facebook twitter Linkedin

Söyleşiler

Eğer bir kalbin varsa halen mesajı alabilirsin



Dünyaca ünlü gazeteci ve ödüllü edebiyat çevirmeni Fred a. Reed'in 'Bir Zamanlar

Biz Birdik' kitabı bu sene yayınlandı. Yusuf Sami Kamadan, Reed ile kitap

üzerine konuştu.

 
fred reed
 

11 Nisan 2015 Cumartesi dünyabizim

 

Dünyaca ünlü gazeteci ve ödüllü edebiyat çevirmeni Fred A. Reed'in kendisinin ve

kardeşinin hikayesini anlattığı kitabı Bir Zamanlar Biz Birdik bu sene

yayınlandı. Yaşadığı trajedilerden sonra Türkiye'ye gelen ve Risale-i Nur ile

tanışarak Müslüman olan Fred Reed'in kitabı, otobiyografik bir eser niteliği

taşıyor.

 

Bu sene yayınlanan Bir Zamanlar Biz Birdik kitabının yanında Türkçe'de Anadolu

Kavşağı ve Parçalanmış İmgeler isimli iki kitabı daha bulunan Fred A. Reed ile,

Bir Zamanlar Biz Birdik eseri etrafında, eserlerini konuştuk. Bu röportajın

gerçekleştirilmesinde ve tercümesinde yardımlarını esirgemeyen Abdullah Taha

Orhan'a da bu vesile ile teşekkür etmek istiyorum.

 

‘Bir Zamanlar Biz Birdik’ ile tam olarak neyi kastediyorsunuz?

 

Bir Zamanlar Biz Birdik, bir insanın kendi hakkında konuşma denemesidir,

tehlikeli bir deneme... Zira kendimize karşı körleşmiş olabiliriz, kendimizi çok

beğeniyor olabiliriz, kendimizi önemsiyor olabiliriz ve bu yaşamakta olduğumuz

dünyada meydana gelen şeylerle uyumlu olmayabilir. Çünkü neticede biz bir

hiçiz..

 

Sadece kendimin değil, şu an hayatta olmayan birinin daha hikâyesini anlatıyorum

burada. Kitabın kapağında iki küçük çocuk görülüyor. Kaliforniya’da bir iskelede

duruyorlar, 1940’ların sonlarında, bundan 60 küsur yıl önce. Ben ve kardeşim:

Benden 3 yaş küçük olan merhum kardeşim..

 

Peki, öncesinde ‘bir’ olan bu iki kardeşin hayatları nasıl ‘ikileşiyor’? Bu

ayrılık sizin hayatınıza nasıl etki ediyor?

 

Hayatının ilerleyen yıllarında kardeşim hayatına son veriyor. Bu bir aile

trajedisine yol açıyor. Seneler boyunca üzerinde düşünmekten kendimi alamadığım

bir trajedi. Diğer taraftan da seneler boyunca hakkında yazmaya cesaret

edemediğim bir trajedi. Nihayet kendim de ihtiyar bir adam haline geldiğim şu

zamanlarda bu paramparça iki hayattan kesitleri bir araya getirme cesaretini

toplayabildim.

 

Onun ölümü ailemizi yıktı. Ancak ailemizi yıkan sadece onun ölümü değildi. Onun

ölümüne yol açan sebepler de ailemizi yıkmıştı. Bu etkenler bütün bir Amerikan

ulusunu da mahvetmişti. Bu yıkım sonrasında, benden olağanüstü şekilde pozitif

bir şey ortaya çıktı.

 

Türkiye’ye geldim. Her ne kadar ölü olsa da Bediüzzaman Said Nursi ile tanıştım.

Onun hayatı, karakteri, eserleri üzerine yaptığım araştırmalar neticesinde,

nihayet Müslüman oldum.

 

Kitapta sizin hayatınızın yanısıra kardeşinizin de hayat hikayesini okuyoruz,

değil mi?

 

Evet, bu kitap birden fazla hikayeyi içeriyor. Bir açıdan yaşamaya artık

dayanamayan ve hayatına son veren bir gencin hikayesini ve diğer taraftan ise şu

an burada konuşan bu yaşlı adamın hikayesini ve kapakta Kaliforniya’da bir

iskele üzerinde görülen küçük çocuğa çok çok uzak bir şey olan İslam’a

yolculuğunu anlatıyor.

 

Bu kitap bir açıdan bir sonun, kardeşimin ölümünün; diğer açıdansa bir

başlangıcın, benim için yeni bir hayatın başlangıcının hikayesi...

 

Kardeşinizin ölümü üzerine sizi en çok düşündüren şey ne oldu?

 

Neden genç bir adam, aklı, kalbi ve ailesi de varken hayatına son verir? Bu

soruya bir cevap arıyordum. Bunun için seneler harcadım.

