facebook twitter Linkedin

Foegıve Me (Bağışla Beni)

 

savas-ve-kiz-cocuguÖğretmen Runge bana doğru, uykulu bir sesle şöyle hitabetti: “'Forgive me.' Kuvvetli bir tabir. İngiliz, bunu yalnız Allah'a karşı kullanır. Duada ve yüksek duygularla. Bunu az duyup az kullanacaksınız. Daha çok 'özür dilerim' ve Affedersiniz.' Evet. Hepsinden evvel de 'Affedersiniz.' Her özür dileyişinizde affedersinizi kullanabilirsiniz. Birinin yanından geçmek isteyip de ayağına bastığınızda 'affedersiniz' deyin.”

Ondört yaşındaydım. Son sırada oturuyor ve dikkatli dinlemiyordum, önüm­deki cilalı sıranın üzerinde mavi Oktav Defterim duruyordu. Ona yeni kelimeleri yazmam gerektiği halde, sağma soluna, ismimden çiçek resimleri çiziyordum. Oktav Defterimin altında bir ayna vardı. Bazen ona bakardım. Seviyordum aynaya bakmayı. Alnımdaki saçları değişik şekillere sokuyordum; çünkü aktrist olmak istiyordum. Eve giderken karşı sınıftaki üç oğlan beni geçtiler. Walter, Horst ve Siegbert. Siegbert: “Brigitte Horney'e bakın.” dedi. Diğerleri gülüştüler. Siegbert bana karşı neler duyuyordu? Beni cezbediyordu. Takılırdı, yanaklarını şişirirdi. Ama onu görmek hoşuma gidiyordu...

Nisan’ın başıydı. Ve savaş, bitmek üzereydi. Babamdan mektup alamıyordum. Annem de yatağımın kenarına oturup konuşmuyordu artık. Birkaç gün sonra bizi okuldan eve gönderdiler. Öğle vakti Amerikan pilotları alçak uçuşla çatıların üzerinden uçuyorlardı. Kamyonlar siren sesleriyle Rhein köprüsüne doğru gi­diyorlardı. Ve Gedröhn cephesindeki pencereler sarsılıyordu. Caddelerden taşan arabalar, panzerler ve at arabaları yer yer yaya kaldırımlarından gidiyorlardı. Piyade erleri geri çekiliyordu. Gurup halinde, tek tek, kınk-dökük ve yaralı.

Küçük şehrimiz korkuyla çalkalanıyordu. Huzursuzduk. Sonumuz geldi sanı­yorduk. Beck; Hitler'in mutaassıp bir taraftarıydı. Yaşlı ve gençlere tüfek, bazuka dağıtarak onları silahlandırıyordu. Tuzaklar kuruyordu. Yaşlılar, bunları yapar­ken iğreniyordu ama gençler bir şey sezemiyorlardı. Bu yüzden de çok heyecan­lıydılar. Siegbert, dünya savaşında sabık bir subayın emrindeydi. Ve şehrimizin karşısındaki tepede mevzilenmişlerdi. Ben tepeye su, kahve, pasta, sigara ve son tek çikolatayı taşıyordum. O çikolatayı babam Wechnachten bay­ramında göndermişti. Ve onu Siegbert'e verdim. Onun yanında bir çukurda oturuyordum. Bana, “Yanılmışım, sen bir yaramaz değil, daha çok bir erkek gibisin.” dedi. Çok gururlandım. Az sonra da ilk sigaramı öksürmeden içtim. Ama ben bir erkek değilim. Hayır! Erkek değilim.

Bir öğleden sonra tekrar tepeye çıktım. Yollar ve tarlalara bir ölüm sessizli­ği hâkimdi. Sadece tarla kuşları evleklere girip çıkıyorlardı. Bu kuşların ne denli güzel sese sahip olduklarını bu sabah anladım. Tepeye çıkarken pek hoş karşı­lamadılar beni. Biri şöyle diyordu: “Şunun yaptığı delilik.” Ve dünya savaşın­daki subay:

“Çılgın kız, geri dönemeyeceksin.”

“Neden?”

“Çünkü başlıyor.”

“Ne? Ne başlıyor?”

Kimse cevap vermedi. Ürpertici bir sessizlik vardı. Siegbert'e giderken tö­kezledim. Beni yanındaki çukura atıp başımı kollarının altına alarak korudu:

“Neden geldin? Bu gün neden geldin?”

Birden sessizlik patladı. Tepe, sarsılıyordu patlamalardan. Canlıları öldürüp, yok etmek isteyen hiddetli mermiler yeri dar­madağın ediyorlardı. Korkuyor muydum? Bilemiyorum. Toprak, fıskiye gibi yuka­rı fırlıyor, şarapnel yağıyor, duman nefesimi kesiyordu. Ve bir ses “Caddedeler.” Sonra yine kara ve korkunç bir sessizlik.

Siegbert “Bir bakayım” diye doğruldu. Başını usulca çukurun kenarından çı­karıp, yola doğru yöneldi.

“Bir şey görüyor musun? Görüyor musun?...”

Kan, bo­ğazından birden, şimşek hızıyla fırladı. Kilisedeki resim: Bir kupanın üzerinde Allah'ın kuzusu vardı. Görünüşü aynen kupadan çıkan kırmızı bir kuşak gibiy­di. Boğazındaki yara kupanın kenarına dönüktü. Siegbert de aynen böyleydi. Kilisedeki resmi çoktandır görmemiştim. Şimdi tam olarak gördüm işte. Bu res­min şu anki tek düşüncem oluşu çok saçmaydı. Bağıramıyor ve bir şey yapamıyordum. Yalnız kanın boğazından fışkırışını görüyordum ve kilisedeki resim gö­zümün önünden gitmiyordu. Sonra; vücudunun önüme doğru yıkıldığını gördüm. Çömeldi, alnı dizine çarptı. Elleri, ayaklarının yanında duruyordu. Açıktı.

Korkum birkat daha arttı. Çünkü çukurun başında bir asker duruyordu. Ya­bancı bir üniforma içinde yabancı bir asker. Yabancı bir miğfer ve yabancı bir silahla. Silah hala Siegber'te yönelikti.

Katil!...

Ama O, silahını indirdi, yere attı,

“Forgive me!”

Bana doğru gelip, ellerimi göğsüne aldı:

“Forgive me!”

Hans Bender (Almancadan Çev: Yıldız Bilgin)

TarihViews
Total1080
Sal. 283

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Öykü

Okunasılar

Benzer Haberler