facebook twitter Linkedin

HAYATI İDRAK

 



Bize bahşedilen hayat, emanet olarak verilmiştir. O nedenle hayatı anlamlı yaşamak, istenildiği gibi yaşamak bize bırakılmıştır. Her birimiz dönüp yaşadıklarımıza, inandıklarımıza bakalım hayatı nasıl yaşıyoruz diye? Ölçü Kuran ve Sünnetse sıkıntı yok demektir. Ölçü bunun dışındaysa eğer sıkıntılardan örülmüş bir hayatın içerisindeyiz anlamın gelir.

Bizlere gönderilen elçilerin nedenlerinden birisi de hayatı doğru ve anlamlı yaşamamız içindir. Onların getirdikleri vahiyler, yeryüzünü karıştırmak için değil, yeryüzünde nizam ve intizam içerisinde bir yaşayışla ebedi âleme hazırlanma imkânının verilmiş olmasındandır. Allah bize iç gözümüzü açmamız için vahyi göndermiştir. İç gözümüzü, iç aklımızı, iç izanımızı, iç şuurumuzu açmamız için gönderilmiştir vahiy. İç akıl ile aklı derinleştirebilir, iç göz ile gözü zenginleştirebilir, iç izan ile anlayışımızı güçlendirebilir ve iç şuur ile Kuran ve Hadisle kendimizi besleyebiliriz.

Mesele, hayatı iyi anlama, yorumlama ve yaşama meselesidir. Hayatın kendi stratejisi doğal haliyle vardır. Asıl olan insanların, toplumların ve devletlerin stratejilerini iyi okuyabilmek ve onlara karşı hazır olabilmektir. Hatta kendi stratejimizi uygulayarak diğer insanların, toplumların ve devletlerin bunu yorumlaması, buna karşı düşünce geliştirmeleri ve savunma refleksinin onlarda olmasıdır.

Şimdi, olayların bir gözüken, bir gözükmeyen bir de arka planda çalışan gurupları söz konusudur. Mesele, arka plan çalışmasının gelecek adına fiziki ve metafizik uygulamalarıyla birlikte ışınlarını, radarlarını çalıştırarak merceğini geniş açıya tabı tutmasındadır.

Yol haritalarında planlama yapılırken en basit, en zor ve orta ölçekli planlamalar yapılır. Kimi zaman bu ifade edilmese de kendi içerisinde mevcuttur. Lakin devletlerin gelecekle ilgili kurgularında uzağı görebilen, düşler kurabilen ve rüyalar görebilen insanlara ihtiyaç olduğu kadar ilim, bilim ve metafizik boyutlu insanlara da ihtiyacı vardır. Son birkaç asırdır süregelen ıstıraplı günlerin ardından yenilenen, yeni şeyler söyleyen ve yeni hedeflere yeni planlamalarla gitmek isteyen devlet adamlarının hem feraseti, hem izanı, hem aklın gücü ve hem de inancın gücüyle yeni alanlar açmayı sürdürmektedirler ve sürdürmelidirler.

Hedefi değiştiren, planı değiştirerek yeni planlamalarla geleceğin yüzyıllarını şekillendirmek isteyen feraset sahiplerinin istişaresi de, istiharesi de mevcut olmalıdır. Her an kalple temasın, her an sorumlulukla titreyişin bir iman atlası oluşturduğunu ve bunun çözümünün de mutlaka ve mutlaka Allah ve Resul ölçüsünde bulunduğunda asla şüphe yoktur. Olmamalıdır.

Komşularda ki yangın alevi korkutmamalıdır. Onları dikkate almalı, söndürülmesine mutlaka yardımcı olunmalı ama gerçek hedefin duraksamasına asla izin verilmemelidir.

Durmak, duraksamak demek tarihe sırt dönmek demektir.

Durmak ve duraksamak demek fırsatları başkalarına bırakmak demektir.

Durmak ve duraksamak demek Allah’ın arzda lütfettiği fırsatı kaçırmak demektir.

Unutulmamalıdır ki “Fırsatları değerlendirin çünkü Allahın elinizden ne zaman alacağını bilemezsiniz” buyrulmuştur.

Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Allah, büyük rüyalar göstersin!”,“İnsanın büyük düşünmesi, büyük hayaller kurması kendi iradesi ile mümkündür, ama rüya görmek, hele büyük rüya görmek kendi iradesi ile değil, Allah’ın ikram etmesi ile olur” derdi. Buradan bakıldığında insanların muratları ile Allah’ın muradı farklı farklı şeylerdir. Kimi zaman insan Allah’ın muradına erişebilir ama çoğunlukla kendi muradında kalır. İnsan bir gayret, bir çaba, bir istek, bir niyaz içerisinde olması gerekir ki Allah’ın muradına isabet edebilsin. Ya da Allah bir şeyi murat ettiğinde sadece kuluna ülfet eder ve o iş tamlanmış olur. Allah’ın ülfet etmesi müthiş bir bereket olduğu kadar büyük bir sorumlulukta yükler. Allah’ın ülfeti sınavın ağırlaşmasını da getirebilir. Rüyayı gösteren Allah’tır. Rüya âleminde ki şeyleri çözdüren Allah basiretlerimizin açılmasıyla daha da ilerileri görebilme, hissedebilme, meselelerin arka planlarını çözebilme istidatlarını da verir.

“Onlar Allah’ın nuru ile bakar”, “Müminlerin ferasetinden korkun” gibi ifadeler (hükümler) doğru anlaşılırsa eğer planlayıcıların planlarının en arka yüzlerini, en gizli yönlerini de sezebilir, bilebilir, görebilir ve anlamlarını da kavramış oluruz. Eğer bunları göremiyor, çözemiyor ve okuyamıyorsak bizde bir şeyler kirlidir, eksiktir. Radarın temizlenmesi teslimiyet ve zikirledir. Allah’ı zikredenlerin ve ona teslim olanların feraseti büyür ve genişler. Hem içte var olan hem de dışta var olan düşmanın tuzaklarından arınmak, kurtulmak için gönül evimizi ihya etmeye mecburuz.

Şimdi bütün olaylara ve hadiselere bu iç göz ile bakmayı denemeli ve basiretin siretiyle planları bozmalıyız. Kadim algı, kadim gelenek ve kadim kültür bize soylu olmamızı öneriyor. Büyük Cihan Devleti Türkiye bu basiretle tuzakları bertaraf ederek kendi geleceğiyle insanlığın geleceğini ancak şekillendirebilir.

---------------------------------------

İstişare, Bir işi ehline sormaya denilmektedir.

Al-i İmran 159. Ayeti kerimede, “Yapacağın işi önce meşveret et” buyruluyor.

İstihare: Bir işin hayırlı olup olmadığını sormak için abdest alıp, iki rekât namaz kılıp, duasını okuduktan sonra rüya görmek için uykuya yatmaktır. Hâkimde geçen bir Hadis-i Şerifte, “Mutluluk, istihare namazı kılmakla gerçekleşir” buyrulmuştur.

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Dört şeyi yapan dört şeyden mahrum kalmaz:
1- Şükreden, nimetin artmasından,
2- Tövbe eden, kabulden,
3- İstihare eden, hayırdan,
4- İstişare eden, doğruyu bulmaktan, hakikate ulaşmaktan mahrum olmaz.


Feraset: Zihnin uyanık olması ve bir şeyi çabuk kavrama kabiliyetidir. Bir insanın ahlakını, kabiliyetini de yüzünden anlayabilme kabiliyetidir. “Müminin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar.” Tirmizi ve Taberani’de böyle buyrulmuştur.

Basiret: Hakikati kalbiyle hissedip anlamaktır. Kalp de eşyanın hakikatlerini bilme olarak ifade de edilebilir. Kalp gözünün açıklığı, idrak genişliği, daha başlangıçta iken neticeyi görüp-sezme ve yarınları bu günle beraber değerlendirebilme melekesidir.

İzan: Anlama ve kavrama yeteneği diye ifade edilebilir.

Ülfet:Taberânî’de geçen iki hadisi şerif ülfeti bize anlatmaktadır; Allahü Teâlâ’ya en sevimli olanınız, ülfet edip, kendisiyle ülfet olunandır. Allahü Teâlâ’ya en sevimsiziniz de koğuculukla gezip, dostları birbirinden ayıranınızdır.”
“Mü'min, geçim ehli olup, herkes ile iyi geçinendir. Ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan kimsede hayır yoktur.”


Üç şey kim de bulunursa o, imânın tadını tatmış demektir; Allah ve Rasul’ünü (sav) her şeyin üstünde sevme, fertleri sadece Allah için, Allah'tan ötürü sevme, bir kere de imân ettikten sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe, cehenneme atılıyor gibi kerih görme” bu hadisi şerif Müslim’de yer almıştır.