 

Müslümanlar olarak şunu biliriz ki hayatımızla ve her canlının hayatıyla ilgili

nihai kararları onun yaratıcısı olan zat verir. Ancak bununla birlikte bu nihai

kararlara bizi yönelten, kendi aldığımız küçük kararlar da vardır hayatımızda.

Bunlara “anlık sebepler” diyebiliriz. Bir tarafta “nihai sebepler” var, diğer

tarafta da “anlık sebepler”.

 

Bu küçük trajedinin anlık sebepleri nelerdi?

 

Olan şuydu: Biz iki gençken Vietnam Savaşı henüz yeni başlıyordu. Yakın zamanda

ABD ordusuna girmek ve Vietnam’da savaşmak zorunda kalacak yaştaydık. Her

nedense, çok bilinçli bir tercih olmasa da, bunun benim için yanlış bir şey

olduğuna karar verdim. Zira şimdiye kadar hiçbir Vietnamlı ne ailemize

saldırmış, ne ülkemizi işgal etmiş, ne de bize veya ülkemize en küçük bir zarar

vermişti. Diğer taraftan ordumuzsa Vietnam’da savaşıyor, insanları öldürüyor ve

tahayyülü imkansız zulümler işliyordu.

 

Peki, siz ne yaptınız, orduya katılmadınız mı?

 

Buna ortak olamayacağımı anladım ve bir karar verdim. ABD’yi terk ettim, kaçtım.

Ebeveynlerime itaatsizlik ettim, onlar “savaşa gitmelisin” dediler, bense “hayır

gitmeyeceğim” dedim.

 

Diğer taraftan bu itaatsizlik benim için çok önemliydi. Bugün burada sizinle

konuşabiliyorsam bu, o zaman söylenen bu “hayır” sayesindedir.

 

Bazen bunu yapmak zorundayız. Neden? Çünkü içimizde ‘vicdan’ dediğimiz, bize

doğru ve yanlışı gösteren bir pusula var. Bu bizim fıtratımızda var,

tabiatımızın bir parçası. Tabi bir de bizi kötüye sevk eden bir tarafımız da

var. Şeytan da bu işi yapıyor.

 

Ya kardeşiniz?

 

Maalesef kardeşim buna direnemedi, zorunlu olarak orduya katıldı ve Vietnam’a

gönderildi. Savaş alanında sıcak çatışmaya katılmadı. Ona yaralıların

fotoğrafını çekmek üzere tıbbi fotoğrafçılık vazifesi verildi. Onunkiler,

Amerikalı yaralılardı. Fakat o karşı tarafta çok daha kötü durumda olan

yaralılara şahit oldu. İnanıyorum ki onun ölümünün temel sebebi bu şahit olduğu

dehşetti.

 

Bunu nasıl temellendiriyorsunuz?

 

Hayatımızda kötü bir şey yaparsak, haksız yere birini öldürürsek, bir zulüm

işlersek, birine işkence yaparsak, bunu kendimize nasıl açıklayabiliriz? “Tanrı

bize bunu yaptırdı” mı deriz? Eminim ki hiçbir din böyle dememize müsaade etmez.

Her ne kadar bazı insanlar böyle dese ve bunu meşru görseler bile, benim buna

cevabım kesinlikle hayır, hangi şartlar altında olursa olsun böyle

denilemeyeceği yönünde.

 

Öyle bir durum içindeyseniz sorun içinize işlemeye devam eder ve içinize nasıl

işlediğinizi o anda bilemezseniz, sonuçsa bir tradeji olabilir.

 

Vietnam gazilerinin çoğunda yaşanan bir durum sanırım bu.

 

Evet, ilginçtir; Amerika’nın başkenti Washington DC’de Vietnam’da ölen Amerikan

askerleri için yapılmış bir hatıra anıtı vardır. Yaklaşık 50 bin askerin isminin

yazılı olduğu granit bir duvar... Ancak en az bu kadar, belki de daha fazla

sayıda, orada gördükleri ya da yaptıklarından ötürü kendini öldüren Vietnam

gazisi Amerikan askeri vardır. Gerçekten çok acı verici bir şey.

 

Yazdığım bu kitap, o anıtta ismi yer almayan biri için küçük bir hatıra olarak

yazıldı. Ölüm nedeni ne olursa olsun o da bu savaşın bir kurbanıydı.

 

Sizin hikayenize gelirsek, kardeşinizin ölümünün ardından bir sorgulamaya

girdiğinizi ifade etmiştiniz. Bu bağlamda neler yaptınız? Hangi adımları

attınız?

 

Böyle bir olayla karşılaşan ve parçalanan ailemize dair, sonradan hayatta kalan

tek kişi olarak şunları sordum kendime: “Ne yapabilirdik, yapabilecek olup da

yapmadığımız bir şey var mıydı?” Cevap, hayır, yoktu. Kendi kendini tahrip

başladığında hiçbir şey onu durduramaz. Psikolojik danışmanlık, ilaçlar vs.

