facebook twitter Linkedin

Eğer bir kalbin varsa halen mesajı alabilirsin

 



Dünyaca ünlü gazeteci ve ödüllü edebiyat çevirmeni Fred a. Reed'in 'Bir Zamanlar

Biz Birdik' kitabı bu sene yayınlandı. Yusuf Sami Kamadan, Reed ile kitap

üzerine konuştu.

 
fred reed
 

11 Nisan 2015 Cumartesi dünyabizim

 

Dünyaca ünlü gazeteci ve ödüllü edebiyat çevirmeni Fred A. Reed'in kendisinin ve

kardeşinin hikayesini anlattığı kitabı Bir Zamanlar Biz Birdik bu sene

yayınlandı. Yaşadığı trajedilerden sonra Türkiye'ye gelen ve Risale-i Nur ile

tanışarak Müslüman olan Fred Reed'in kitabı, otobiyografik bir eser niteliği

taşıyor.

 

Bu sene yayınlanan Bir Zamanlar Biz Birdik kitabının yanında Türkçe'de Anadolu

Kavşağı ve Parçalanmış İmgeler isimli iki kitabı daha bulunan Fred A. Reed ile,

Bir Zamanlar Biz Birdik eseri etrafında, eserlerini konuştuk. Bu röportajın

gerçekleştirilmesinde ve tercümesinde yardımlarını esirgemeyen Abdullah Taha

Orhan'a da bu vesile ile teşekkür etmek istiyorum.

 

‘Bir Zamanlar Biz Birdik’ ile tam olarak neyi kastediyorsunuz?

 

Bir Zamanlar Biz Birdik, bir insanın kendi hakkında konuşma denemesidir,

tehlikeli bir deneme... Zira kendimize karşı körleşmiş olabiliriz, kendimizi çok

beğeniyor olabiliriz, kendimizi önemsiyor olabiliriz ve bu yaşamakta olduğumuz

dünyada meydana gelen şeylerle uyumlu olmayabilir. Çünkü neticede biz bir

hiçiz..

 

Sadece kendimin değil, şu an hayatta olmayan birinin daha hikâyesini anlatıyorum

burada. Kitabın kapağında iki küçük çocuk görülüyor. Kaliforniya’da bir iskelede

duruyorlar, 1940’ların sonlarında, bundan 60 küsur yıl önce. Ben ve kardeşim:

Benden 3 yaş küçük olan merhum kardeşim..

 

Peki, öncesinde ‘bir’ olan bu iki kardeşin hayatları nasıl ‘ikileşiyor’? Bu

ayrılık sizin hayatınıza nasıl etki ediyor?

 

Hayatının ilerleyen yıllarında kardeşim hayatına son veriyor. Bu bir aile

trajedisine yol açıyor. Seneler boyunca üzerinde düşünmekten kendimi alamadığım

bir trajedi. Diğer taraftan da seneler boyunca hakkında yazmaya cesaret

edemediğim bir trajedi. Nihayet kendim de ihtiyar bir adam haline geldiğim şu

zamanlarda bu paramparça iki hayattan kesitleri bir araya getirme cesaretini

toplayabildim.

 

Onun ölümü ailemizi yıktı. Ancak ailemizi yıkan sadece onun ölümü değildi. Onun

ölümüne yol açan sebepler de ailemizi yıkmıştı. Bu etkenler bütün bir Amerikan

ulusunu da mahvetmişti. Bu yıkım sonrasında, benden olağanüstü şekilde pozitif

bir şey ortaya çıktı.

 

Türkiye’ye geldim. Her ne kadar ölü olsa da Bediüzzaman Said Nursi ile tanıştım.

Onun hayatı, karakteri, eserleri üzerine yaptığım araştırmalar neticesinde,

nihayet Müslüman oldum.

 

Kitapta sizin hayatınızın yanısıra kardeşinizin de hayat hikayesini okuyoruz,

değil mi?

 

Evet, bu kitap birden fazla hikayeyi içeriyor. Bir açıdan yaşamaya artık

dayanamayan ve hayatına son veren bir gencin hikayesini ve diğer taraftan ise şu

an burada konuşan bu yaşlı adamın hikayesini ve kapakta Kaliforniya’da bir

iskele üzerinde görülen küçük çocuğa çok çok uzak bir şey olan İslam’a

yolculuğunu anlatıyor.

