facebook twitter Linkedin

OTOBÜS (Öykü) Necmettin Evci

 

belediye-otobusuYine mi.

Evet yine.

Henüz gelmeden, ekseni kafamın içinde olan bir fırıldak dönmeye başlar. Çok katlı evler, farlarını yakmış otomobiller, karınca gibi kaynaşan insanlar, fırıldağın dönme hızına göre, parmaklarımız altında hızla kayan sayfalar gibi savrulmaya başlarlar. İçimde bir karışma. Şiddetli bir baş dönmesi. Bir de karnım açsa, yüreğim ağzıma gelir. Göz kapaklarım ağırlaşmıştır. Bayılacak olurum nerdeyse.

Mecbur muyum?


Bir bakıma mecbursun.

Gideceksin. Bütün baş dönmelerine, sinirlerinin gerilmesine, içinde acıyan, sızlayan, kanatılan boşluğa katlanarak. Pudralı, sivilceli, dudakları boyalı kadın yüzlerine istemeye istemeye bakarak. Ter, parfüm, kokularına tahammül ederek. İlgi alanının dışındaki sevmeyeceğin, hoşlanmayacağın konuşmaları ister istemez duyarak, işiterek gideceksin. Katlanacaksın bunlara. Ya da unutacaksın yakınlarını, evini. Boşlayacaksın işini. Unutmak ve boşlamak! En zoru. Öyleyse katlan. Katlanmayı öğren.

- Yahu nerde kaldı bu?

- Birazdan gelmesi gerekir.

- Bugün de geç kaldık anlaşılan.

- Bir de tıka basa dolu gelsin de gör.

Elbette dolu gelecek. Hele bu akşam vakitleri. Şu kavşaktan yılan gibi kıvrılıp, asfaltta akar gibi, gelip tam önümüzde duracak. Belki zar zor itilip kakılarak, ohlayıp pohlayarak bineceğiz. Tek ayaküstünde de olsa, kendimize bir yer bulma çabası sonra. Otobüs.

İçinde olduğumuz otobüs.

Kaçırmamalı. Önemli olan otobüse binebilmek. Adımını attın mı içine, gerisi kolay. Otobüse girilmeli. Mümkün olduğunca rahat bir yer bulunmalı. Bütün mesele otobüse binmekte. Seni de aldı mı, kurtuldun. Yoksa bu yollar, hele de bu vakitlerde yürünmez. Bir de aksilik olur, kaçırırsan ya da almazsa seni, o zaman gör gününü. Bu karanlıkta, korku içinde, yalnız başına bekle ne kadar bekleyeceksen.

Adeta bırakılmış, terk edilmiş, dışlanmış bir insan gibi. Tek başına.

Bu, kimsenin olmadığı durakta otobüsler bekleyeceksin.

Belki seni evine götürecek otobüsün bu duraktan geçmediğini bilmeyerek. Seni evine götürecek otobüsün.

- İşte geliyor! diyor bir çocuk. Şişko bir adam:

- Fazla biletiniz var mı? diye rica ediyor bir bayana.

- Yok, diyor bayan.

Yanaştı, durdu. Körüklü, tren gibi bir otobüs.

- Haydi beyler haydi, acele edin biraz.

- Binecekleri de düşünün. İlerleyin, ilerleyin.

- Saatlerdir bekliyoruz bu soğukta. Sayın yolcular lütfen.

- Arka tarafta bir sürü boş yer var. Arka tarafa, arka tarafa.