Hiçbir şey onu durduramazdı. Bir insan bir işi yapmaya odaklandıysa, o onu

yapacaktır, ona kimse engel olamaz.

 

Kardeşimi kaybettim, fakat bu kayıp beni “kardeşliği” aramaya ve nihayetinde

İslam’a götürdü.

 

Kardeşimin vefatından sonra kısa süre içinde hayatım alt üst oldu. Daha önce

söylediğim gibi, bu trajik hadiseye dair cevaplar arıyordum. Ve cevabı bulmak

için en iyi yöntem içinde bulunduğum çevreyi terk etmekti. Kanada’da güven

içerisinde yaşıyordum, bir ailem, iki çocuğum vardı, ancak içinde yaşadığım

hayat bana bu cevabı bulmak için elverişli değildi. Kanada’dan ayrıldım, işimi

bıraktım ve tamamen farklı bir işe başladım. Gazeteci oldum ve İslam devriminin

olduğu sıralarda İran’a gittim. Burası ilginç bir nokta, çünkü İslam’la ilk

temasım burada olacaktı.

 

Kanada’da hiç Müslüman biriyle tanışmamıştım. İran’da ise İslam adına Şah’ı

deviren bir Müslüman halk kitlesi beni bekliyordu. Tabi ki İslam dini hakkında

son derece cahildim. Sünni - Şii ayrımı hakkında da... Benim için bir önemi de

yoktu. Beni cezbeden bu halk ayaklanmasının gücüydü. Oraya gittim, hakkında

yazılar yazdım, çok sayıda makale kaleme aldım, belgesel filmler yaptım ve

nihayet İran hakkında 3 kitap yazdım.

 

İşte o zamanlar İslam düşüncesi bana, hem bir gazeteci hem de bir insan olarak

ilgi çekici gelmeye başlamıştı. Bilirsiniz bir gazeteci olarak kendinizi işinize

verirsiniz; bazen biriyle mülakat yaparsınız, sonra gider başka biriyle mülakat

yaparsınız. Fakat bir düşünce dikkatinizi çekerse onu takip etmeye başlarsınız.

İşte bana da bu olmuştu.

 

“Anadolu Kavşağı” fikri nasıl doğdu? Türkiye’yle ilk temasınız İran’dan sonra

oldu sanırım?

 

Türkiye’ye geldim. Kendi kendime acaba İran’dakine benzer bir şey Türkiye’de de

yaşanabilir mi diye sordum. Türkiye de seküler bir elitin yönettiği, askeri

darbelerin yaşandığı bir ülkeydi. Erbakan hükümeti meşhur 28 Şubat post-modern

darbesiyle alaşağı edilmişti. Bütün bunlar bana bu soruyu sordurmuştu: İran’la

benzer bir şey Türkiye’de de olabilir mi?

 

Türkiye’de bildiğimiz gibi asla böyle bir şey yaşanmadı. İran’da İmam Humeyni

vardı, Türkiye’de ise Said Nursi. Birbiriyle çok çok uzak olan iki figür. İki

din adamı, biri Sünni biri Şii. Kendi kaynaklarına oldukça hakim fakat yolları

birbirinden oldukça ayrı iki âlim...

 

O zaman Said Nursi’yi tarihi bir figür olarak görüyordum: Yeni Cumhuriyet

rejimine karşı mücadele etmiş ancak yenilmiş, hapse atılmış ve projesi çökmüş

bir muhalif figür. Vakıa buydu, bu bir yenilgiydi. Eski Said yenilmişti. Türkiye

Cumhuriyeti’nin kurucusuna meydan okumuş ve bu nedenle sürgün edilmişti. Çeşitli

suçlarla yargılanıp hüküm giymişti. Fakat o, rejimi devirecek bir İslami hareket

oluşturmak yerine bunun tam tersini seçmişti. Acz ve fakrı verilebilecek en

doğru cevaplar olarak görmüştü bu yapılanlar karşısında. Ve zaman içerisinde

İslam’ı olmasa da, imanı yeniden ihya etmişti.

 

Bunun gibi bir karakter ve hayat, benim gibi sorularına cevaplar arayan birine

nasıl ilgi çekici gelmezdi ki...

 

Görünen o ki İslam’a olan yolculuğunuz Türkiye’de hız kazanmış. Bu arayışınız ne

kadar sürdü?

 

Önceleri bir komünist ve ateisttim. Yolculuğumun ne kadar uzak bir noktadan

buralara geldiğini anlayabilirsiniz. Tabi bu yolculuk kısa sürmedi, 25 seneden

fazla vaktimi aldı.

 

Bu yolculukta kilit figür Bediüzzaman Said Nursi oldu, özellikle güçlü

karakterinden dolayı. Devlet bütün kurumlarıyla bu adamı görmezden geliyor, yok

sayıyordu. O ise ücra bir köyde esarette, ya da hapiste, sonra Risale-i Nur

külliyatı halini alacak kitapları yazan bir adam. Bir gazeteci-yazar olarak Said

Nursi’nin karakteri beni büyülemişti.

