facebook twitter Linkedin

İllegal HSYK büyük tehlike

 

osman can Türkiye 7 Şubat MİT kriziyle görünür olan devlet içine sızmış gayri meşru bir yapıyla nam-ı diğer “paralel yapı”yla mücadelesini tam gaz sürdürüyor. 19 Ekim günü yapılacak olan HSYK seçimlerinin akıbeti bu mücadelede çok önemli bir yere sahip. Ancak paralel yapının hukuku araçsallaştırması ve kendini gizlerken hedeflerini perdelemesi ona karşı yürütülecek mücadeleyi nasıl etkiliyor? Paralel yapının hukuki tanımı nedir? Ona karşı mücadelenin sınırları ve araçları nelerdir? Suç henüz bir mahkeme kararıyla sabitlenmemişken paralel yapıdan suç örgütü diye bahsetmenin hükmü nedir? Paralel yapıyla mücadelede HSYK seçimleri neden önemli? Durum ne? Yarsav’ın paralel yapıyla anlaştığı iddiaları Fethullah Gülen’in “teknik nakavt” stratejisinin bir pratiği mi? Tüm bunları Anayasa Mahkemesi eski raportörü, AK Parti MKYK üyesi ve Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Can ile konuştuk. Prof. Can ile konuştuklarımız paralel yapıyla mücadelenin hukuki çerçevesini çizerken yeni Türkiye’nin de siyasi hukuki ufkuna işaret ediyor.
Seçilmiş Cumhurbaşkanı, Başbakan Recep Tayip Erdoğan son konuşmalarında ısrarla “paralel yapı” ile mücadelenin aynı kararlılıkla devamından bahsediyor. Paralel yapı siyasetin, milli güvenliğin konusu ama öte taraftan ona karşı mücadelenin de hukuk içinde olması gerekiyor. Başlama noktamız burası olsun. Bir hukukçu olarak siz nasıl tarif edersiniz, nedir paralel yapının tanımı, durumu?
Paralel yapı denilen olgu, Fethullah Gülen Hareketinin, devlet içinde örgütlenmiş yapısı olarak görülebilir. Bir cemaatin mensupları kamu hizmeti görebilir. Bir kamu görevi üstlenebilir. Kendi dini tasavvuru, hayatı, bugünü ve yarınını anlamlandırma bakımından bir cemaate intisap edebilir. Bu en tabii haklardandır. Kamu hizmetine girmek için mevcut anayasada da tanımlandığı gibi, hizmetin gerektirdiği nitelikler dışında hiç bir ayrım gözetilemez. Dolayısıyla bir kişinin bir dini veya dünyevi bir cemaate, gruba veya kulübe mensubiyeti kamu hizmetine girmede engel oluşturamaz.
Dolayısıyla “paralel yapı” olarak artık hukukun ilgi alanına giren olgu, bir cemaate mensup olup olmamakla ilgili değil. Zira bu mensubiyet hukuku ilgilendirmez. Hukuk düzeninin temel kuralları vardır. Kamu görevi yasalarla tanımlanır. Yasal çerçevede ve idari hiyerarşiye göre yürütülür. İdari hiyerarşi de yasanın oluşturduğu, tanımladığı ve sınırladığı bir hiyerarşidir. Nihayetinde gerek idari hiyerarşinin kendisi, gerekse onun içinde var olduğu yasal çerçeve siyasal bir iradeye dayanır. Kanunları meclis çıkarır. Yürütmeden sorumlu olan ise ülkenin cari hükümeti. İdari yapıda herhangi bir memur bu hiyerarşinin dışında başka saiklerle harekete geçer ve yasal imkanları o saikler doğrultusunda kullanmaya başlarsa, hem idari hiyerarşiyi bozmuş, hem de yasal çerçeveye aykırı davranmış olur. Böyle bir davranışın idare hukukundaki karşılığı disiplindir ve kişinin memuriyetten atılmasına kadar gider. Eğer böyle davranışlar içinde olan sadece bir kişi değil, bir grup ise ortada daha ciddi bir sorun var demektir. Bu durumda örgütlenmenin biçimine ve siyasal hedeflerine bakmak gerekir.