 

Bu kitap bir açıdan bir sonun, kardeşimin ölümünün; diğer açıdansa bir

başlangıcın, benim için yeni bir hayatın başlangıcının hikayesi...

 

Kardeşinizin ölümü üzerine sizi en çok düşündüren şey ne oldu?

 

Neden genç bir adam, aklı, kalbi ve ailesi de varken hayatına son verir? Bu

soruya bir cevap arıyordum. Bunun için seneler harcadım.

 

Müslümanlar olarak şunu biliriz ki hayatımızla ve her canlının hayatıyla ilgili

nihai kararları onun yaratıcısı olan zat verir. Ancak bununla birlikte bu nihai

kararlara bizi yönelten, kendi aldığımız küçük kararlar da vardır hayatımızda.

Bunlara “anlık sebepler” diyebiliriz. Bir tarafta “nihai sebepler” var, diğer

tarafta da “anlık sebepler”.

 

Bu küçük trajedinin anlık sebepleri nelerdi?

 

Olan şuydu: Biz iki gençken Vietnam Savaşı henüz yeni başlıyordu. Yakın zamanda

ABD ordusuna girmek ve Vietnam’da savaşmak zorunda kalacak yaştaydık. Her

nedense, çok bilinçli bir tercih olmasa da, bunun benim için yanlış bir şey

olduğuna karar verdim. Zira şimdiye kadar hiçbir Vietnamlı ne ailemize

saldırmış, ne ülkemizi işgal etmiş, ne de bize veya ülkemize en küçük bir zarar

vermişti. Diğer taraftan ordumuzsa Vietnam’da savaşıyor, insanları öldürüyor ve

tahayyülü imkansız zulümler işliyordu.

 

Peki, siz ne yaptınız, orduya katılmadınız mı?

 

Buna ortak olamayacağımı anladım ve bir karar verdim. ABD’yi terk ettim, kaçtım.

Ebeveynlerime itaatsizlik ettim, onlar “savaşa gitmelisin” dediler, bense “hayır

gitmeyeceğim” dedim.

 

Diğer taraftan bu itaatsizlik benim için çok önemliydi. Bugün burada sizinle

konuşabiliyorsam bu, o zaman söylenen bu “hayır” sayesindedir.

 

Bazen bunu yapmak zorundayız. Neden? Çünkü içimizde ‘vicdan’ dediğimiz, bize

doğru ve yanlışı gösteren bir pusula var. Bu bizim fıtratımızda var,

tabiatımızın bir parçası. Tabi bir de bizi kötüye sevk eden bir tarafımız da

var. Şeytan da bu işi yapıyor.

 

Ya kardeşiniz?

 

Maalesef kardeşim buna direnemedi, zorunlu olarak orduya katıldı ve Vietnam’a

gönderildi. Savaş alanında sıcak çatışmaya katılmadı. Ona yaralıların

fotoğrafını çekmek üzere tıbbi fotoğrafçılık vazifesi verildi. Onunkiler,

Amerikalı yaralılardı. Fakat o karşı tarafta çok daha kötü durumda olan

yaralılara şahit oldu. İnanıyorum ki onun ölümünün temel sebebi bu şahit olduğu

dehşetti.

 

Bunu nasıl temellendiriyorsunuz?

 

Hayatımızda kötü bir şey yaparsak, haksız yere birini öldürürsek, bir zulüm

işlersek, birine işkence yaparsak, bunu kendimize nasıl açıklayabiliriz? “Tanrı

bize bunu yaptırdı” mı deriz? Eminim ki hiçbir din böyle dememize müsaade etmez.

Her ne kadar bazı insanlar böyle dese ve bunu meşru görseler bile, benim buna

cevabım kesinlikle hayır, hangi şartlar altında olursa olsun böyle

denilemeyeceği yönünde.

 

Öyle bir durum içindeyseniz sorun içinize işlemeye devam eder ve içinize nasıl

işlediğinizi o anda bilemezseniz, sonuçsa bir tradeji olabilir.

 

Vietnam gazilerinin çoğunda yaşanan bir durum sanırım bu.

 

Evet, ilginçtir; Amerika’nın başkenti Washington DC’de Vietnam’da ölen Amerikan

askerleri için yapılmış bir hatıra anıtı vardır. Yaklaşık 50 bin askerin isminin

yazılı olduğu granit bir duvar... Ancak en az bu kadar, belki de daha fazla

sayıda, orada gördükleri ya da yaptıklarından ötürü kendini öldüren Vietnam

gazisi Amerikan askeri vardır. Gerçekten çok acı verici bir şey.

