facebook twitter Linkedin

Cetvelini Unuttu (Öykü) Samiye Demirci

 

fisekli-parmaklarSıkıntıyla okulun geniş merdivenlerinden yukarıya çıkarken basamakları da anlamsızca sayıyordum. Sınıf değiştirmek için biraz geç kalmıştım, ama bir kez aklıma koymuştum ve bunu uygulayacaktım. Ortaokuldan beri aynı sınıfı paylaştığım arkadaşlarımdan ayrılıp edebiyat bölümüne geçmeye karar vermemin tek sebebi arkadaşlarla iddialaşmamdı. Okulun en ünlü simasına isteğimi korkusuzca söylemeliydim. Bu tam bana göre bir işti! Bu konu üzerinde çok düşünecek zamanım da olmadı. Bir saat önce samimi arkadaşlarımın dolduruşuna gelmiş, korkak olmadığımı ispatlamak zorunda bırakılmıştım, zaten kararımı değiştirmek için de geç kalmıştım. Bir süre kapının önünde durarak krem renkli boyanın yer yer dökülmüş kısımlarının ne kadar olduğunu hesaplamaya çalıştım. Elimde bir boya kutusu olsaydı, hiç kimseye aldırmadan boyardım ve üzerine ”Bu kapıdan sakının” levhası asardım Edebiyat bölümünden sorumlu Sadrettin hocanın odasının kapısını tıklatırken yüreğimin hızlı çarpmasına engel olmam mümkün müydü? 

Geeeel” İçerden aslan kükremesine benzeyen gür ve haşin ses tonu beni daha çok allak bullak etti. Kalın çerçeveli gözlüklerimi, elimi değdirmeden yüz kaslarımı kullanarak burnumun ucuna doğru kaydırdım. Ayaklarımın birbirine dolanmasını engellemek için büyük çaba sarf ettiğimden boncuk boncuk terliyordum. Selamsız sabahsız damdan düşer gibi:

Hocam, ben Edebiyat Bölümüne geçmek istiyorum” dedim ve aniden sustum. Dağınık masada oturan dev gibi bir adam derinliği belli olmayan bakışlarını bana çevirdi. Masaya çok yaklaşmamıştım, kapıya yakın bir yerde uzun boylu, kır saçlı adamın tepkisinin ne olacağını bilmeden suçsuz idamlıkların ruh haliyle bekledim. Elindeki cetveli okuduğu kâğıtların üzerine bırakıp bana yaklaşmamı söyledi. Masaya doğru adım atarken vücudumun iki yanında tahta parçasından yapılmış kukla gibi sallanan kollarımı sanki ilk defa fark ediyordum ve bana o anda gereksiz gelmişti.

Senin adın ne ? Bu saatten sonra bölüm değiştirilir mi çocuk? Bir aydır aklın neredeydi? Konuşşana çocuk, niye dut yemiş bülbül gibi susuyorsun?” Son sözü çok doğruydu! Sözümü nasıl tamamlayacaktım? Dut yemekten hazımsızlık çeken gariban bir hayvana benziyordum, onu yemeye hazırlanan koca dişli ağzından salyalar akıtan olsa olsa bir pars olabilirdi karşımdaki. Kafamda, gördüğüm ya da başkalarından duyup hayal dünyamda yoğurduğum bütün acınası durumları düşünerek o odada ve onun karşısında varolmaya çalışıyordum. Benim için büyük bir kişilik sınavıydı.

