üstüme doğru mu geliyorlar ne? Cehennemlik ruhlar. Amanallah'ım. Bir yandan okuyor bir yandan da 'Hey! hey kim var orada?' diye bağırmayı dü­şünüyorum. Bağırmak mı? Olacak olandan neyi değiştirir ki bu? Bağırmaktan da vazgeçiyorum. Karar veriyorum sonunda: en iyisi duymazlıktan gelmek. Duy­mamış gibi davranmalıyım. Başkası cesaretini benim korkumdan olmamalı. Hem korkulacak ne var ortada? Bir hışırtı, sadece bir hışırtı. Ben kendimi Allah'a teslim ettikten sonra ne çıkar ki bundan? Sesli olarak dua ediyor, okuyorum yi­ne: 'Rabbim sen bana yardım et. Bağışla, affet bizi. Şeytanların şerrinden sen bizi koru. Mümin kullarına kötülük düşünenleri, Sen kötülükleriyle baş başa bı­rak. Peki, şimdi ne yapmalıyım. Hışırtı sürüyor. Hiçbir zaman inanmadığım halde, çocukluğumda işitmiş olduğum tüm hortlak hikâyeleri bir anda zihnimde canlanıyorlar. 'Yürü' diye bir ses geliyor içimden ve bir düşünce. Vakit geçirmeden uygu­lamaya koyuyorum.

'Ey zavallı insan, sen Allah'ı unutunca, Allah'ın da seni unutacağını mı zannediyorsun? Hem mezarlıkta hem de ölümü görmeden duymadan yaşıyorsun. Göremeyebilirsin ama görülürsün. Duymayabilirsin ama duyulursun'. Konuşmam sürüp gidiyor. Sessizliğe, karanlığa ama içten, yürekten söyleniyor bu sözler. İşte şimdi gerçekten sıcak sıcak ürperiyorum. Nereye konuşuyorum? Bir insan sanısıyla karanlığın kalbine. Nereden konuşuyorum? Sanki arada tüm mesafe­ler, perdeler kalkmış olarak ahiretten, ulu yüce bir makamdan. Konuşan ben değilim sanki. Teslim olduğum yüce hakikatin gerçek dili. Kapalı yollar aydınla­nıyor mu ne? Karanlıklar aydınlanıyor. Bilinmezlik diye bir şey kalmıyor. Ben aradan çekiliyorum. Ne korku, ne ürperti; bir üşüme duyuyorum yalnız. Cennet­ten bir rüzgâr esiyor da içimi üşütüyor, nur üstüne nur kaplıyor ruhumu sanki. Kamaşan ruhum ve sonsuz bir iç rahatlığıyla söylüyor da söylüyorum.

Tam bu sırada ağacın dalı ansızın geriliyor. Dalların arasından bir gölge yay gibi caddeye fırlıyor. Bir-iki patavatsız adım atıyor. Ayakları dolanıyor, cin çarpmış gibi yere düşüyor sonra. Elindeki şişe yere düşüp kırılıyor. Hay Allah belanı ver­mesin, bir sarhoş bu. Kendi ruhumu emniyet içine alırken bu adamın kabir aza­bı çektiğinin farkındayım. Söylenceme engel olamıyorum bir türlü. Konuşuyo­rum, Son sözlerim nasıldı? Dur bakayım, hah şöyle: 'Allah'a kalbini aç, elini aç, gözünü aç...' Adam son bir gayretle ayağa kalkıyor. Sonra yıldırım gibi mezar­lığın kapısına kadar koşuyor. Az sonra mezarlığın öbür kapısından çıkıp gidi­yorum.

5.

Delikanlı gözleri şu taze, canlı maziye dalmış, gülümseyerek bekâr evine doğru yürüyordu. Bu gece dergâhı, camiyi daha da önemlisi mezarlığı, unutul­ması imkânsız bir anıyla, hep o adamı hayalleyerek, kimileyin gülerek, kimileyin korkarak, üzülerek, ürpererek ama başka bir duygu, başka bir gözle seyredecekti. Belki her seyredişinde aynı olay canlanacaktı belleğinde.

Necmettin Evci / Vâride, 1987, Sayı:4

TarihViews
Total1213
Sal. 283

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Öykü

Okunasılar