facebook twitter Linkedin

Papa Francis, Salman Rüşdi ve Charlie Hebdo

 

Richard Falk Aljazeera 19.01.2014

İfade özgürlüğünü azami seviyede tutarken, belli bazı sınırları da kabul eden pek çok farklı uzlaşma noktası mevcut. Birey ve grupları, kimliklerine yönelik karalayıcı ve nefret içerikli saldırılara karşı korurken, bu koruyuculuğu, kamu bilincini özel olarak saptanmış belli yönlere kanalize etme gayretleri ile de karıştırmamak gerek.

 richard falk

Paris'te 7 Ocak 2015 günü işlenen cinayetler, demokratik toplumların dış kaynaklı ya da ülke içindeki psikopatik yabancılaşmanın anlık bir ifadesi şeklinde gelişen, ölümcül şiddet karşısındaki savunmasızlığını açığa vuran suçlardı. Charlie Hebdo çizerleri, polis memurları ve süpermarket rehinelerinin öldürülmesinin ortaya koyduğu korkunç gerçeğin ötesinde karanlıktan başka bir şey yok. O karanlığın içinde ise pusuda bekleyen bir takım başka canavarlar var.

Sri Lanka'dan Filipinler'in başkenti Manila'ya giderken uçakta bir gazetecinin [Charlie Hebdo olayıyla ilgili] sorusunu yanıtlayarak bu karanlığa bir nebze ışık tutan Papa Francis'in ahlaki netliğine bir kez daha minnettar olabiliriz. "Je Suis Charlie" (Ben Charlie'yim) sloganını büyük bir coşkuyla benimseyenlerin aksine, Papa, sınırsız ifade özgürlüğünün, olumsuz tepkilerin en kötülerine davetiye çıkarmak olduğunu ki, bu tepkilerin de siyasal yapının hayati organlarına zarar verecek virüsler gibi işleyeceğini düşünüyordu.

Papa Francis'in altını çizdiği şey, haysiyet duygusu ile ağır hakaretleri bağdaştırmanın imkansızlığı idi. Bu görüşünü uçakta kendisi ile birlikte bulunan Vatikan yetkilisi Dr. Alberto Gasparri üzerinden bir örnekle açıklayan Papa, "Mesela sevgili dostum Dr. Gasparri anneme küfredecek olursa, yumruğu yer… Bu, normal bir şey. [İnsanları] kışkırtamazsınız. Başkalarının inançlarına hakaret edemezsiniz." dedi.

Belki bu, sınırları ifade etmek için fazlasıyla kuvvetli bir söylem. Ancak dolaylı olarak ünlü Fransız felsefeci Jacques Derrida'nın barış içinde ve küreselleşen toplumsal alana saygı göstererek "birlikte yaşamayı" nasıl öğrenebileceğimiz yönündeki sorusunu akla getiriyor.

Provokasyona tepki

"Tanrı adına öldürmek sapkınlıktır." diyen Papa Francis, provokasyon ne kadar ağır olursa olsun, buna tepki olarak can almanın, dinin doğru anlaşılmasıyla bağdaşan bir hareket olmadığı; bunun "dinin sapkın biçimlerine" ait bir davranış olduğu kanaatinde. Bununla birlikte, provokasyonun kabul edilebilir ve kabul edilemez biçimlerine dair çizgiler de son derece siyasi şekilde ve kültür etkisi altında çiziliyor.

Bir açıdan bakıldığında, Fransa ve diğer hükümetler, yürütülen tartışmanın her iki tarafını da anlıyor ama siyasi gerekçeler yüzünden konuyu çarpıtıyor. Mesela; Fransa'da mizahıyla Yahudileri, Siyonistleri ve İsrail'i derinden incittiği gerekçesiyle ünlü komedyen Dieudonne hakkında "terörü savunduğu" suçlamasıyla soruşturma yürütülüyor. Ülkede "terörü tasvip etmek" suçundan açılmış en az 54 dava var. Associated Press'in bu hafta yayınladığı bir habere göre, "Fransa, ülke genelinde savcılara nefret söylemi, Yahudi aleyhtarlığı ve terörü yüceltenlere karşı sert tedbirler alma emri verdi."