Demek kızımız edebiyat bölümüne geçmeye karar vermiş!” Alaylı ses tonu sinirlerimi uyarmış, biraz önceki ürkek halimden sıyrılmıştım. Gözlüklerimi bir silahın namlusunu açar gibi, hiddetle bakış açıma göre düzeltip onun yüzüne cüretkar biçimde baktım. O ise “Fuzuli’yi, Nedim’i, Şeyh Galip’i, Neyzen Tevfik’i tanır mısın?” Sorularını makineli tüfek gibi yöneltiyordu. Hedef bendim. Elindeki o meşhur kenarları kırılmış tahta cetveli bana doğru uzatmış, sanki tehdit ediyordu. Sadrettin hocaya değil de tahta cetvele bakarken cetvelin yaşını merak ettim. Cetvelin onunla yaşıt olabileceğini düşündüm. Belki de birlikte varolmuşlardı. Edebiyat bölümü için yeterli olmadığıma daha şimdiden karar vermişti. Hem konuşuyor hem de küçük odayı dev adımlarıyla karışlıyordu. Edebiyat hocası olduğunu ve bu konuda kandıralamayacağını anlatmak istermiş gibi sorularına devam ediyordu, cetvelde onu onaylıyordu.

Cumhuriyet Dönemi yazarlarımızdan bana örnekler ver ve Tanzimat edebiyatıyla o dönemi karşılaştır. . . ” Aniden yüz ifadesi farklı bir anlamla karardı. Şimdi karşımda durmuş dipsiz kuyuyu andıran bakışlarını saçımda yüzümde ve okul kıyafetimde dolaştırıyordu. Ben ise; suçsuz olmasına rağmen işkenceden korkan zanlılar gibi karşısında duruyordum. Birden gözbebekleri büyüdü, bakışlarının şekli değişti, sorduğu soruları dahi unuttuğu anlaşılıyordu.

O kırmızı şeyler de ne böyle! Okul yönetmeliğine göre bu renkler kullanılmayacak, bilmiyor musun?” Elim, saçıma beceriksizce tutturulmuş tokalara gitti. Sanki ithamının doğruluğuna inanmak istiyordum. Tokalar gerçekten kırmızı mıydı? Büyük bir gafletti! Ne diyecektim? Hiçbir bahanem olamazdı, olsa da o kabul etmezdi. Umutsuzluğa kapılmıştım. Olay, bölüm değiştirmemi aşmıştı, kurallara uyumsuz bir öğrenci damgası yemeye hazırlanıyordum ki, kapı vuruldu. Onay beklemeden kapı ardına kadar açıldı. Kızıl saçlı, yaşına göre uzun boylu ve çilli suratlı üst sınıflardan bir çocuk,
Hocam… hemen dışarı çıkın. Maskeli…. bazı…. kişiler okulu bastı. ” Nefes nefese olması ve kesik konuşmaları beni ve hocayı şaşkına çevirmişti.

Bindokuzyüzseksende bu gibi olaylar güncel hayatımıza yerleşmişti. Her sokak başında iki ayrı görüşü savunan bir grup öğrenci kavga çıkarırdı ve birilerinin canı yanardı. Okulda insanların adından önce hangi görüşten taraf olduğu bilinirdi ve sınıflar dahi gruplara ayrılırdı. Okullarda dersler doğru dürüst yapılamazdı Öğrenciler ve öğretmenler korkuyla günün sonunu beklerdi. Bizim okul Bağdat caddesindeydi. Kadıköy’ün gözbebeği olan bu caddede dahi insanlar dehşet içindeydiler. Türkiye kaosun içinde yuvarlanıyordu o yıllar.

