facebook twitter Linkedin

Yaşlı Açlık (Öykü) Serpil Tuncer

 

Akdeniz2Soysuz güneş, ısıtılmış Akdeniz’in üzerinde yükselirken, baharın müjdecisi olan taze ot kümeleri, yamaçlarda tutunan, tomurcukları yeni patlamış ağaç dokusu altında, yeşile batırılmış halde, tortusuz rüzgarın yön vermesiyle salınıyordu. Otların edalı dik başları yalpalanıp dururken, sarhoş teknelerin karaya oturması gibi, yamru yumru kökleri de sıkıca toprağa bağlanmış tutunuyordu. Otların ve nice yeşil bitki dokusunun soluduğu temiz hava, ağır yağmur bulutlarının gizemli karanlığına doğru gömülüyordu.

Yağmurdu bu kasvet, besbelli yağmur. Gelen siyahi bulutlar, rüzgarı arkasına alıp, Akdeniz’in bu sevimli köyünün evlerinin çatıları üzerine aheste aheste iniyordu. Çok geçmeden sancılanan gök, mitolojik zamanlardan fırlatılmış azametli canavarın acı veren sesi gibi kükredi, derken gökyüzü tuzsuz gözyaşlarını bıraktı. Yağmur suları, gök ananın göğsünden akarken, sebze tarlalarında çalışan ırgatçılar, çamura bulanmamak için toplanmaya başladı. Yağmurun şiddeti artarken, ortalıkta kaçışan insanlar yerlerde toplanan su birikintilerinde ıslanıyor, ırgatçıların sesleri birbirine karışıp, düzensiz bağırışlara, çığlıklara yerini bırakıyordu. Tatlı toprak, yağan ilk damlalara bekâretini verip ‘’Ben buradayım. ‘’ dercesine kokusunu havaya bırakıyordu. Köylülerin avlularında, saç üzerinde pişirilen ekmekler için yakılan ateşin ıslanmış dumanları sağa sola savrulmaya başlamış, köyün üzerinde garip bir is tabakası oluşturmuştu.

Yağmurun yabancı olmadığı Akdeniz’de, alışılmış köylü düzeni işleyişiyle ırgatçılar toplanmayla başlayacak, sonra evlere gidilecek, yemekler yenilip çaylar içilirken, yağmurun bitmesi beklenecekti. Ola ki; yağmur kesilir, güneş turuncu yüzünü sırıtık bir çocuk gibi gri bulutların arasından gösterirse, bu durum, artık gökyüzünün yağmura teslim olmayacağı anlamına gelecek ve işlerine ara vermiş olan ırgatçılar, tarlalara geri dönecekti. Köylüler yarım kalmış toprağı kazma aşkıyla çapalara sarılacak, kazdıkça köklere daha fazla su gidip, mahsul bollaşacaktı. Patateslerin yumruk büyüklüğünde olmasının, fasulyelerin sırıklarına doladıkları tanelerinin dolu olmasının, domateslerin çürümemesinin sebebiydi kazmak. Bol mahsul için çaba ve çapa şarttı. 

Hatice Teyze yağmurdan dolayı toplanan ırgatçılardandı. Yağmurun bitmesini tarlada bekleyemeyecek kadar yorgun ve yaşlıydı. Yaşlılıktan eğrilmiş kolları, kullandığı çapaları toplarken, çınar ağacının kabuğu gibi dökülmüş derisinden sular sızıyor, romatizmaları ağrımak için nöbeti devralıyordu. Hızlı hareket edememesi daha çok ıslanmasına sebep oldu. Başına bağladığı tülbendi zırıl zırıl olmuş, eskimiş şalvarının rengi, yağmur sularının bastırmasıyla, varoş sokaklarına asılmış yamalı fistanlıklar gibi olmuştu. Şalvardaki renkler gitmiş, desenler birbirine girmişti. 

Çantasını sırtına vurup tarladan uzaklaşıp köye yaklaştığında, evlerin hararetli mutfak camlarından yayılan yemek kokuları burnuna yapışmıştı. Onu kahreden, canına yeten açlığı düşündü. Açlık, onu çileden çıkaran düşman gibi yakasını bırakmadan bedenine asılıyor, rengi gitmiş dudaklarından emerek besleniyor, moralsiz kalan duygu dünyasına kocaman çöküntüler bırakıyordu. Kadıncağız, kimi zaman parasızlıktan, kimi zaman da bakımsızlıktan yemeğini pişirip yiyemiyordu.

Yeryüzünde tek kan bağı olan oğlu, bundan üç sene evvel Yunanistan üzerinden kaçak olarak Almanya’ya kaçmış, orada da Alman bir kadınla evlenip göçmen olarak bu ülkeye yerleşmek zorunda kalmıştı. Yaşlı kadına arada bir para yollayan oğlundan başka kimse sahip çıkmıyordu. Fazla mal varlığı olmayan kadının tek mirası tarlalarının içinden geçen Büyükçe Çay’ın kenarındaki küçücük tarlasıydı. Hatice Teyze, hali hazırda işleyen ellerini çapa yapmak üzere minik bahçesiyle buluşturur, ektiği ürünlerin birazını kendine ayırır,birazını da köylülerle takas yaparak diğer ihtiyaçlarını karşılardı.