Fakat dikkatinizi çekerim; "nefret karikatürleri" veya 7 Ocak'taki Charlie Hebdo saldırısının ardından tırmanan "İslamofobi" ile mücadele konusunda Fransız hükümetinin hiçbir mesajı yok. Geçtiğimiz hafta Fransa ve Avrupa'nın diğer yerlerinde çok sayıda camiye saldırılar düzenlendi.

Bu tür çifte standartlar, Fransız devleti için gizliden gizliye farklı işlevler görüyor. Siyasi düşmanlarışeytanlaştırmak için "terörizm" dili kullanılırken, "ifade özgürlüğü" ile siyasi dostlara muafiyet sağlanıyor. İsrail'e yönelik sert eleştiriler ve boykot, tecrit ve yaptırım (BDS) uygulamalarına ilişkin her türlü destek, Yahudi karşıtlığının suç kabul edilmesi kapsamında değerlendiriliyor. Böylece İslam ve yabancı düşmanları karşısında ne kadar kolay bir hedef oldukları, Müslümanların gözünde iyice netleşiyor. Aslında Fransa'da, Yahudileri toplumun değerli ve korunan mensupları olarak görürken, yaşadıkları yerler ve toplum içindeki konumlarının, ülkedeki uzak durulması gereken banliyölere bakılarak anlaşılabileceğini düşünen Müslümanların bu algısını daha da pekiştiren bir siyasi topluluk öne çıkıyor.

Salman Rüşdi'nin çilesi

Yaşanan son olaylar üzerine, [Hint asıllı Britanyalı yazar] Salman Rüşdi'nin 1988 yılında "Şeytan Ayetleri" isimli romanını yayınlamasının ardından yaşadığı sıkıntılar bir kez daha duyarlı bir şekilde hatırlanır oldu. Rüşdi, bir süre önce konuk olduğu Amerikalı komedyen ve sunucu Bill Maher'in TV programında ve Vermont Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta, doğal olarak ifade özgürlüğünü mutlak bir hak olarak savundu.

Rüşdi'nin derin hislerle dile getirdiği şu sözler, Papa Francis tarafından ifade edilen görüşlerin karşı tezi olarak dikkate alınmaya değer:

"Sınırları zorlayan sanatçılar, çoğu zaman kendilerine büyük bir kuvvetle mukavemet eden güçlerle karşı karşıya kalırlar. Susturma taraftarı güçlerin, konuşma yanlısı güçlere; sansürden yana güçlerin, ifadeyi savunan güçlere karşı koyduğuna tanık olurlar… O sınır noktasında, çoğunluk ile azınlık arasındaki itme-çekme mücadelesi var. O mücadele, sanatçı açısından son derece tehlikeli olabilir. Ve pek çok sanatçı, bu durumdan ciddi şekilde muzdarip olmuştur."

Her ne kadar Rüşdi'nin son yorumlarının bağlamı Charlie Hebdo olayı olsa da, bakış açısıyla genel olarak çok daha geniş bir kapsam kastediliyor. Bununla birlikte, ne Rüşdi ne de Bill Maher, Batı'da İsrail'i eleştirenleri avazları çıktığı kadar bağırarak "Yahudi karşıtı" diye yaftalayan güçlerden bahsetme gereği duydu. Oysa belli düzeyde bir tutarlılık olmadan, söz konusu toplumsal tercihi net biçimde değerlendirmek zor.

Bu çatışmanın çözümünü böylesine zorlaştıran, içinde bir değil, iki gerçeği barındırması. Ahlaki itibarın başı, tutarlılıkta ısrar etmektir. Bu durumda Rüşdi ve Fransa'nın ya Charlie Hebdo kadar Dieudonne'nin nahoş görüşlerini de kabul etmesi ya da her ikisini de bastırması gerekiyor.

Şayet ikisine da müsaade ediliyorsa, Rüşdi'nin görüşü, yani modern bir toplumun mensuplarının acı da olsa kültürel özgürlüğün aşırılıkları ile yaşamayı öğrenmesi gerektiği fikri tercih edilmiş demektir. İkisine de müsamaha gösterilmiyorsa, haysiyeti saldırı altında olan azınlıkların ve diğer grupların hassasiyetlerini koruma yoluna gidiliyordur. Elbette bir yandan azami bir ifade özgürlüğü sunarken belli bazı sınırları da kabul eden pek çok farklı uzlaşma noktası mevcut.