GÜLEN ÖRGÜTÜ AİHM’E GÖRE DE İLLEGAL
Bakalım.
Fethullah Gülen ve müritleri 40 yılı aşkın süredir kurduğu okullar ve kurslar üzerinden devlet içinde örgütlenmeye önem veriyor. Eğitim üzerinden Türkiye’nin tüm zekilerini toplama, endoktrine etme, yani kendi oluşturduğu ideolojik bir beyin yıkama sürecine tabi tutmanın ardından ordu, polis, yargı ve sair kritik bürokratik mekanizmalara yerleştirme onun temel yöntemi. Eski Pers geleneğindeki iktidar çemberine benzer biçimde “seçilmişler” ve “masumiyet” kavramları üzerinden bir imamet müessesi tesis ediliyor, buna mutlak surette itaati sağlanıyor. Yapıyı meşrulaştırmak için de batıni bir yaklaşımla Kur’an’ın bazı ayetleri eklektik amaçlarla kullanılıyor.
Bu şekilde yapıya intisap eden mutlak bir hiyerarşinin vurucu unsurlarına dönüşüyor. Ancak politik bir hedefi olan bir yapı bu şekilde örgütlenebilir, böyle bir ideolojiyi inşa edebilir. Nitekim bu hareket ülkenin can damarını ele geçirmeye çalışıyor, egemenliğin en hayati kurumlarını kontrol etmeye odaklanıyor. Temel hedef ülkede iktidarı ele geçirmektir, bu çok açık. İktidarı bu şekilde ele geçirme çabası demokratik olmayacağına göre, hem politik anlamda, hem de anayasal anlamda bir legalite sorunu doğar. Bu da hukukun ilgi alanına girer. Anti demokratik yöntemlerle bir ülkenin siyasal iktidarını ele geçirme çabası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları uyarınca da korunmaz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bakımından da böyle.
Hukuken bu girişim illegaldir ve darbe olarak tanımlanır.
HUKUKU VE DİNİ İSTİSMAR EDİYORLAR
Ancak paralel yapıyla mücadele için açılan soruşturmalar, davalar henüz başlangıç aşamasında. Davalar neticelenmedi, kimse “paralel yapıya üye olmak” gibi bir suçtan hüküm giymedi. Hal böyle iken paralel yapıdan ‘suç örgütü’ olarak bahsetmenin hukuki durumu nedir?
Siyasal hedefi demokrasi ile bağdaşmaz ise ortada bir sorun var demektir. Ancak cemaatin aynı zamanda, yine hikmeti ve içeriği kendilerinden menkul bir “Allah rızası için” “hizmet” diye bir söylemi var. Bu söylemin sahiciliğine inanan pek çok alanda müntesip var ki, bunları kriminalize etmek doğru değil. Özellikle ceza hukukunun alanına girenler, az önce bahsettiğim şekilde millete ait egemenliği kullanan en önemli ve stratejik birimlerde konumlanıp, idari ve yasal çerçeve yerine, o derin ve paralel hiyerarşinin talimatlarına göre hareket edenler. Bu yüzden burada ciddi bir ayrıma ihtiyaç vardır. Paralel hiyerarşi içinde olanların da sözünü ettiğiniz gibi, takiyye taktikleri ve araziye uyum sağlama kabiliyetleri nedeniyle deşifre edilebilmeleri öyle kolay değil. Bu yapı bildiğimiz geleneksel illegal devrimci örgütler gibi değiller. Bir bakıma 21. Yüzyılın yeni illegal örgütleri olarak tanımlayabiliriz. Demokrasinin 21. Yüzyılda karşı karşıya kaldığı en büyük meydan okumanın bu tür yapılardan geldiğini söyleyebiliriz.
Zira ortada kurumların içine sızıp yerleştikten sonra, o kurumlar için öngörülen hukuki korumayı ve güvenceleri örgütün güvencesine dönüştürme taktiği güdülüyor. Örneğin HSYK’yi ele geçirdikten sonra “yargı bağımsızlığı” ve “hukukun üstünlüğü” zırhını çok mahir bir şekilde kullanabiliyorlar. İkinci olarak da “Allah rızası” kavramını siyasal olarak istismar ettikleri için, bu yapılar üzerine gitmeyi, “inananlara karşı 28 Şubat darbesi” benzeri bir eylem olarak da sunabiliyorlar.