 

Bu süreçte karşılaştığınız şeylerden sizi en çok etkileyeni ne oldu?

 

Kitapta da en merkezi dönüm noktalarından biri olan ve bana en çok dokunan

hadiseyi Urfa’da yaşadım. Said Nursi’nin ayak izlerini takip ediyor, onun

gittiği şehirlere gidiyordum. Urfa’ya da bu çerçevede gittim ve ‘boş mezar’ı

gördüm. Rehberim bana neler olduğunu anlattı. Nursi Isparta’dan buraya gelmiş,

burada vefat etmiş ve buraya gömülmüştü. Sadece 2 ay sonra ordu gelmiş, mezarı

parçalamış ve naaşını bilinmeyen bir yere götürmüştü. Bu sadece ölü bir adamdı.

Neden ordu / devlet ondan bu kadar korkuyordu ki? Mümin veya Müslüman olmasanız

bile bunun ne kadar ilginç bir şey olduğunu takdir edersiniz. Bu benim dikkatimi

çekti. Hayatımda bunun gibi çok az hadise dikkatimi çekmiştir. Bunun üzerine, bu

adamın karakteri, hayatı ve eseri üzerine derin bir inceleme yapmam gerektiğini

anladım.

 

Son olarak, kitaba dair Türk okuruna vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

 

Türk okuru “Bu kitap Amerika’da doğmuş, Kanada’ya göç etmiş birinin hayatını

anlatıyor. Bana çok uzak, hem bireysel hem toplumsal anlamda çok uzak, neden ben

bu kitabı okuyayım ki?” diyebilir. Bu gayet meşru bir soru. Okurlarımızdan kendi

kendine böyle bir soru soran birine şunu söyleyebilirim: “Evet, gerçekten

kendine bunu sormalısın. Ancak diğer taraftan şunu da sormalısın, bir insan

olarak ikimiz arasında ortak olan şeyler neler? İkimizin insan olarak

maceramızda ortak olabilecek yanlar nelerdir? Dünya algımız, vicdanımızın bize

doğru - yanlış dediği ve bizi yönlendirdiği şeyler? İşte bu kitap senin

vicdanına hitap ediyor, bunun gayretinde. Yazar olarak benim amacım bu:

Vicdanına seslenmek. Şunu göstermek istiyorum: Kim olursan ol, komünist de

olsan, ateist de olsan, eğer bir kalbin varsa halen mesajı alabilirsin.”

 

TRT Türk "Devrialem" programında yayınlanan Fred A. Reed röportajı:

Yusuf Sami Kamadan konuştu

Muhafazakâr kesim hızla sekülerleşiyor

etyen HTroportaj01 Şubat 2015 Pazar HT
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanı Etyen Mahçupyan, AK Parti’nin yakın ve uzak geleceğiyle ilgili açıklamalarda bulundu. Habertürk'ten Kübra Par'a konuşan Mahçupyan, 


“Türk halkının yüzde 70’i, AK Parti seçmeninin de yarısı yolsuzluklara inanıyor” demiştiniz. Oylama sonucu sizi hayal kırıklığına uğrattı mı?


Önünüzde bir dosya var. İçeriği boş değil, bir şeyler olmuş ama dosya öyle bir hazırlanmış ki hukuki meşruiyeti yok, her tarafı dökülüyor. Önemli olan bu iki gerçeğin de birlikte görünür olması. Komisyon bu yönde bir karar verdi diye Türkiye halkı bu işi ne akladı ne de bu insanları dosyadaki gibi tümüyle suçladı...


Başbakan Davutoğlu’nun dört bakana “Çıkıp kendiniz Yüce Divan’ı isteyin” dediği ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müdahalesiyle dümen kırıldığı söyleniyor. Davutoğlu’nun gönlünden geçenin bu olmadığını söyleyebilir miyiz?


AK Partililerin hepsinde iki dinamik yan yana çalıştı. Bir yanda vicdani taraf var. Seçime giderken partinin aklanması yönünde çok yaygın bir eğilim var. Diğer yanda seçime giderken partiyi zedelememe, risk almama eğilimi var.


Seçimlere giderken ‘AK Parti yolsuzluk iddialarının üzerine gidiyor’ imajı daha iyi olmaz mıydı?


Yüce Divan süreci boyunca medyanın ve yargının davranışı soru işareti taşıyor. Risk almamayı daha fazla önemsiyorsunuz. Meşru bir zemini de var. Çünkü bunun bir darbe girişimi olduğunu düşünüyorsunuz.


Yaşananların darbe olarak adlandırılmasını, “örtbas için” diye eleştirenler var...