Duraklarda otobüsler beklemeyi bir türlü başaramadım. Bir ara ne evde ne yanımda otobüs tarifesi bulundurdum. İşe gidişlerimde, evden kırk kırkbeş dakika önceden çıktım mıydı tamamdı. Yürürdüm. Bir süre devam etti bu. Yine de her sokağa çıktığımda, gözüm durakları yokluyor, ister istemez otobüs gözlüyordu. Alışkanlık işte. Kimileyin denk gelince, nedendir bilmem, kendimi birden gene de içinde bulurdum. Her ihtimale karşı yanımda bilet eksik olmazdı. Ne olur ne olmaz. İnsanın, zaman zaman acele işleri çıkıyor. Belki şu 'biletiniz var mı?' diye soran şişko adam gibi, yanımda bilet bulundurmasam, otobüs diye bir sorunum kalmayacak. Buna cesaret edemem doğrusu. Edemedim. Niçin mi? Bilmem. Sanki bir gece vakti ya da havanın elverişsiz olduğu bir zaman sokakta kalmaktan korktum. Kilometrelerce uzakta bir yerde, tek başıma, sokak ortasında yapayalnız kalsam ne olur halim? Kaybolma, geç kalma, yetişememe korkusu içinde. Zayıf. Güçsüz. Yardımsız. Bu düşüncelerim Alaaddin Abi'yi haksız çıkartmaz. O'da, benim gibi, hep yakınır otobüslerden. Ben de, yürüyerek on dakikada varacağım yere gitmek için yarım saat kuyrukta beklemekten fenalık geçiriyorum nerdeyse. Şimdi gelir, az kaldı, ha geldi-ha gelecek avuntusuyla zaman nasıl da eriyor saniye saniye. Otobüs gelecek ve bizi alıp götürecek. Biraz da, bilgisizce beklemekten doğuyor bu aksamalar. Yanımızda otobüs tarifesi bulundurmamaktan örneğin. Nereye, ne zaman, nasıl gideceksin? Tarifesiz olmuyor bu iş. Biletsiz, pasosuz yaşamak zor bu kentte. Tek başına yürümeyi göze alamıyor insan.

- Arkada boş yer var. Lütfen boşlukları dolduralım. Orta taraf, arkaya yürüyün lütfen.

- Sıkıştırma beyefendi, görüyorsun ki kımıldayacak yer kalmadı.

- İlerlemiyorlar ki.

Şişko adam itip kakıyor, arada bir boşluk buluyor. Yolcuları omuzlarıyla, dirsekleriyle iterek boşluğu biraz genişletiyor, Nihayet gövdesinin rahat edeceği bir yer açıyor kendine. Binmek istemiyorum. Tam bu sırada otobüsün giriş basamağın­da, bir kişinin ancak sığacağı kadar bir yer açılıyor. Atlıyorum hemen. Şoför, Şişko adama;

- Kardeşim biletinizi atmadınız, diyor.

- Almadıysak atarız. Ne var yani, kaçıyor muyuz? Burdayız işte.

- Bir de kaçsaydın. Gevezelik etme de biletini ot,

- Para atsam olmaz mı?

- Olmaz.

- Biletim yok. Bir bilet bulayım, Hemen şimdi bulurum.

- İyi, bul, diyor şoför. Bu arada yan gözle adama bir bakış fırlatıyor. Sigarasını derin derin nefesliyor. Mırıldanarak direksiyonu sıkıca kavrıyor. Ne kaba insanlar var. Afedersin, öküz gibi adam. Ne lâftan ne sözden anlar. Yolda yürümeyi beceremez; otobüse biner. Ulan sen önce yürümeyi, güzel davranmayı, nasıl konuşulması gerektiğini öğren. Serseri. Hâlâ otobüslere biletsiz binilmeyeceğim öğrenemediler. İşin yoksa bir de bunlarla uğraş. Adama bak, hem suçlu hem güçlüdür böyleleri. Kimse seni adam yerine koyup muhatap almazlar. Kendini insan mı sanıyorsun şişko! Köstebek! Hani bilet? Bilet yokmuş. Canın cehenneme. Yoksa binme, in. Bir de çene yarıştırıyor. Seslenmezsen bilet atmayacak. Uyanık. Mecbur muyum seninle uğraşmaya? Şunun lâfına bak. Kaçmıyormuş. Atmamışsa atarmış. Para atsa olmaz mıymış.

- Fazla bileti olan yok mu? Sizde yok mu arkadaş?

- Öğrenci var, olur mu?

- Olmaz. Sivil lâzım. Hiç mi bileti olan yok yahu?