İstidat:Yaradılıştan gelen veya sonradan edinilmiş yeteneğe denir.

Teslimiyet: Boyun eğmek, başa gelen hâdiseleri itirazsız kabullenmek ve selâmete çıkmak manasına gelir. Teslimiyet, kalbin bir fiili olup Allah tarafından haber verilen hususlarla alâkalı şüphelerden, ilâhî emirlere ters düşen nefsânî arzulardan, ihlâsla bağdaşmayan isteklerden kurtulmak demektir. Nisa suresi 65. Ayeti kerimede şöyle ifade ediliyor;

“Hayır, Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Sen’i hakem tayin ederek verdiğin hükmü, içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları müddetçe tam mümin olamazlar.”

Teslîmiyet, İslâm kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Bu sebeple İslâm’ı hakkıyla yaşayabilmek ve gerçek kullukta bulunabilmek, ancak teslimiyetle mümkündür. Çünkü Allah (cc), kulunun kendisinden başkasına ram olmasından hoşlanmaz. Bakara suresi 135 ayette şöyle söylenir; “…Ben Âlemlerin Rabbi’ne teslîm oldum!”

Zikir: Ramazanoğlu Mahmut Sami (ks) “Dualar ve Zikirler” kitabında buyuruyorlar ki; “Dua ve zikir müminin hayatında mühim bir yer tutar. Dua, müminin manevi silahı ve ilticagahıdır. Zikir de mahlûkun Halıkını unutmaması, O’nu hatırlamakla itminan bulmasıdır.”

Mümin suresi ayet 65 de şöyle buyrulmaktadır;

“O daima yaşayandır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde O’na dininde ihlas (ve samimiyet) erbabı olarak “Hamdolsun kainatın rabbi olan Allah’a (diye) dua edin.”

Zikir; Allah’ı anmak üzere söylenilmesi ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan davranışların bütünüdür. Zikir insanı Allah’a yaklaştırır. Bütün ibadetlerin genel adı da zikirdir. Çünkü "Zikir", Allah’a itaattir“Ele bizikrillehi tatme innil gulub”,“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur” buyrulmuştur.

Zikri genel itibariyle üçe ayırabiliriz;

1-Dil ile zikir: Allah'ı isimleriyle anmak, hamt etmek, tespih etmek, Kuran okumak, Kuran’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır. Dilin zikri de iki türlüdür açıktan ve gizliden. Gizli olanın makbul olduğu, riyadan koruduğu bilinmektedir. Cehri ve hafi zikir diye de ifade edilmektedir. Hafi zikrin temsilciler Nakşibendî’ler, Cehri zikrin temsilcileri de Kadirilerdir.

2-Kalb ile zikir: Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir başka ifadeyle ibadetlerdir.

Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

a-Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kuran ayetleri ve kâinattır. Kuran’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur. Bu tefekkürü artırır.

b-İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmektir. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapılması gerekmektedir. Nelerden sorumlu tutulduğumuzu, nelerden kaçınmamız gerektiğini idrak etme işidir.

c-Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Zerrenin zikrini idraktir.

3-Bedeni zikir: Dil ile başlayan zikrin bedenimizin bütün azalarınca zikre katılmasına harcanılan çabadır. Dilin zikrinin bedeni değiştirmesi zikreder hale gelmesidir. Her bir uzvun sorumluluklarını idrak ederek onları da zikre dâhil edebilme uğraşıdır.

Siret: Bir kimsenin manevi durumu, hal ve hareketleri, tabiatı ahlak ve karakterine siret denir. Hz. Muhammed'in (peygamber efendimizin) hal tercümesi diye de ifade edilir. Peygamberi bir ahlaka sahip olma uğraşıdır.

Tirmizi’de geçen bir hadisi şerifte; “İki haslet var ki, bunlar münafıkta (içi dışı başka olanda) bulunmaz; güzel sîret ve ahlâk ile din ilmidir” buyrulmuştur.
Cüneyt-i Bağdadi, “İnsan sîretle insandır, suretle (görünüşle) değil” buyurmuşlardır.


 

 

TarihViews
Total28
Sal. 281

----------------------------------

Beğendiklerinizi Sosyal Paylaşın!  

Yorum ekle



Anti-spam: complete the task