Bu adımları zincirleme olarak takip edersek sonuçta bir darbeye dönüşebilirdi. AK Parti kadrolarının ve liderliğinin rolü abartılıyor. Hiçbir lider sırf bir söylem değişikliğiyle böyle bir algıyı ortadan kaldıramaz. Muhafazakâr kitle kendi gündelik hayatından ve çevresinden Cemaat’i tanıyordu ve hemen notunu koydu. Bütün polisler birbirini tanıyor ve ne yaptıklarını biliyorlar. Polislerin ezici çoğunluğu muhafazakâr ailelerden geliyor...


“İddialar doğruysa hesabı sorulmalı” diye düşünen insanların vicdanında oluşan yara nasıl kapanacak?


Siyaset böyle bir şeydir. Eğer vicdanlarda böyle bir durum varsa AK Parti bunu göğüslemek zorunda. Bedeli ödenecektir. Şu anda riskleri mukayese ettiği zaman bunun ertelenmesi daha doğru bulundu. Ama seçimler bitip her şey normalleşince AK Parti bu olayı unutmaya doğru giderse bunun bir bedeli olur. Tabanı o zaman rahatsız olur.


YALNIZ BİR PARTİ


17-25 Aralık’ın üzerinden bir yıl geçti. Bir darbe tehlikesi kalmadıysa bakanların yargılanmalarında tereddüt yaratan ne?


Türkiye siyasetini belirleyecek dört temel aktör var. Asker, PKK, Cemaat ve AK Parti’nin kendisi. Parlamentodaki muhalefet pasif. AK Parti diğer 3 aktörün hiçbirisiyle gerçek anlamda koalisyon kuramıyor. AK Parti yalnız bir parti. Topluma dayanarak ilerlemek zorunda. Bir tarafta ne yapacağı belli olmayan bir Kandil, bir tarafta ne yapacağı belli olmayan bir ordu ve diğer bir tarafta da hâlâ yargıdan ve polisten temizlenmesi mümkün olmayan bir Cemaat varken size karşı ne tür koalisyonların oluşacağını ön göremezsiniz. Böyle bir ortamda AK Parti, iç yapılanması kırılgan olan bir yargıya güvenemez. AK Parti bir misyon partisi. O misyonun elinden kaçmasına yol açabilecek en ufak bir risk bile gözünde büyüyor.

 

"İL BAŞKANLARI ADAY OLAMAYACAK"


“AK Parti bir misyon partisi” dediniz ama öteki yüzde elli bu misyondan ürküyor, totaliterleşme tehdidi görüyor...


80 senelik Cumhuriyet yönetimi de başka bir misyonun sesiydi. Onu da Türkiye’nin geride kalan yüzde 50’si, 60’ı paylaşmadı. Cumhuriyet’in bugüne kadar geldiği gibi devam etme ihtimali yok. Demokrasi olacaksa, çoğunluk yönetecekse, çoğunluk muhafazakârlarsa, Türkiye değişecekse muhafazakârlar üzerinden değişecek, dünyaya entegre olacak. Darbelerle engellemelerle yürütülmüş siyasetin bir kenara bırakılması lazım. Laik kesimin günah çıkarması lazım. Karşı taraf bir yenilgi hissi ve hazımsızlık yaşıyor. Eğer AK Parti hazmedilmezse bugünkü tavrını devam ettirir çünkü yüzde elli almaya devam ediyor.

 

‘MUHAFAZAKÂR KESİM HIZLA SEKÜLERLEŞİYOR’


Muhafazakârların tercihi hiç değişmeyecek mi?


Muhafazakâr kesim hızla zihnen sekülerleşiyor. Dindarlığını değiştiriyor, gündelik hayatın parçası haline getiriyor. Genç nesilde yeni bir estetik arayışı var. Mesela Çamlıca Camii’ine karşı çıkan bir sürü insan var. Bunlar AK Parti’nin yeni nesil çocukları. Zenginleşme kadına müthiş bir para harcama imkânı getirdi, ev içindeki rolünü değiştirdi. Bütün bunların siyasete yansımaması mümkün değil.


Peki AK Parti tabanındaki bu değişim uzun vadede Türkiye’ye nasıl yansıyacak?


AK Parti şu andaki il başkanlarının, belediye meclisi ve il meclisi üyelerinin milletvekili adayı olmasını yasakladı. Belediye başkanlarının adaylığının yasaklanması da konuşuluyor. Kariyer partisi olmak istemiyor. Üç dönem kuralı işliyor, 60-70 kişi ayrılacak. AK Parti sürekli yeninin peşinde olan bir parti. Dünyaya daha entegre, AB yanlısı insanlar geliyor AK Parti içinden.


YENİ KUŞAK ÇOK FARKLI’


Ama bir yandan da nobran, eleştiriye karşı tahammülsüz, iktidar duygusuyla hırslanmış bir nesil gelmiyor mu?


Partide üç, dört nesil var. 35 yaş kuşağı işadamı oldu. Kazandıklarını kaybetmek istemiyor, fırsatlara bakıyor. 25 yaş kuşağı bunun tam tersi. Bir de çok militan, “Erdoğan ne derse onu söylerim” diyen bir kesim var. Ama sadece liderin sözünü tekrarlayan bir militanlığın kazanma ihtimali yok.