 

Yazdığım bu kitap, o anıtta ismi yer almayan biri için küçük bir hatıra olarak

yazıldı. Ölüm nedeni ne olursa olsun o da bu savaşın bir kurbanıydı.

 

Sizin hikayenize gelirsek, kardeşinizin ölümünün ardından bir sorgulamaya

girdiğinizi ifade etmiştiniz. Bu bağlamda neler yaptınız? Hangi adımları

attınız?

 

Böyle bir olayla karşılaşan ve parçalanan ailemize dair, sonradan hayatta kalan

tek kişi olarak şunları sordum kendime: “Ne yapabilirdik, yapabilecek olup da

yapmadığımız bir şey var mıydı?” Cevap, hayır, yoktu. Kendi kendini tahrip

başladığında hiçbir şey onu durduramaz. Psikolojik danışmanlık, ilaçlar vs.

Hiçbir şey onu durduramazdı. Bir insan bir işi yapmaya odaklandıysa, o onu

yapacaktır, ona kimse engel olamaz.

 

Kardeşimi kaybettim, fakat bu kayıp beni “kardeşliği” aramaya ve nihayetinde

İslam’a götürdü.

 

Kardeşimin vefatından sonra kısa süre içinde hayatım alt üst oldu. Daha önce

söylediğim gibi, bu trajik hadiseye dair cevaplar arıyordum. Ve cevabı bulmak

için en iyi yöntem içinde bulunduğum çevreyi terk etmekti. Kanada’da güven

içerisinde yaşıyordum, bir ailem, iki çocuğum vardı, ancak içinde yaşadığım

hayat bana bu cevabı bulmak için elverişli değildi. Kanada’dan ayrıldım, işimi

bıraktım ve tamamen farklı bir işe başladım. Gazeteci oldum ve İslam devriminin

olduğu sıralarda İran’a gittim. Burası ilginç bir nokta, çünkü İslam’la ilk

temasım burada olacaktı.

 

Kanada’da hiç Müslüman biriyle tanışmamıştım. İran’da ise İslam adına Şah’ı

deviren bir Müslüman halk kitlesi beni bekliyordu. Tabi ki İslam dini hakkında

son derece cahildim. Sünni - Şii ayrımı hakkında da... Benim için bir önemi de

yoktu. Beni cezbeden bu halk ayaklanmasının gücüydü. Oraya gittim, hakkında

yazılar yazdım, çok sayıda makale kaleme aldım, belgesel filmler yaptım ve

nihayet İran hakkında 3 kitap yazdım.

 

İşte o zamanlar İslam düşüncesi bana, hem bir gazeteci hem de bir insan olarak

ilgi çekici gelmeye başlamıştı. Bilirsiniz bir gazeteci olarak kendinizi işinize

verirsiniz; bazen biriyle mülakat yaparsınız, sonra gider başka biriyle mülakat

yaparsınız. Fakat bir düşünce dikkatinizi çekerse onu takip etmeye başlarsınız.

İşte bana da bu olmuştu.

 

“Anadolu Kavşağı” fikri nasıl doğdu? Türkiye’yle ilk temasınız İran’dan sonra

oldu sanırım?

 

Türkiye’ye geldim. Kendi kendime acaba İran’dakine benzer bir şey Türkiye’de de

yaşanabilir mi diye sordum. Türkiye de seküler bir elitin yönettiği, askeri

darbelerin yaşandığı bir ülkeydi. Erbakan hükümeti meşhur 28 Şubat post-modern

darbesiyle alaşağı edilmişti. Bütün bunlar bana bu soruyu sordurmuştu: İran’la

benzer bir şey Türkiye’de de olabilir mi?

 

Türkiye’de bildiğimiz gibi asla böyle bir şey yaşanmadı. İran’da İmam Humeyni

vardı, Türkiye’de ise Said Nursi. Birbiriyle çok çok uzak olan iki figür. İki

din adamı, biri Sünni biri Şii. Kendi kaynaklarına oldukça hakim fakat yolları

birbirinden oldukça ayrı iki âlim...