CARİ HUKUK YETERLİ ANCAK YENİ ARAÇLAR ŞART
Hal böyleyken paralel yapıyla mücadele nasıl tamamına erdirilecek ve bu yapı tam tasfiye edilebilecek?
Tarihte bu pek görülebilen bir hadise değil. Bu yüzden hukuken hesaba çekilmeleri kolay değil.
Bu yüzden hukuk düzeninin de bu tür yapılara karşı kendini yeniden uyarlaması ve yeni araçlarla donatılması gerekir.
Ancak bu aşamaya kadar cari hukuki araçlarla bunlara karşı mücadele etme imkanları da yok değil. Her şeyden önce idari ve yasama tasarrufları ile mücadele yolları tamamen açık ve bu doğrultuda tedbirler alınıyor.
Ayrıca bu tür yapılara karşı hukukun teknik imkanları yetersiz kaldığında, toplumsal meşruiyete dayanmanın, bu tür yapıların meşruiyetinin tükenmesine ve bunların izole edilmesine yaradığı görülüyor. Siyasal mücadelede başarı, diğer alanlardaki tıkanıklıkları aşan çok temel bir işlev üstlenebiliyor.
TOPLUMDA YÜZDE 1, YARGIDA YÜZDE 20!
Tam bu noktada HSYK seçimleri ve “paralel yapı” bahsine geçmek istiyorum. HSYK seçimleri 19 Ekim günü yapılacak. İlk derece mahkemelerindeki hakim ve savcılar, adli yargıdan 7, idari yargıdan 3 ismi HSYK asil üyesi olarak belirlemek için sandık başına gidecek. Sonuçları 12 bin 500 adli yargı hâkim ve savcısının oyları belirleyecek. İdari yargıyı temsilen seçilecek 3 asil ve 2 yedek üyeyi ise bin 500 civarındaki idari yargı mensubu seçecek… Olay bu. Fakat durum ne, bu seçimi bu kadar önemli kılan şey ne? Konuyu bilmeyenlerin de anlayabileceği basitlikte anlatır mısınız?
Bildiğiniz üzere 2010 referandumu Türkiye tarihinin en önemli hamlelerinden biriydi. Lakin paralel yapının, biraz da siyaset kurumunun büyük hataları yüzünden, HSYK’da karar çoğunluğuna ulaşması, bu hamlenin bir ayağını sakatladı. Yine paralel yapı son 15 yıldır Adalet Bakanlığı’ndaki nüfuzları nedeniyle hakim ve savcı alımlarını önemli ölçüde kontrol ettiler. Bu sayede toplumda karşılıkları yüzde bir bile olmayan bir yapının yargı içindeki oranı yüzde 15-20’lere ulaştı. Belki de daha fazla. Bu gösterge bile tek başına ortada bir legalite sorunu olduğunu gösteriyor. İşte HSYK seçimleriyle ortaya çıkan durum bu sürece ivme kazandırdı. Yargıtay ve Danıştay seçimleri de tamamlayıcı oldu. Ondan sonra artık iktidarı ele geçirmek için düğmeye basabilirlerdi.
Bu tablo bile HSYK seçimlerinin neden hayati olduğunu gösteriyor. Zira HSYK ilk derece hakim ve savcılarının adeta tanrısı mahiyetinde. Onların yükselmesi, disiplin işleri, görevlendirilmeleri, onlara karşı yürütülecek soruşturmalar vs tamamıyla HSYK’ya ait bir yetki. Öyle ki teftiş kurulunun da HSYK’ya verilmesi nedeniyle HSYK hem suçlayıcı, hem de karar verici bir pozisyonda. Hukuk devletinin temellerini sarsan böyle bir tercih Anayasa Mahkemesi’ne göre hukuk devletinin zorunlu bir sonucu olabiliyor. Böyle bir HSYK illegal bir yapı tarafından kontrol edildiğinde millet egemenliğinin üç ayağından biri, yani yargı tamamen devre dışı kalmış oluyor. Hukuk ve adalet adına karar veren bir mekanizma, hukuksuz, adaletsiz ve antidemokratik bir yapının iktidar aygıtına dönüşüyor. Siyaseti tüketiyor. Devleti milletin elinden alıp, nihayetinde milletin asla kontrol edemeyeceği, kime hesap verdiğini kimsenin bilmediği/bilemeyeceği bir yapıya teslim ediyor. Böyle bir duruma karşı sessiz kalmak tarihin affetmeyeceği eylemler listesinin birinci sırasında yer alabilir.