Ara! Ara! bulursun hırpo! Kim sana bilet verir? Senin gibi adamlar bilete bile lâyık olmamalı ama neyse. Adam istemeyi bilmeli. 'Fazla biletiniz varsa bir adet rica edebilir miyim efendim?' ya da 'Özür dilerim hanımefendi; bana, varsa bir bilet verebilir misiniz, mümkünse. Aksilik bu ya, yanıma almayı unutmuşum', Nerde o nezaket... Biletin de senin olsun nezaketin de. Dağ keçisi! Bundan böyle bu şehirde biletsiz yaşanmayacağını öğren. Ya otobüse binme ya da biletini koy cüzdanına. Cüzdanına koyacaksın tabi. Para gibi. Hâlâ bulamadı. Bulama- yasın. Haydi, git bir de şikâyette bulun. 'Falan plâkalı otobüsünüzün şoförü yolculara çok kaba davranıyor.' Demek bütün kabalıklar, kabahatler şoförün ha? Mağaraya girer gibi otobüse binen şu adam demek kaba değil de, yolcuya 'Pasonuz biletiniz diye sormak kabalık öyle mi? Öff Öff.. Nereden, nasıl düştüm bu işe bilmem. Şoför olacağıma çöpçü olsaydım bundan iyi olurdu. Senin gibilerle uğraşa uğraşa, saçımın ve bıyıklarımın sağ yanları ağardı vallahi. Sarhoşla uğraş, hırsızla uğraş. Birinin saçmalığı, birinin nazı, birinin cilvesi. Yeter! Yeter be!

- Beyler bedava istemiyoruz. Parayla. Bir tane olsun verecek biletiniz yok mu? Alt tarafı bir bilet

Otobüs pazar durağında duruyor, Ani bir gel-git olayı. Ayakta kiler, altlarından toprak kayan insanlar gibi sendeliyor, nerdeyse devrilecek oluyorlar bir an. Hemen tutunuyorlar bir yerlere.

- İlerleyin beyler ilerleyin, diye bağırıyor şoför. Boş yerleri dolduralım lütfen.

- Nereye ilerleyelim beyefendi; boş yer mi kaldı, diye karşılık veriyor arkadan bir ses.

Bu kez eline mikrofonu alıyor şoför. Cızırtılı, öfkeli, bas bir ses dolduruyor içeriyi:

- Sayın yolcular boş yerleri dolduralım lütfen. Binecekler var. Anlayışlı olalım beyler-

Arkaya doğru bir kıpırdanma, bir hareket. Ancak bir iki adım atabiliyoruz, ün kapı açılıyor.

- Fuara gider mi?

- Yakınından geçer, diyor şoför.

İki kişi biniyor hemen. Birinci adam, bir iki adım ilerledikten sonra, ellerindeki içleri dolu büyük bir poşetle pazar çantasını ayakları dibine koyuyor.

- Pazar çok pahalı, diyor yanındakine; her şey ateş pahası. Öyle. Allah fakir fukaraya yardım etsin.

İkinci adam yüklerini yerleştirmeye çalışıyor: Bir teneke soba, üç adet soba borusu, bir dirsek, iki deste çıra,

- Daha yok muydu? diyor şoför, tazir karışık bir alayla.

- Yok kurban. İki boru da evde var; şimdilik yetişir.

- Babalık, bu kadar yükle otobüse binilir mi? Madem yükün çok, bir taksiye atla, Adam boynunu büküyor.

- Haklısın şoför bey. Kusurumuza bakma bizim. Fakirlik işte, ne yaparsın be oğlum. Fakirlikmiş. Bana ne senin fakirliğinden. Ben çok mu zenginim sanki. Hiç sorma­yacaksın ama neyse, Almayacaksın otobüse. Derdini kime anlatırsa anlatsın. Re­isicumhura isterse. Vız gelir. Ama insanlıktan vazgeçilmiyor işte. Kaba davranırsın anlamazlar. İnsanca davranırsın anlamazlar. Ne tuhaf insanlarımız var. Kağnı arabası sanki bindikleri. Kağnı arabası değil, otobüs babalık otobüs. Burada yük taşımacılığı yapmıyoruz. Toplu taşımacılık yapıyoruz. Ne anlarlar toplu taşımacı­lıktan. Toplu insan taşımacılığı. Yük taşımacılığı değil yani. Anlamaz bu millet. Otobüse nasıl binileceğim, otobüste nasıl davranılacağını bile öğrenemediler. Ya­zıklar olsun yediklerinize, içtiklerinize sizin. Şeytan diyor ki, dinleme vicdanının sesini, bir daha alma, indir şu adamları. Gidip bildikleri yere şikâyet etsinler. Ne olur? Çok çok işten çıkarılırım. En kötü ihtimal bu değil mi? Zaten dert küpü oldum bu işte. Verem oldum verem vallahi. Başıma beynime ağrılar girdi yüzünüzden. Hem şikayetlerinde ne diyecekler? 'Biletimiz olmadığı için bizi otobüsten indirdi.' Vay akıllı vay. 'Sobamızı, kolilerimizi, kasamızı, bavullarımızı almadı!' Hah hah hay.. Güleyim de boşa gitmesin bari.