Kambur belini iteleyerek, açlık canına yeterek, kurumuş boğazına yığılan tükürükleri bir hışımla ağzından atarak evine geldi. Yokuşlu, çamurlu yol, onun bedenini çok yormuştu. Eskimiş derme çatma çatısı, kesme duvarları olan evinin çiçekli avlusuna girdiğinde, kapının önünde duran su kovasından su alıp, önce ellerini sonra ayaklarını yıkadı. Hemen oracıkta abdestini aldı. İçeri girdiğinde ilk işi ıslanmış çamaşırlarını değiştirmek oldu. Üşümüş bedenine giydiği kuru kıyafetler, az da olsa vücudunu ısıtmaya yetti. Duvara iliştirilmiş taşların arasında bulunan şömine tipli ocakta, bahçeye gitmeden önce yerleştirdiği odunları titreyen elleriyle yakmaya çalıştı. Olmuyordu, üfledi. Bir daha denedi. Soluksuz nefesiyle üflediği çıralar en nihayetinde tutuşmuş, ateş, bacaya doğru hızla yükselirken, isli tencereye koyduğu çorba suyunun ısınmasına kendini bırakmıştı. Geniş, üzeri yamalı olan yer minderlerine doğru çöken Hatice Teyze, kılınmamış öğle namazının kazasına niyet ederek, oturduğu yerde namazını kıldı. Gözleri günün yorgunluğunu taşıyamadığından üzerine kapaklanan uykuya esir olmaktan başka çare kalmamıştı. Uyumak gibi meşru zevkin insan vücudunda vukuu bulması için karnının tok olması lazımdı. Açlıktan uyuyamayan Hatice Teyze, dönüş yönlerini değiştirirken düşünmeden edemiyordu. O, bahçede çalışırken, evinde yemek yapacak birileri olsa ne iyi olurdu. Açlık canına yetmeden, boğazından bir kaç lokma yemek gitse ondan bahtiyarı olmazdı. Evi idare eden güzel ya da çirkin bir gelini olsaydı....Cıvıl cıvıl çocuklarının şenliğinde sofrası her akşam kurulsaydı... Üzerinde buharı türen sıcacık bir tas çorba ne ala yemekti. Dişsiz ve yıpranmış çenesinin içine alabildiği leziz çorbalar... Hem de her gün. Bazen açlık, akıl almaz derecede sinirlerini bozuyor, pişmesini beklediği yemeğe sabır gösteremiyor, ekmek arası bir şeyler yiyip çoğu zaman yarı aç,yarı dok yatıyordu. Yanan ateşin önünde ısıtılmış baharın kucağında, aç ve bitkin uyuyordu Hatice Teyze.

Yağmur hiç kesilmeden bütün gün yağdı. Irgatçıların evlerine kapanmasıyla oluşan sessizlik, köyü, sakin ve yalnız kılmıştı. Gün boyu çalılarda öten serçelerden eser yoktu. Kuşlar yağmurda pinekledikleri yuvalarından dışarı çıkamadı. Hayalet köyün üzerinde güneş batarken, gri dumanlar, gri bulutlara karışıyor, allak bullak olan gökyüzü yıldızsız yatak örtüsünü açığa çıkarıyordu. 

Yaşlı kadın, çorbanın kaynayan kokusuyla uyandığında saatler akşamı gösteriyordu. Mutluluk az da olsa kapıda belirmiş, kendini bu yaşlı kadıncağızın yüzüne göstermişti. Sıcak çorbasını içen Hatice Teyze’nin midesi dolarken, içi ısınmış, yanakları pembeleşmişti. Ağzını kaplayan açlık kokusu, yerini nane kokusuna bırakırken, ocağı biraz daha odunla doldurdu ve uyuyan kalbini hiç uyandırmadan minderlerin üzerine bir kedi gibi bıraktı. Şimdi düşleri daha derli toplu, ölüme hazır bu vücut daha mutluydu.

Serpil Tuncer/degirmendergisi

TarihViews
Total1468
Sal. 283

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorumlar   

 
+1 #2 m.kapkıner 01-04-2013 12:09
Nazan. Bu konuda müstakil bir eleştiri yayınlamıştım. Dünya Bizim com'da. Ne o süslü cümleler öyle gibi bir başlığı vardı.Gençlere kıyamadığım için yetişkinler üzerinden yapmıştım. Tamamen katılıyorum.
Alıntı
 
 
+1 #1 nazan pekmez 31-03-2013 18:30
Soysuz güneş, ısıtılmış Akdeniz’in üzerinde yükselirken, baharın müjdecisi olan taze ot kümeleri, yamaçlarda tutunan, tomurcukları yeni patlamış ağaç dokusu altında, yeşile batırılmış halde, tortusuz rüzgarın yön vermesiyle salınıyordu. Otların edalı dik başları yalpalanıp dururken, sarhoş teknelerin karaya oturması gibi, yamru yumru kökleri de sıkıca toprağa bağlanmış tutunuyordu. Otların ve nice yeşil bitki dokusunun soluduğu temiz hava, ağır yağmur bulutlarının gizemli karanlığına doğru gömülüyordu.

Bu ne şimdi? Hikayemi bu? Bizim hikaye yazmaya çalışan kızlarımız, erkeklerimiz neden böyle tuhaf, anlamsız cümleler kurarark yazmaya çalışırlar? Bunu nerden öğreniyorlar. Bizim kötü hikayecilerimiz de yok ki?
Alıntı
 

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Öykü

Okunasılar

Benzer Haberler