AK PARTİ HEGEMONİK BİR BAŞKANLIK SİSTEMİNİ KABUL ETTİREMEZ

Başkanlık sistemi tartışmaları alevlendi. Siz nasıl bakıyorsunuz?


Her iki sistem de nasıl yaptığınıza bağlı olarak iyi de olabilir kötü de. Denetleme mekanizmalarını kurarsanız iyi olur ama AK Parti hegemonik bir başkanlık sistemi kurarsa bunu İslami kesime bile kesinlikle kabul ettiremez. Şu anda kötü bir parlamenter sistemimiz var. Erdoğan’ın siyasi gücü şimdi de var zaten. Başkanlık’ı kararların hızla uygulanabilmesi için istiyor.


Cumhurbaşkanı Erdoğan “Başkanlık Ahmet Hoca’nın da tezidir” dedi ama Davutoğlu bu konudaki sessizliğini koruyor...


Gördüğüm kadarıyla her iki sistemin de olabileceğine, bunun bir istişare sonucu ortaya çıkması gerektiğine inanıyor. Bu çok tartışılmış bir şey değil. Gündemin parçası değil, medyanın soruları yüzünden gündeme geliyor.


BU SEÇİMDEN SONRA YÜZDE 10 BARAJI KALKAR


Erdoğan’ın yüzde 10 barajını savunan sözlerine ne diyorsunuz?


Kategorik ve etik anlamda barajı kimse savunmuyor. Bu seçim kritik bir sürecin son noktası. Bu seçimden sonra büyük ihtimalle yüzde 10 barajı diye bir şey kalmaz.


Seçim tahmininiz ne?


Yüzde 48 civarında bekliyorum.


AK PARTİ'NİN 3 HATASI


AK Parti otoriterleşme, ötekileştirme, medya baskısı gibi eleştiriler konusunda hiç özeleştiri yapıyor mu?


AK Parti ne yaptığını biliyor. Doğrusu bu olduğu için değil yapmak zorunda hissettiği için yapıyor. Kavga AK Parti’yi otoriterleştiriyor. Karşı taraf da otoriter. Hücum ediyor, konuşmayı reddediyor...


Keskin bir kutuplaşmanın oluşmasında AK Parti’nin hataları olmadı mı?


Herkes kendi cemaatinin siyasi partisi, kendi kültürel grubunun uzantısı. Diğerini sadece siyaset üzerinden algılıyor. Örneğin AK Parti Kürt dünyasının içine de nüfuz edemedi. Özellikle HDP tabanına. Öcalan’la ilişki kurarak o ilişkiyi Öcalan’ın kurmasını istedi. Buna karşılık kendi tabanını çözüm sürecine hazırladı. Aynı şeyi Kılıçdaroğlu’ndan da bekledi. İnsanlar Gezi sürecini öne çıkarıyorlar ama o süreçte en önemli başarısızlık CHP’nin başarısızlığıydı. CHP o tabanı seslendirebilseydi, mesele kamusal alana çıkardı ve AK Parti de bunu görürdü. Türkiye’de bütün okumalar siyaset üzerinden yapılıyor. AK Parti’nin böyle bir eksikliği var ama bunu fark ettiler.


Sizce AK Parti’nin en büyük hataları neler?


İlk olarak, işte bu sosyalle ilişki kuramama önemli bir eksiklik. Siyasete yansımamış her türlü toplumsal tepkiyi, algıyı anlamaya çalışmak, ona dokunmaya çalışmak, kamusal alana davet etmeye çalışmak gerekir. Oysa AK Parti bunu hiç yapmadı.


Başka?


İkinci yanlış, Batı dünyası karşısında kendini anlatamama. Brüksel’deki büroyu bile yeni kurdular. Enerjilerini çok fazla içerideki kavgaya doğru sevk ettiler. Bu kavga ortamı AK Parti’yi esir aldı. Ama böyle davranmasaydı AK Parti diye bir şey kalır mıydı bilmiyoruz... Ama unutmayalım ki bu aynı zamanda CHP ve laik kesimin tıkanmasının da tarihi. AK Parti Anayasa konusunda CHP’nin kapısını her çaldığında reddettiler.


Ya medya üzerindeki baskı?


Medyanın geldiği durum çok acıklı... Zaten problemliydi. AK Parti de bunu kullandı. Reforme etmek yerine kendi çıkarının gereğini yaptı.


"TEŞKİLAT HER ZAMAN ERDOĞAN'I DİNLEMİYOR" 


Meclis oylamasından sonra AK Parti içinde ilk kez bir konuda görüş ayrılığı olduğu çok net ortaya çıktı.


Görüş ayrılığı değil görüş çoğulculuğu var. “Lider benden şunu istiyor” diye yapan çok azdır AK Parti’de. Grupta insanlar hakikaten serbest bırakıldılar.