Otobüs yeni bir durakta duruyor. Yolculardan bazıları iniyor. Biraz gevşiyor sıkışıklık. Boşalan yerler, yolcuları mıknatıs gibi kendine doğru çekiyor. Adeta şartlanmış bir devinimle, ben de bir iki adım arkaya doğru yürüyorum. Yine de sıkışma tamamiyle gitmedi. Ansızın bir sarsılma. Üstteki kayışlı askılardan birini sıkıca yakalıyorum. Otobüs, bir böğürtüden sonra, gürültülü caddenin trafik seline karışıyor.

Sevemedim gitti. Cidden rahatsız oluyorum. İstenen bir yolcu oldum belki. Dıştan bakıldığında sessiz, sakin, kendi halinde görünüyorum. Ayakta ya da otururken

dalıp giderim dışarılara. Kimseyi itmem kakmam yoktur evet, ben iyi bir yolcu muyum acaba? Ah bir de bana sorun onu. Şu pencereler de olmazsa, bu insan taşıyan demir kutunun camlı kısımları olmazsa ben ne yapardım? Bereket versin içimdeki sıkıntıları biraz olsun unutuyorum dışarılara bakmakla. Bakmayın benim böyle sakin, sessiz, uslu çocuklar gibi oluşuma. İçimde kabaran öfkeleri siz bilemezsiniz. Evet, içimde boğucu bir duman, ışıksız bir gece ve fırtınalı bir deniz var. Ben bu denizin ortasında dalgalara tutulmuş bir tekne gibiyim. Hep rüzgâra tutuluyorum. Bir o yana bir bu yana yalpalayıp duruyorum sürekli. Bir şeyler uçuyor, kırılıyor, kayboluyor benden. Böyle, çalkantılar içinde, daha ne zamana kadar dayanacağım? Tek yapabildiğim, bir tükenişi, kayboluşu, yok oluşu geciktirmekten mi ibaret yoksa? Evet, bir şeylerimi yitiriyor kaybediyorum. Ama ne? Bir bilebilsem.

Bir şairin benzetmesiyle, dıştan durgun ve sessiz, içten içe patlamaya hazırlanan bir yanardağ gibiyim. Nerde, ne zaman, nasıl patlayacağım, bilemiyorum. Kimi zaman tam şurasına geliyor insanın. İçim dışıma karşı öyle ayaklanıyor ki... Akıl almaz bir sakinlikle kendimi zor yatıştırıyorum. Biraz daha dayan. Az kaldı. Belki inenler olur. Belki yüksek perdeden konuşan şu adam, sesini biraz kısar. Belki sakin, sessiz bir caddeden geçeriz. Belki ben kaçındıkça yaklaşan, sonra hiç çekinmeden üzerime yaslanan şu kadın yanımdan uzaklaşır. Belki şu parfüm kokan kız iner, Belki şoför biraz yumuşar. Ani firenler, ani kalkışlar, ani dönüşler yapmaz. Ah nerde! Hepsi hayal tabi. Hep dayanıyor, her defasında tahammül ediyorum. Müdahaleci yapımdan hiç eser kalmadı nerdeyse. Otobüste kilerle hır çıkarmamak için içimden kabaran nice öfkelerimi yatıştırdım. Kalbimden yükselen nice sesleri bastırdım.