SİYASET ASLA ZAAF GÖSTERMEMELİ
HSYK Ekim’deki seçimler neticesinde paralel yapının kontrolüne tamamen geçerse, ne olur? HSYK gevşerse, mücadele akamete uğrarsa başlayan davalar ve paralel örgüt içindeki hakim ve savcılara ulaşılmasını engeller ve paralelin devleti ele geçirme projesi/ihalesi tamamlanır denebilir mi?
Teorik olarak evet, öyle söylenebilir. Paralel yapıya karşı yürütülen mücadelenin yargı ayağı zafiyete uğrar. İdari tasarruflar sonuçsuz bırakılabilir. Bunun da ötesinde paralel yapıya mensup olan ve o hiyerarşi içinde hareket eden hakim ve savcıların idari ve cezai yönden soruşturulmaları engellenir. Bu bir yandan paralel yapının gayrimeşru bir şekilde ele geçirdiği zırhı sağlamlaştırabilir, diğer yandan hukuku ve demokrasiyi koruma kaygısı olan hakim ve savcılar üzerinde yıldırıcı etki meydana getirebilir.
Lakin şunu unutmayalım ki, illegalite ve gayrimeşru yöntemler üzerine kalıcı başarılar elde etme imkanı yoktur. Millete ait egemenliği karanlık odakların ilanihaye gasp etmeleri mümkün değildir. Siyasetin doğası buna izin vermez. Millet buna onay vermez. Unutmayalım ki, hukuk kurallarını ve müesseselerini var eden ve ona meşruiyet kazandıran, hukuk kurallarının kendisi değil, toplumsal onay ve taleplerdir. Siyasetin zafiyet göstermemesi bu yüzden çok önemli.
YÖNTEMLERİ DE GAYRİ MEŞRU
Paralel yapının, HSKY seçimleri için hâkim ve savcıları dinlemek, e-postalarını izlemek gibi yöntemler kullandığı, Pensilvanya’dan da paralel yapının HSYK’daki etkinliğini korumak için “Her imkânı seferber edin” talimatı geldiği haberleri yayınlanmıştı. (4.8.2014 / Sabah) Bu yöntemlerin hakim ve savcılar üzerindeki etkisi nedir?
Paralel yapının toplumda meşruiyeti tükendikçe elbette bu tür yöntemlerin başarı şansı da düşmekte. O yüzden benim önemsediğim kavram meşruiyet. Lakin bu tür örgütler de daima meşruiyet zafiyetinde olduklarından, daha doğrusu, ancak rakiplerinin meşruiyet açıklarından yararlanabildiklerinden, elbette yöntemleri de gayrımeşru olacaktır. Kontrol ettikleri kurum ve makamların verdiği tüm imkanları kendi karanlık hesapları için kullanmaya gayret edeceklerdir. Bunun çok fazla etki doğurabileceğini zannetmiyorum. Bu beyhude bir çabaya işaret ediyor.
TEKNİK NAKAVT HAZIRLIĞI MI?
Yargıda Birlik Platformu HSYK seçimleri için henüz listesini açıklamadı. Yargıçlar Sendikasıyla işbirliği yapan YARSAV ise 11 kişilik aday listesini açıkladı. İçlerinden 5’inin paralel yapının adayı olduğu, birlikte hareket edecekleri söyleniyor. YARSAV’ın 3 bin, paralelin 3 bin beş yüz oyu olduğundan bahsediliyor. Yani seçimde kullanılacak 12 beş yüz oyun yarısı. Pensilvanya’nın malum “teknik nakavt” stratejisinin bir uygulaması olabilir mi bu?