Erdoğan ret oyu kullanmalarını teklif etmedi mi?

Her bir AK Partilinin zihninde Tayyip Erdoğan’ın söylediği kaygılar mevcut. AK Parti, içinde çok yoğun tartışmalar olan bir parti. Milletvekili aday seçme usulü bile çok yönlü ve karmaşık. Lider istedi diye olmuyor bu işler. Örneğin, 30 Mart seçimlerinde Erdoğan belirli bir kadın ve genç kotası istedi ama teşkilat buna direndi ve yapmadı. Tayyip Erdoğan bunu engelleyemedi.
 

‘YÜZYILLIK PARANTEZ KAPANACAK’  

Yeni kitabınızın adını ‘Yüzyıllık Parantez’ koymuşsunuz. Tülay Babuşcu’nun 90 yıllık parantez sözünü getiriyor akla...

Bu topraklarda Osmanlı’yla sınırlı olmayan, Selçuklu ve Bizans’tan da gelen bir ana kültürel damar var. Cumhuriyet’le beraber İttihat ve Terakki ile başlayan süreçte farklı bir dizayn ortaya kondu. Katı laiklik, katı milliyetçilik, popülizan bir devletçilik büyük bir kitleyi dışarıda bırakan bir kamusal alan yarattı. Böyle 80 sene geldik. 80’lerden sonra modernlik meselesinin sıkıntıya girmesiyle, dünyanın her yerinde bu parantezler kapanıyor. Türkiye’de de kapanacak.

Bu parantezin kapanması derken Cumhuriyet mirasını ret mi ediyorsunuz?

Cumhuriyet kavramının değil ama otoriter Cumhuriyet kavramının bu şekilde devam etmeyeceğini söylüyorum. Yeniden inşa sürecine giriyoruz. Önümüzdeki 10 sene çok farklı ve daha çoğulcu olacak.

 

 

 

Kürtçe Türkiye’nin dilidir!

trt kurdiHÜLYA ÖZKAN / HABER10 13.01.2015

TRT 6, geçtiğimiz hafta sonu isim değişikliğine gitti. 6’ıncı yıl dönümü konserinde kanalın ismi TRT Kurdî olarak değişti.

Kürtçe kanalındaki bu değişimi, gazeteci – yazar Ferzende Kaya ile konuştuk.

Değişimi "TRT'nin Kürtçe kanalının aslına rücu etmesi" şeklinde değerlendiren Kaya, "Kürtçe yayın yapan bir kanal ve buna Kürtçe isminin verilmesi için içerden ve dışarıdan birçok aydın, yazarın çabası oldu, TRT yönetimi de bu talebi olumlu buldu ve gereken yapıldı. " diye konuştu.

ASLINA RÜCU ETTİ

TRT, 6 yıl önce attığı adımı biraz daha ileriye taşıyarak TRT 6’nın ismini TRT KURDİ olarak değiştirdi. Bu değişim ne anlama geliyor?

TRT'nin Kürtçe kanalının aslına rücu etmesidir bu. TRT daha önce 1,2,3 gibi numaralarla kanallar açtı. Bu sıralamada Kürtçe yayıncılığa da 6’ıncı kanal düştü. Sonra TRT değişti, TRT Haber, Çocuk, Müzik, Belgesel vs isimlere ayrıldı. TRT Arapça, TRT Türk gibi isimlerle kanallar kuruldu. Numaralı olarak sadece TRT 1 ve TRT 6 kalmıştı. Kürtçe yayın yapan bir kanal ve buna Kürtçe isminin verilmesi için içerden ve dışarıdan birçok aydın, yazarın çabası oldu, TRT yönetimi de bu talebi olumlu buldu ve gereken yapıldı.

6 yıl önce TRT 6 kurulduğunda büyük tartışma yaratmıştı. Parlamento ve parlamento dışı muhalefet ve destek vermesi beklenen Kürt siyasiler sert eleştirilerde bulunmuştu. Aradan 6 yıl geçti bugün durum nasıl?

Aslında orada herkes bir yanılgı içerisinde. TRT 6 kurulduğunda toplumun yüzde 95’i büyük bir coşkuyla karşıladı Kürtçe yayıncılığı. Türk kamuoyunda ve Kürt toplumunda yüzde 5’lik bir kesim ise eleştirdi. Bu yüzde 5’lik kesim sürekli olumsuz eleştirilerde bulunanlar. Bunlar zaten izlemeyen, dinlemeyen, okumayan bir kesim. Kendi ideolojileri doğrultusundaki yayınları bile izlemeyen, hiçbir kitap okumayan, internet üzerinden edindikleri enformasyon ile hareket eden bir kesim. Bunlar ne olursa olsun kesinlikle beğenmeyeceklerdir. Fakat ilk kurulduğunda, Türkiye toplumu, Kürdü ve Türkü ile herkes Kürtçe yayıncılığı sevgiyle karşıladı.