Dışıma karşı, içimi tahrip eden, çökerten bir ayaklanma içindeyim. Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi. her geçen gün ruhumu kemiren, yontan otobüslere karşı gittikçe önü alınmazlaşan öfkelerimin üstünü daha ne zamana kadar örteceğim? Uyumlu bir insan görünme hatırına, içimdeki gürültülerin kucağında aradığım sessizliği bulacak mıyım?

- Beyim ya ilerleyin ya da müsaade edin geçelim?

- Özür dilerim. Ben mi efendim?

- Evet siz.

- Olur. Elbette. İlerlerim.

Haklı adam. Otobüs duruyor. Her durakta bir miktar yolcu iniyor. Önceki sıkışıklık yok şimdi. Hatta ön taraflarda bile boşluk var. İlerleyeceğim ama hâlâ arkaya doğru ne diye bastırırlar anlayamıyorum. Adam bu noktada haklı değil işte.

- Biraz dikkatli geç kardeşim.

- Zorunluluk abi.

- Önde boş yerler var; arkaya gitmeniz şart mı? Kusura bakmayın bayan görüyorsunuz sıkıştırıyorlar.

- Önemi yok ineceğim zaten. Düğmeye basar mısınız lütfen?

Uyarı düğmesine basıyorum. Bayan kalkıyor. Yerine, başı kel, sarışın adamın yanına oturuyorum. Yorgun bakışlarım adamın soğuk tebessümüyle buluşuyor. Yorulduğumu anlıyorum. Dövülmüş, tonlarca yük taşımış gibiyim. Sarışın kel adamın dizi dizime değiyor. Tek tek yolculara bakıyorum.

Dipteki koltuklarda, formalarından liseli oldukları anlaşılan gençler. Arka boşluktaki demir dikmeye tutunmuş iki kız. Liseliler yüksek sesle konuşuyor, gülüşüyor, şakalaşıyorlar. Gözleri kızların üzerinde. Kızlar, kamera karşısında objektife bak­mayan aktrisler gibi duruyor, konuşuyorlar. Hiç bir şeyi duymuyor görmüyorlar sanki. Ama her şeyi, görüyor, duyuyorlar besbelli.

- Hiç manken gördünüz mü, diyor delikanlılardan biri.

- Hem de ne manken, diyor yanındaki. Sonra gözlerini kızlara taraf çeviriyor.

- Hele bizim sınıfta iki tane var ki.

- Onları geç şimdi.

- Başka ikiden bahsediyoruz şimdi. Gözün kör mü?

Bu söz hepsini birden güldürüyor. Gülmelere bir kıyısından kızlar da katılıyor. Bir ara delikanlılara taraf alımlı alımlı bakıyorlar. Bu sırada, bir delikanlı, onlara göz kırpıyor. Kızlar tekrar birbirlerine dönüyorlar.

- Gürültüden hiç hoşlanmam, diyor biri.

- Ben de, diyor öteki kız.

- Gelecek durakta inelim mi; biraz yürürüz olmazsa.

- Olur.

Orta koltuktaki delikanlı:

- Fazla şamata yapmayın çocuklar. Bu otobüste sizden başkaları da var. Gürültüden hoşlanmam bilirsiniz. Sonraki durakta inelim isterseniz,

- Deli misin sen? diyor yanındaki.

- Ben niye deli olayım. Başkaları deli olsun. Biraz gönül eğleriz, anlarsın ya.

- Yarın sınav var oğlum sınav.

Gözümü başka tarafa çeviriyorum. Yan koltukta, kucağında bir ilkokullu çocuk olan adam.

- Adın neydi senin? diye soruyor çocuğa, Sonra kestane rengi saçlarını okşuyor. Çocuk, utangaç bir edayla cevap veriyor:

- Serpil.

- Ne güzel saçların var Serpil.

- Annem her gün tarıyor, diyor sessizce

- Ya öyle mi? Anneni üzme oldu mu? Uslu çocuklar annelerini üzmezler.