YARSAV’ın da kendini bir havas hareketi olarak “her türlü siyasi mülahazanın dışında ve üstünde” gördüğünü unutmayalım. Bu yaklaşımın tüm antidemokratik, vesayetçi ve darbeci yapıların ortak ideolojisini yansıttığını unutmayalım. Kendini siyaset üstü gören her yapı, demokratik siyasete karşı bir tutum geliştirir. Havas hareketi olmaya yeltenir. Kaçınılmaz olarak vesayetçilikte karar kılar. Paralel yapının da yöntemi bu. Hem siyasetten uzak durmak, hem de siyasal kurumları kendi tekellerine almak böyle bir ideolojinin tipik davranış kodu. İşte bu nedenle Yarsav ile paralel yapı arasında işbirliği olabilir. Ortak düşmanın niteliği, işbirliğini zorlayabilir.
Ancak Yarsav bünyesindeki herkesi ve yine son 15 yılda paralel yapının himmetiyle yargıya alınanların tamamını böyle bir oyunun parçası görmek yanlış olur. Hesap teknik nakavt olsa da, darbecilerin teknik nakavt numaralarının artık işlemediği bir çağda yaşıyoruz.
PARALELİN HEDEFİ AK PARTİ DEĞİL TÜRKİYE
HSYK seçimleriyle ilgili bir cemaat-hükümet savaşı mı yaşanıyor?
Paralel yapı-Türkiye, paralel yapı-Orta doğu coğrafyası, paralel yapı-demokrasi savaşı dememiz daha doğru olur. Cemaatten kendini sayan herkes bu illegal yapılanma içinde değil. İllegal yapılanmanın dersi ise AK Parti hükümeti değil. Bir bütün olarak ülkenin egemenliğini ele geçirmektir.
ADALET BAKANLARI YARGININ ELİNDE REHİNE
Adalet Bakanlığı bürokratları vaziyetin ne kadar farkında peki ve siyasi erkin talimatlarına hakkıyla uyulmakta mı?
Burada temel bir çelişkiye işaret etmek isterim. Adalet Bakanlığı bürokratları hakim ve savcı. İdari yönden bakanlığa bağlı. Müsteşar dahil olmak üzere, onların kaderi HSYK’ya bağlı. HSYK’yi kim kontrol ediyorsa, Adalet Bakanlığını da onlar kontrol ediyor demektir. Bu yönüyle aslında Adalet bakanları yargı bürokrasisinin eline verilmiş rehinler olarak da düşünülebilir. Yine düşünün, erkler ayrılığından söz ediyoruz. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrı olması gerektiğini söylüyoruz. Adalet Bakanlığı yürütmenin bir parçası, ancak o bakanlık neredeyse sadece hakim ve savcılardan oluşuyor, onlar da HSYK tarafından kontrol ediliyor.
TÜRKİYE’NİN KADERİ YARGIDA BİRLİK’E BAĞLI
Bu nasıl erkler ayrılığı o halde?
Bu Türkiye Cumhuriyetinin darbeci ve vesayetçi siyasal ve idari yapılanmasının normallerinden, ancak demokrasinin anormalliklerinden sayılır. Şimdi Adalet Bakanlığı bürokratlarının da içinde bulunduğu hakim ve savcıların oluşturduğu bir platform var. Ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, onlar illegal bir yapıya karşı haklı bir mücadele verirken, diğer yandan kaderleri o yapının kontrol ettiği bir HSYK’ya bağlı olacak. Yargıda Birlik Platformu başarısız olursa, herhalde sıradan çaycının sahip olduğu güvencelerden de mahrum kalacaklar. Zira HSYK’yı denetleyecek bir merci yok, ama çaycının hakkını teslim edebilecek bir idari hiyerarşi ve yargısal denetim yolu var.
Diğer yandan tam da bu durum, Adalet Bakanlığı’ndaki hakim ve savcılar ile platformu oluşturan tüm yargı mensuplarının çok daha dikkatli ve duyarlı bir şekilde hareket etmelerinin güvencesi. Zira başarısızlıklarının faturasını sadece Türkiye Demokrasisi ve Türkiye Toplumu değil, kendileri de ödemek durumunda kalabilirler. Bu duyarlılık demokrasi kaygısı içinde olan herkesin ortak duyarlılığı olmalı.