Sadrettin hoca, yıldırım gibi odadan dışarı fırladı. Kızıl saçlı çocuk, onun rüzgârından korunmak için kapıya yaslandı. Onun arkasından çocuk da çıktı ve gözden kayboldu. Bir süre boş odada kalakaldım. Tam odadan çıkacağım sırada Sadrettin hocanın yanında asa gibi taşıdığı cetvelini gördüm. Elinde cetveli olmayan bir Sadrettin hoca düşünemezdim. Kapının hemen yanında bulunan öğrenci dosyalarının sıralandığı dolabın üzerinden tahta cetvelini aldım ve dışarı çıktım. Koşarak merdivenleri indim. Okul kapısının siyah demirlerini kamuflaj olarak kullandım. Geniş kapıyla duvarın arasına sindim, daha doğrusu büzüştüm. Beyinleri eşitlik, özgürlük demokrasi v.s. ile kandırılmış, ama gerçekte bunların anlamını bilmeyen siyah giysili, maskeli beş altı tane adam ellerinde Mahir Çayan’ın bez üzerine baskıyla yapılmış bir resmini taşıyorlardı. Bez üzerine yapılmış yüz olabildiğince kötüydü; yeşil gözler bir yılanın hain bakışına bürünmüştü. Daha önce bu yüzü gazetelerde görmüştüm ve çok yakışıklı olduğunu düşünmüştüm. Bir insan yüzüne anlam kazandıran gözleri katleden ressama içimden kızmıştım. Ortada hiç öğrenci görünmüyordu benden başka. Bütün öğretmenler ve okulun müdürü Salim Bey, Atatürk büstünün yanında durmuş çetenin elebaşısı olduğunu önde yürümesinden anladığım çocuğa sesleniyordu.

Burası bir okul! Hangi hakla buraya bu şekilde gelirsiniz? Hepiniz Atatürk çocuklarısınız, size yakışmıyor, haydi dağılın! Sıkıyönetime haber verdim, askerler şimdi gelir. Kimsenin canı yanmasın!

Korktuğunu belli etmeyen bir duruşu vardı, ama sesi titriyordu. Sadrettin hoca müdürün yanında çetin bir ceviz gibi dimdik ayakta, korkusuz bakışlarını adamların üzerinde gezdiriyordu. Elebaşı durdu ve çatlak sesiyle kalabalığa hitaben anlaşılması zor şunları söyledi:


Okulun hemen boşaltılmasını istiyoz. Kimsenin canı yanmadan istekleyimizi yeyine getiyin!” Okulda bulunan Müyad Kıyım’ın da bize teslim edilmesini…

Salim Bey, havanın soğuk olmasına rağmen terliyordu. Saç olmayan yuvarlak kafasında ayazlı bir günün haşin güneşi parlıyordu. Elebaşının elinde silah vardı ve nereden çıkardığını ben dâhil orada bulunan hocalarda anlamamıştı. Herkes ürkmüştü. Yerimden kıpırdayamıyordum. Adı geçen çocuk, bizim Murat’tı ve bu eşkıyalarla ne işi olabileceğini anlamamıştım. Murat, kendi halinde, politikaya karışmayan tek tutkusu tiyatro olan biriydi. Öğretmenler arasında bir uğultu oldu. Fizik hocamız Frankeştayn, öğretmenlerin arasından çıkıp müdürün yanına gitti. Kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Kambur oluşu ve göz çukurlarının derinliğinden dolayı bütün hocaların arasında fark edilirdi. Çirkin bir görüntüye zıt, iyilik dolu sevecen bir yüreği vardı. Müdüre ne dediğini duymam olanaksızdı, fakat Murat hakkında olduğunu biliyordum. Çoğu zaman Murat’ı ve Frankeştayn’ı sohbet ederken görürdüm. Salim hocanın yüz hatları duyduğu her neyse çıplak kafa derisiyle eşleşmişti. İstenilenleri yerine getirmesi mümkün değildi. Yardım gelinceye kadar zaman kazanmak için çabaladığı her halinden anlaşılıyordu. Çete, “Kahrolsun Faşizm! Sloganıyla ellerindeki resmi bayrak gibi sallıyorlardı.

Hadi çocuklar evinize gidin. Söyledikleriniz akla ve mantığa sığmıyor.” Salim bey, Sadrettin hoca ve Kerim hoca aralarında bir şeyler konuşmaya başlayınca elebaşı tehditkar ses tonuyla elindeki silahı onlara çevirdi:



Baylar aranızda ne konuşuluyoysa açık konuşun , bizde duyalım…” 