Adam, ellerini çocuğun saçlarından incecik boynuna kadar indiriyor. Serpil, vücuduna soğuk su damlatılıyormuş gibi üşenerek ve bir oyun sevinciyle boynunu beyaz yakasından içeri çekiyor. Adam elini çekince, tekrar boynunu çıkarıp adama gülümsüyor.

- Sen çizgi oynamayı bilir misin? diyor adama.

Adam bir eliyle çocuğun kolunu sıkıyor. Öbür elinin işaret parmağıyla Serpil'in önlüğüne çizgi çizer gibi yapıyor.

-- Çocukken çok oynardık.

- Ama sen kız değilsin. Çizgiyi kızlar oynar.

Konuyu değiştiriyor adam.

- Kaçıncı sınıftasın serpil?

- İkinci.

Adam, çocuğu kendisine doğru biraz daha çekiyor.

- O zaman sekiz yaşındasın.

- Hayır yedi.

- Çok güzel. Demek ki altı yaşında okula başladın. Çocuk, adamın kucağından sıyrılmaya çalışıyor.

- Bak sana ne söyleyeceğim, diyor adam. Çocuğu bırakmak istemiyor.

- Efendim?

- Trafik işaretlerine dikkat edeceksin tamam mı? Serpil 'tamam' anlamında başını sallıyor.

- inmem gerek, diyor. Şu apartmanda oturuyoruz. Bak uzaktan göründü.

- Derslerine iyi çalışmalısın, diyor adam. Parmaklarıyla çocuğun yanaklarını yumuşakça sıkıp bırakıyor. Çocuk orta kapıya doğru ilerlerken adamın gözleri; önümde, ayakta duran genç kız ve oğlana kayıyor. Her hallerinden yüksek okulda okudukları anlaşılıyor,

- Varına iyi hazırlan. Sana güveniyorum, diyor kız.

- Edebi Metinler Tarihi'ne mi? Gel birlikte çalışalım, diyor delikanlı. Evde Ruhi'den başka kimse yok.

- Çalışacağımızı bilsem gelirim. Bu vizede en az altmış almam gerekecek. Korkarım çalışamayız. Bir de Translation var, haberin olsun. Başını, delikanlının omuzuna bırakıyor.

- Öyleyse ineceksin.

- Evet, diyor kız.

- Sabah erkenden görüşelim. Tekrar ederiz.

- Kaçta?

- Sekiz buçukta. Cafe Marmara'da.

Otobüs dursa da yolcuların bir kısmı inse. Ezilip, büzüldüm şurda. Bir yanda şu kız ve oğlan, bu yanımda gittikçe yayılan sarışın kel adam. Benim dışımdakilerin hepsi evlerindelermiş gibi rahatlar. Başkaları umurlarında bile değil. Şu adam biraz derli toplu otursa olmaz sanki. O zaman kim rahat oturacak peki? Adam inadına, bacaklarını makas gibi açıyor. Bu yetmezmiş gibi, arkamdakilerin, işitmek zorunda kaldığım ticari konuşmalarına dayanıyorum. Otobüs yeni bir durakta duruyor.

- Biletiniz var mı? diyor bir ses. Yine o şişko adam.

- Burası bilet gişesi mi? diyor delikanlı.

- Ne yapayım bulamadım İşte. Suç benden gitti, diyor kendi kendine. Kapıya yöneliyor sonra. Serpil inmiş. Az önce kendisini kucağına alan adama, dışarıdan el sallıyor. Adamın gözleri hâlâ önümüzdeki genç kız ve oğlanda. Serpil'i görmüyor. Arkadaki kızlar iniyor. Savrula savrula mağazalara, marketlere taraf yürürlerken, arka koltuktaki liselilerin bakışları peşlerini bırakmıyor kızların. Dışarıdan az önceki kızın sesi duyuluyor.

- Yarın sekiz buçuk. Marmara. Delikanlı,

- Tamam, diye karşılık veriyor penceren. El sallıyorlar. Otobüs yürüyor.

Sessiz konuşsalar olmaz sanki. Arkamdakilerin konuşmalarını işitiyorum ister istemez.

- Noterlik işleri hallettik, İmza sirküleri de tamamlandı,

- Arsanın satışı yapıldı mı?