HSYK OLMAZSA OLMAZIMIZ DEĞİL
Siyaset yargı bürokrasisine rehin verilmiş durumda ama öte yandan, Hükümetin HSYK seçimine yönelik dikkatini hassasiyetini yargı bağımsızlığına müdahale olarak değerlendirenler var?
Bir kere HSYK ne demokrasinin, ne de yargı bağımsızlığının olmazsa olmaz bir kurumu değil. Akdeniz havzası ülkelerin bir kısmında buna benzer kurumlar olsa da, yarıya yakını yargıçlar tarafından, ancak çoğunluğu siyasi mekanizmalar tarafından belirleniyor. Orta ve kuzey Avrupa’da buna benzer örnek dahi yok. HSYK biçimindeki kurumlar “siyasete güvensizliğin” bir siyasal kültür olarak egemen olduğu ülkelerde görülüyor. Türkiye’de bu kurumları üretenlere bakıldığında siyasete güvensizliğin, demokrasiye güvensizlik olduğu rahatlıkla görülebilir. Bu bir.
İkinci olarak yargıya müdahale, yargının diğer alanlara müdahalesi olmadan cereyan edebilen bir davranış değil. Yargı siyasal kararlar verdikçe, idarenin ve yasamanın takdir alanına hukuka aykırı bir şekilde müdahale ettikçe, siyaset kurumunun yargıya güveninin ve saygısının tükendiğini ve kendi alanını korumak adına siyasal aktiviteler içine girdiğini gözlemliyoruz. Meşhur Fransız siyasetçisi Guizot boşuna “yargının siyasallaşması, siyasetin de yargısallaşmasını doğurur ki bundan her ikisi de zarar görür” dememiş. Türkiye’nin 1924 sonrasından bugüne kadarki yargısının tutumu ile 2010 sonrası HSYK’nın tutumuna baktığımızda meselenin ne olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.
Erkler arasında demokratik bir denge ve fren sistemi kurulmadığında, ortaya çıkan dengesizlik ve kararsızlık durumu, daimi denge arayışlarına yol açar. Bu da daimi sınır ihlalleri anlamına gelir.
Son diyeceğim ise şu. HSYK ve sair kurumları illegal ve gayri ahlaki bir şekilde ele geçiren bir yapının “hukuk devleti” veya “yargı bağımsızlığı” zırhının arkasına saklanması gayriahlakidir, hukuken de ciddiye alınamaz.
YARSAV HEM DERS ALMIYOR HEM DE HAVAS HERKESTEN
Geçtiğimiz dönemlerde siyasi ideolojik açıdan farklı toplum kesimleri farklı farklı açılardan olsa da çok çekti aslında paralel yapının hukuk alanında yapıp ettiklerinden. Canı yanarak edinilen tecrübe, bu konuda bir farkındalık ve kararlılık yaratmadı mı peki yargı camiasında?
Kısmen diyebiliriz. Zira tam bir farkındalık yaratmış olsaydı, YARSAV’ın tutumu 17 Aralık sonrasında farklılaşabilirdi. Batı demokrasilerindeki gibi bir yargı yapılanması çağrısı yapabilirdi. Sürece katkı sunabilirdi. Onca yıldır ortaya çıkan hukuksuzlukları gördüklerinde en azından bu konuda bir tutum değişikliğine gidebilirlerdi. Lakin paralel yapının tasfiyesine karşı çıktılar. Kuşkusuz durumu anlamadıklarından değil, kendi karşıtları ile kurdukları psikolojik iletişimdendir bu. Kemalist olmayanlar bir tehdit ise, o tehdidi ortadan kaldırmak için elbette yararlı her imkan kullanılabilir. Oysa demokrasi her türlü farklılığın özgürce kendini ifade edebileceği bir sistemin adı. Demokratikleştirilmiş bir yargıda paralel hiyerarşiler yerine hukukun hiyerarşisi işler. Yargı ile diğer erkler arasında sağlıklı bir ilişki doğar. Bu ise Türkiye’nin kazancı olur. Kendilerini ötekine nefret ile tanımlamak yerine tüm gruplar buna odaklansalar herkes kazanır. Ötekinin varlığına itiraz biçimindeki muhalefeti bir kenara itip öteki ile birlikte yaşamanın felsefesini siyasal davranışlarının merkezine yerleştirseler herhalde bundan en başta “muhalif” olanlar kazanır.