 

O zaman Said Nursi’yi tarihi bir figür olarak görüyordum: Yeni Cumhuriyet

rejimine karşı mücadele etmiş ancak yenilmiş, hapse atılmış ve projesi çökmüş

bir muhalif figür. Vakıa buydu, bu bir yenilgiydi. Eski Said yenilmişti. Türkiye

Cumhuriyeti’nin kurucusuna meydan okumuş ve bu nedenle sürgün edilmişti. Çeşitli

suçlarla yargılanıp hüküm giymişti. Fakat o, rejimi devirecek bir İslami hareket

oluşturmak yerine bunun tam tersini seçmişti. Acz ve fakrı verilebilecek en

doğru cevaplar olarak görmüştü bu yapılanlar karşısında. Ve zaman içerisinde

İslam’ı olmasa da, imanı yeniden ihya etmişti.

 

Bunun gibi bir karakter ve hayat, benim gibi sorularına cevaplar arayan birine

nasıl ilgi çekici gelmezdi ki...

 

Görünen o ki İslam’a olan yolculuğunuz Türkiye’de hız kazanmış. Bu arayışınız ne

kadar sürdü?

 

Önceleri bir komünist ve ateisttim. Yolculuğumun ne kadar uzak bir noktadan

buralara geldiğini anlayabilirsiniz. Tabi bu yolculuk kısa sürmedi, 25 seneden

fazla vaktimi aldı.

 

Bu yolculukta kilit figür Bediüzzaman Said Nursi oldu, özellikle güçlü

karakterinden dolayı. Devlet bütün kurumlarıyla bu adamı görmezden geliyor, yok

sayıyordu. O ise ücra bir köyde esarette, ya da hapiste, sonra Risale-i Nur

külliyatı halini alacak kitapları yazan bir adam. Bir gazeteci-yazar olarak Said

Nursi’nin karakteri beni büyülemişti.

 

Bu süreçte karşılaştığınız şeylerden sizi en çok etkileyeni ne oldu?

 

Kitapta da en merkezi dönüm noktalarından biri olan ve bana en çok dokunan

hadiseyi Urfa’da yaşadım. Said Nursi’nin ayak izlerini takip ediyor, onun

gittiği şehirlere gidiyordum. Urfa’ya da bu çerçevede gittim ve ‘boş mezar’ı

gördüm. Rehberim bana neler olduğunu anlattı. Nursi Isparta’dan buraya gelmiş,

burada vefat etmiş ve buraya gömülmüştü. Sadece 2 ay sonra ordu gelmiş, mezarı

parçalamış ve naaşını bilinmeyen bir yere götürmüştü. Bu sadece ölü bir adamdı.

Neden ordu / devlet ondan bu kadar korkuyordu ki? Mümin veya Müslüman olmasanız

bile bunun ne kadar ilginç bir şey olduğunu takdir edersiniz. Bu benim dikkatimi

çekti. Hayatımda bunun gibi çok az hadise dikkatimi çekmiştir. Bunun üzerine, bu

adamın karakteri, hayatı ve eseri üzerine derin bir inceleme yapmam gerektiğini

anladım.

 

Son olarak, kitaba dair Türk okuruna vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

 

Türk okuru “Bu kitap Amerika’da doğmuş, Kanada’ya göç etmiş birinin hayatını

anlatıyor. Bana çok uzak, hem bireysel hem toplumsal anlamda çok uzak, neden ben

bu kitabı okuyayım ki?” diyebilir. Bu gayet meşru bir soru. Okurlarımızdan kendi

kendine böyle bir soru soran birine şunu söyleyebilirim: “Evet, gerçekten

kendine bunu sormalısın. Ancak diğer taraftan şunu da sormalısın, bir insan

olarak ikimiz arasında ortak olan şeyler neler? İkimizin insan olarak

maceramızda ortak olabilecek yanlar nelerdir? Dünya algımız, vicdanımızın bize

doğru - yanlış dediği ve bizi yönlendirdiği şeyler? İşte bu kitap senin

vicdanına hitap ediyor, bunun gayretinde. Yazar olarak benim amacım bu:

Vicdanına seslenmek. Şunu göstermek istiyorum: Kim olursan ol, komünist de

olsan, ateist de olsan, eğer bir kalbin varsa halen mesajı alabilirsin.”

 

TRT Türk "Devrialem" programında yayınlanan Fred A. Reed röportajı:

Yusuf Sami Kamadan konuştu

TarihViews
Total92
Sal. 284

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task

Söyleşi