- Mülkiyeti muhafazalı. Yetki bende.

- Adama yazık etmeseydiniz.

- Ne yazığı bir daire veriyoruz işte.

- Ne zaman başlayacak inşaat?

- Baharda.

- Şirket kredi alacak mı?

- Kredisiz olur mu? Müracaat edeceğiz. Adamımızı ayarladık sayılır.

- Teminat?

- O iş kolay.

Pencereden dışarıya dalıp gitmek istiyorum. Olmuyor. Yapamıyorum. Bırakmıyorlar. Kulaklarım çınlıyor. Beynimde bir vınlama. Otobüsün motoru kafamın içinde çalışıyor sanki. Başım ağrımaya başlıyor. İçeride pis bir hava. Ter, nefes, parfüm kokuları. İçim bulanıyor. İnsem mi acaba? Dışarıda hiç değilse temiz bir hava vardır.

Yürürüm. Öğrenciyken kimi zaman yaptığım gibi: Binerdim otobüse, birkaç durak sonra tıklım tıklım dolardı. Bir arkadaşım patates taşımacılığı derdi bu duruma. Bunalırdım. İçim daralırdı, dışım gibi. Patates, çuval gibi götürülmek işime gelmezdi. İner, yürürdüm fakülteye kadar. Hem zevkli de olurdu bu. Hele bir iki arkadaşım da varsa yanımda değmeyin keyfime. Ama şimdi, eskisi kadar kendime güvenemiyorum. Kendime olan güvenimi yitirişimin sebebini, sadece yaşlılıkla açıklayamam, Üstelik gece. Üstelik yalnızım. Eski günler geride kaldı artık. Gençlik gitti. Kendime güvenim gitti. Yerini korkular, memnuniyetsizlikler aldı şimdi.

Niçin sevmedin niçin?

Hiç kimse beni anlamıyor. Kimseye kendimi anlatamıyorum. Hiç bir şey beni ta­nımlamıyor, Hiç bir şeyi tanıyamıyorum nerdeyse. Bir yama gibi hissediyorum kendimi. Sökülüp atılmak istenen. Karşıma alıp konuşacağım. 'Sen' diyeceğim kimse de yok. Bir 'herkes' var sadece. Hayali, görülmez kişiliğiyle bir herkes. Her kişide, bu herkes gizli. Her kişi, bu herkesin arkasına saklanıyor. Herkesin ilgisinin, kaygısının, gülüşünün, üzüncünün. Yer yer, acaba ben de mi herkesten biri oldum diye kuşkulanıyorum. Öyle ya: işte herkes gibi otobüse binmişim. Herkes gibi oturuyorum. Herkesin gittiği yere gidiyorum. Herkesin duyduklarını duyuyor, gördüklerini görüyorum. Herkesi kendine bağımlı kılan zorunluluk beni de bağladı. Herkesin gerek duyduğuna ben de gerek duydum. Sonunda otobüse bindim. İnemedim. Kendi başıma, kendi ayaklarımla yürümeyi göze alamadım. Muhtemel tehlikelerden korkarak hep sustum. Hep dayandım. Başkaldıramadım, Ben herkes değilim de neyim ya? Kimim? Niçinim? 'Sen' diyeceğim birileri yok evet. Peki, 'Ben' diyeceğim biri var mı? 'Ben' deme hakkım var mı? Bir birey olarak kendim olarak var mıyım? Otobüsleri dolduran, yüzlerce binlerce kişiden biri olarak değil, kendime özgü yapımla, yanlarımla, kendime özgü üzüncüm, sevincim, kaygım, korkum, düşüncemle ben var mıyım? Bunları düşünmekten ürkmeye başladım bile. Adeta yokluk içinde var gibiyim. İçimde bir hiçlik duygusu, derin bir boşluk büyüyor gittikçe. 'Ben' bu boşlukta yitmeden toparlanmalıyım. Toparlanmam için otobüsten inmem mi gerekecek? Ah! O zaman gücümün kuvvetimin bütünüyle elimden alınacağından korkuyorum. Dahası kendimden koparılmış gibi olmam mı? Nereye giderim, nasıl ederim, ne yaparım sonra? Kendimi kanıtlayacağım, kurtaracağım hiç bir belgem de olmayacak o zaman. Ne maaş bordrom, ne maaşım, ne sigorta kartım, ne hüviyetim. Hem her yerde otobüsler karsıma çıkmayacak mı? Her yerde her zaman otobüste olmayacak mıyım?