ERGENEKON, BALYOZ, KCK DAVALARI SIFIRLANMALI
Bahis “dün”den açılmışken sorayım: Ergenekon Balyoz KCK ya da Dink davası gibi davalar hem toplumda siyasi bir gerilim yarattı ve hesaplaşma isteği uyandırdı hem de hukuka inancı sarstı. Ama paralel yapı ifşa oldukça da bu davalardaki hukuksuzluklar da görünür oldu. Bir yandan paralel yapıyla mücadele sürerken diğer yandan bu davaların yeniden görülme ihtimali ihtiyacı doğar mı? Ya da af söz konusu olabilir mi?
Bu konuda biliyorsunuz yasa çalışmaları yapıldı, çalıştaylar düzenlendi. Kamuoyu bunu çok tartıştı. Benim görüşüm yasa ile getirilebilecek bir yeniden yargılama formülünün 1970’lere kadar uzanabilecek bir yeniden yargılama dalgası doğurabileceği, bu yüzden durumun Anayasa Mahkemesine intikal ettirilmesi yönündeydi. Nitekim Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatlarda hak ihlali tespit ettiği her durumda yeniden yargılamanın yolunu açıyor. En sağlıklısı bu idi. Ancak bu politik sorunu ve meşruiyet tartışmasını tam çözmüyor. Yine bir kaç yıldır “Türkiye’de yeni bir başlangıç ve yeni bir toplumsal sözleşme için tüm bu politik mahiyetteki davalar düşürülmeli” yönünde görüş beyan ediyorum. Yeni Anayasa için, eski anayasal düzenin ürettiği siyasal karşıtlıkları sıfırlamak ve bu karşıtlıkları daha demokratik yöntemlerle düzenlemek kaçınılmaz. Bu düşüncemde ısrarcıyım.
BU ÜLKEDE YÜZ YILDIR ZEHİR SOLUYORUZ
Bütün bu konuştuklarımızın, Türkiye'nin sorun alanlarının ortak nihai çözümü var mıdır, Türkiyelilik kavramı, yeni anayasa, sistem değişikliği gibi?
Elbette, hangi siyasal tartışmayı ve sorunu deşersek deşelim, altından cari anayasal düzenin yattığını görürüz. Paralel yapı dahi bunun bir sonucu. İster derin devletin “islami gladyo”su olarak görelim, ister siyasal İslamcılığın muhalefet damarlarından biri diyelim, neticede bu anayasal düzeni ele geçirmenin yolunun “merkezi ele geçirme” olduğu gerçeğinden hareketle oluşan bir yapı bu. Cari anayasal düzen katı merkeziyetçi ve militarist bir yapı olmasaydı böyle bir örgüt olmazdı. Etnik tercihi olmasaydı ve buna yönelik ırkçı asimilasyon politikaları olmasaydı, Kürt meselemiz olmazdı. Gezi kalkışması olmazdı. Gayrimüslim azınlıklar sorunu, Alevi meselesi vs olmazdı. Tüm bunların 1924’ten bu yana ortaya çıkan anayasal tercihlerin doğal sonucu olduğunu görmek gerek. Yine tüm darbelerin dayandığı meşruiyetin de bu anayasal düzende bulunduğunu söyleyelim. Anayasanın başlangıç kısmını açıp okuyan bir subay, gözünü anayasadan kaldırıp Türkiye’ye baktığında darbeyi bir vatan borcu olarak görür.
Buna bir son vermenin yolu, artık vakit geçirmeden toplum sözleşmesini tespit etmek ve bunun üzerine hızla yeni anayasal düzeni inşa etmek.
Yapabilirsek yüz yıldır bu ülkede sadece zehir soluduğumuzu o zaman çok iyi anlarız.

Haber10 18.08.2014
TarihViews
Total307
Sal. 281

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Söyleşi