Amerikan Yüksek Mahkemesi, geçmişte verdiği bir kararda, kalabalık bir tiyatroda "yangın var" diye bağırmanın ifade özgürlüğü kapsamına girmediğine hükmetmişti. Mahkemelerin görevi işte tam da budur; yani spesifik durumlarda bu çizgileri çizerken, birbirine zıt gerçekler arasında uygulanabilirlik ve toplumun değişen değerleri ışığında denge kurmaktır. Bir yargı organının yüz yıl önce ırk veya eşcinsellik hakkında söyledikleri, bugünkü görüşlerinden farklıdır. Ve hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, ABD'de bu çizgilerin nasıl çizileceği konusunda asıl önemli olan, yasama organı ve anayasanın iradesine ilişkin yorumlar değil, yargıçlar arasındaki hakim ideolojidir. Dolayısıyla bazı açılardan bu kararlar, çözümden ziyade sorunun bir parçası olmaktadır.

 

Kuramsal hassasiyetler

Kendimi Papa Francis'in kuramsal hassasiyetlerinden yana görüyorum ama Rüşdi'nin hukuk ve devletin rolünün asgari seviyeye indirilmesi gerektiği yönündeki görüşüne de katılıyorum. Bu bağlamda, eğer söz konusu sınırları devlet vasıtasıyla koyarsak sansür alanına girmiş oluruz. Birey ve grupları, kimliklerine yönelik karalayıcı ve nefret içerikli tehlikeli saldırılara karşı korurken, bu koruyuculuğu, kamu bilincini özel olarak saptanmış belli yönlere kanalize etme gayretleri ile de karıştırmamak gerekiyor.

Şahsi tecrübelerim çerçevesinde, "özgürlüğün" bu türünün, Siyonizm ve İsrail yanlısı bazı teşkilatlarca, İsrail'e ve özellikle de İsrail devletinin Filistin halkına karşı işlediği suçlara yönelik eleştirileri itibarsızlaştırıp bertaraf etmek için kullanıldığını söyleyebilirim. Rüşdi örneğinde, yazarın "Şeytan Ayetleri"ni yayınlama hakkını koruyup din düşmanlığı yapmak ve dinden çıkmak suçlamalarıyla ölüm cezasına çarptırılması için fetva verilmesini kınamalı. Ancak bunu yaparken de Batı dışı siyasi toplumların, bazı medeniyetler kapsamında provokatif sayılacağı için kitabın dağıtımını yasaklama hakkına da saygı göstermeliyiz.

Bu konunun bir örnek yanıtları olmadığı ortada. [İfade özgürlüğü alanında] doğru sınırların tarih, ahlak, kültürel öncelikler ve mevcut koşullar çerçevesinde belirlenmesi gerekiyor. Bence asıl üzerine eğilmemiz gereken şey, Derrida'nın "Birlikte yaşamayı nasıl öğrenebiliriz?" sorusu. Yaşamakta olduğumuz tarihi anın kendine özgü koşulları göz önünde bulundurulacak olursa, birlikte yaşayabilmenin formülünü bulabiliriz. Bu formülün; iklim değişikliği, nükleer silahlar, bulaşıcı hastalıklar ve yoksulluk gibi sorunlarla daha etkili biçimde ve insanca mücadele edebilmek adına, kader bağıyla bir araya gelmiş, birbiriyle örtüşen ulusal ve küresel siyasi toplumlar kurmakta yattığı kanaatindeyim.

 

Richard Falk, Birleşmiş Milletler’in Filistin İnsan Hakları Raportörlüğü görevini 2008'den beri sürdürüyor. ABD'nin Princeton Üniversitesi Uluslararası Hukuk Fakültesi'nde Albert G. Milbank Emeritus Profesörü ünvanına sahip. Aynı zamanda California Üniversitesi, Uluslararası Çalışmalar Bölümü Araştırma Danışmanı. Elli yılı aşkın bir süreye yayılan yazarlık ve editörlük hayatında birçok yayına imza attı.

Aljazeera

 
TarihViews
Total193
Sal. 281

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Akıl Fikir

Okunasılar

Benzer Haberler