Namlunun ucu onlara çevrilmişti. Taş kesilmiştim. Yer sarsıntısında kayalardan ufalanan toprak parçacıkları gibi bacaklarım titriyordu. Elimde sıkıca tuttuğum cetvel canımı yakınca kendime geldim, avucuma baktım. Sadrettin hocaya gerek kalmamıştı. Avucumdan ince bir kan sızıyordu. Aldırmadım. Kulağıma gelen canhıraş bir çığlıkla kalabalığın bulunduğu yere baktığımda elebaşı, Sadrettin hocanın yakasına yapışmış gruptan ayırıyordu. Şakağına dayanmış tabanca Sosyoloji hocası bebek yüzlü Neriman’ın bayılmasına sebep olmuştu. Kadın sekiz aylık hamileydi. Öğretmenler arasında bir dalgalanma oluştu. Elebaşı kimsenin kıpırdamaması için Sadrettin hocayı hedef alarak tehditler savuruyordu.

Olduyunuz yerde kalın yoksa öldü bilin eli maşalıyı.

Tuhaf bir şivesi vardı. Ne doğu ne de Karadeniz şivesini andırıyordu. R harfini y olarak kelimelerine yerleştiriyordu. Gerçekte konuşması böyle değildi sanırım. Tanınmamak için değiştirmişti ama benim gibi dikkatsiz biri anladığına göre bizim külyutmaz Sadrettin hoca onu çoktan tanımıştır. Kelimeler ağzında yuvarlanıyordu. Kısa boyluydu ve hantal biçimsiz bir vücuda sahipti. Sadrettin hocanın şakağına namluyu dayamak için ayak parmaklarının ucunda doğruluyordu. Sadrettin hocaya eli maşalı demesi dikkatimi çekti. Sanırım kasıtlı olarak onu seçmişti ve büyük olasılıkla eski bir öğrencisiydi. Salim Bey iyice paniklemişti, buna rağmen öğretmenlere sakin olmaları için kalın ve küt parmaklı elleriyle işaret etti. Elebaşı, Salim beye bakarak:

Dediklerimi yapın, yoksa!…

Namlu dayandığı şakağa iyice gömüldü. Zaman kavramı yok olmuştu. Evrende kendimi yapayalnız hissettim. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama benim korkak benliğimde bu sahne sonsuzluk katına yerleşti. Okulun arka tarafını bulunduğum yerden görebiliyordum. Taş zeminde ayak sesiyle oluşan çıtırtıya kulak verdim. Duvara bereli, tüfekli birinin gölgesi düşmüştü. Neyseki benden başka gören yoktu. Gölge birken iki, üç… Kendi aralarında el kol işaretiyle komutlar veriyorlardı. Çeteye baktım, herkesin ilgi odağı aynıydı. Hiç kimse farklı birilerinin ayrımında değildi. Bereli askeri birlik önümden hızla geçti. “Eller yukarı, silahları atın teslim olun!” çağrısı bütün okulu yutuverdi.


Öğretmenler ve çete elemanları şaşırmıştı. Sadrettin hocayı tutan kişi adamın yakasına daha çok yapışmıştı. Ama Sadrettin hoca ondan hem boylu hem de cüsseliydi. Maskeli çocuğu hiddetle itti. Dirseği tabanca tutan eline çarpmıştı. Elebaşı bir yana, kendi bir yana yuvarlandı. Tam Sadrettin hoca’ya yakışır bir tepkiydi. Kalabalık arasında bir dalgalanma daha oldu. “Vuruldu” sözünü bağrışmaların arasından ayırt edebilmiştim, ama kim? Bayılmışım.

Kendime geldiğimde keskin bir sigara kokusuyla birlikte dumandan yapay bir sisle kaplanmış olan öğretmenler odasındaydım. Neriman hoca ağlıyordu “Yazık oldu Sadrettin hocaya, bir hiç uğruna ölüverdi!

….

Aman tanrım cetvelini unuttu…” diyerek çığlığa dönüşen haykırışımla ayağa fırladım. . /… 

Samiye Demirci/degirmendergisi

TarihViews
Total1603
Sal. 281

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Öykü

Okunasılar

Benzer Haberler