- Çek ulan şu dizini dizimden!

- Efendim kızmayınız. Şey,.

- Çek ulan. Terbiyesizliğin lüzumu yok. Babanın köşkü değil burası,

- Ayol yanlış anladınız.

- Fazla konuşma ulan! Çek dedim! Nefesini keserim bak!

Böğrünü sıkmışım adamın. Köşesine büzülüyor.

Lânet olsun. Bir de seveceğim öyle mi? «Her yerde, her zaman otobüste olmayacak mıyım?» Dairede, bulvarlarda. Sahi, bulvarları sevmeyişimle otobüsleri sevmeyişim arasında uyumlu, İlginç bir bağ olmalı, Ha bulvar ha otobüs ne fark eder? Bulvarları kimler dolduruyor? Otobüs'ten inenler, Otobüstekileri de bulvardakiler. Aynı insanlar, aynı suratlar, aynı tavırlar. Tek kelimeyle, yine o herkes. İşe gidiş gelişlerimde yürürken, neden hep sakin, kimsesiz, dar sokakları seçtiğimi, şimdi daha iyi anlıyorum. Otobüsler ara sokaklardan geçmiyor. Bu sokaklar daha bir güvenilir geliyor bana. Bana kendimden olan bir şeyleri hatırlatıyorlar sürekli. Ve ben otobüslerdekinin, bulvarlardakinin aksine kendime ait hiç bir şey kaybetmiyorum. Her şeyden önce kendi ayrımıma daha bir yakından varıyorum. Kendimle oluyorum. Düşüncelerimle, hayallerimle, her şeyimle. Kalabalık içinde oysa, yitiyor kayboluyorum. Yüzlerce binlerce insan içinde yok oluyorum. Sonuçta yalnızlığıma dönmekten başka çarem kalmıyor. Artık insanlar, dışarıda akıp giden ışıklar, rengarenk camekânlar, beton sütunlar, koltuk demirleri, otomatik kapılar, sürgülü pencereler ya da giysileri, kunduraları kadar ilgimi çekiyorlar nerdeyse. İşte çevremde gürültü yapan, hareket eden nesneler yığını. Ve aralarında bir ruh gibi duran ben! Evime gitmeliyim.

Gidip, bir zamanlar yaptığım gibi bütün biletlerimi, pasomu, otobüs tarifelerini yırtmalı yakmalıyım.

İçimde ve dışımda derin bir sessizlik,

- Uyuyacaksan bir de yatak serelim istersen?

Uykudan uyanır gibi kendime geliyorum. Dışarısı karanlık. Otobüste ben ve şoförden başka kimse kalmamış.

- İnmeyecek misin? son durağa geldik, diyor şoför,

- Öyle mi, demek geldik. Neresi bura?

- Nereye gidecektin?

- Eve. Evime gideceğim.

- Evin nerde?

Burada değil. Otobüste hiç değil.

- Sarhoş musun sen arkadaş?

- Ne münasebet. Hiç içmedim, İçmem de.

- Haydi kalk git kardeşim.

- Nereye, nasıl? Ben mi? Yürüyerek mi?. Kendi ayaklarımla mı? Üstelik bu gece vakti?

Kendimi boşluğa bırakır gibi otobüsün açık kapısından dışarı fırlatıp, bırakıyorum. Karanlıktayım. Hiç bir şey göremiyorum sanki. Neredeyim? Nereye gitmeliyim? Hangi yola sapmalı, nasıl? Evim nerde kaldı? Üşüyorum. Yoğun bir yalnızlık duyuyorum. Otobüs beni yanlış getirdi. Otobüse binmemeliydim. Bir yolunu bulup mutlaka evime gitmeliyim. Ama nasıl?

Necmettin Evci/Varide Sayı:6

TarihViews
Total1616
Sal. 282

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Öykü

Okunasılar