YEŞİLÇAM'IN KÜRTLERE BAKIŞ AÇISIYLA YÖNETİLDİ

TRT 6 ilk yayın hayatına başladığında, benim de aralarında bulunduğum, yazar, müzisyen, ressam, şair, aktivist, kanaat önderi birçok kişiyle geniş toplantılar yapıldı. Çok sayıda insanın katılımıyla kuruldu. Kürt kültürünü anlatan bir içerik hazırlandı. Belgeseller, haberler, müzik programları. En önemlisi de sansür yoktu. Coğrafya isimlerine, şarkılara, türkülere, köy adlarına bir yasak uygulanmadı. Fakat bir yılın sonunda ne olduysa kurucuların tamamı tasfiye edildi ve kanal şimdilerde memleketin başına bela olan malum yapıya teslim edildi. 4-5 yıllık süreç zarfında tamamen Yeşilçam'ın Kürtlere bakış açısıyla yönetildi TRT6. Yani Kürtler sakallı, puşili, köylü tipler olarak resmedildi yalnızca. Sadece dağ, taş, koyun, kuzu ve sümüklü çocuk görüntüleri verildi. Hayata, yaşama, kültüre, siyasete dair hiçbir şey verilmedi. Kürtçe öğreten projelere yer verilmedi. Kürt aydınlarına yer verilmedi.

SAMİMİYETSİZ BİR KANAL İZLENİMİ OLUŞTU

Devlet adım atmış, bir kanal kurmuştu. Yasakları kaldırmıştı, özgürlükler getirmişti. Ama durumdan vazife çıkaran kanal yöneticileri kendi kafalarına göre yasaklar koymuşlardı. Hükümet yasa çıkarıyordu. Değişimlere gidiyordu. Ama kanalın yöneticileri buna izin vermiyordu. Mesela şarkıların büyük bir çoğunluğuna sansür uygulanıyordu. TRT'nin o dönemki yöneticileri yüzünden samimiyetsiz bir kanal izlenimi oluşmuştu toplumda.

Son bir yılda ise çok büyük değişimler yaşandı. Eski adıyla TRT 6 ekranı tamamen yenilendi. Kürtçe olduğu gibi kullanılmaya başlandı. Kürtçe öğreten programlar ekrana gelmeye başladı. Şarkılarda, türkülerdeki yasaklar kalktı. Aydınlar ekrana çıkmaya başladı. Şehir isimleri, köy isimleri özgürce söylenebiliyor.

YAŞANANLAR İLE YÜZLEŞİLMELİ

TRT Kurdî çözüm sürecinin bir parçası mıdır? Sürece katkısı nedir?

Çözüm süreci açısından da oldukça önemli bir yere sahip. Mesela Akil adamlar dolaştı Türkiye'yi. Malum medya hiç ilgilenmedi bununla. TRT de malum yapının elinde olduğu için ilgilenmedi. Çözüm hiç konuşulmadı ekranlarda. Bu acıların dillendirileceği, yüzleşmelerin yapılacağı yer aslında orasıydı.

Kürt meselesinde yaşananlar ile yüzleşilmesi gerekiyordu. Çünkü iyisiyle kötüsüyle bu memleketin yakın tarihi o. Devlet de bizim halk da bizim. Hem o acılar anlatılıp kayıt altına alınmalı. Hem de önümüzdeki günler tartışılmalı. Kürt gençleri, Kürt siyasetçileri, aydınlar, sanatçılar bu ekranda buluşmalı. Bunun için önemli bir fırsat.

Bu kanalın çözüm sürecine çok katkılarının olmasını bekleniyor. Ekrana çıkmayan birçok isim ekrana çıkmaya başladı. HDP çevresi de siyasetçileri de ekrana çıkıyor. Kendilerine bir sansürün uygulanmayacağının farkındalar o yüzden ilerleyen süreçte süreç açısından TRT Kürdi'nin daha faydalı olacağını düşünüyorum.

TRT Kurdi'nin 6. kuruluş yıldönümünde İstanbul'dan canlı yayınlanan programın konukları Türkiye, İran, Irak ve Ermenistan'dan katılan Kürt ozanlardan oluşmuştu. Bu resim TRT Kurdi'nin etki alanı ile ilgili bir resim miydi aynı zamanda?

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çok önemli bir açıklaması vardı. Emperyalist güçlere seslenirken "O sınırları biz çizmedik, siz çizdiniz. Kürtlerin evinin ortasından sınırlar geçirdiniz" dedi. İşte bütün mesele bu aslında. Biz büyük bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bu coğrafya çok büyük, tek parça ve şu an coğrafi olarak çizilen sınırların dışında atıyor herkesin kalbi. Çünkü akrabanız o tarafta siz bu taraftasınız. Her şeyden önce ulusları, ırkları aşan bir birliktelik var bin yıllardır bu topraklarda. Siyaseten her ne kadar sınırlar çizilmiş ise de bu insanlar aynı müzikleri dinliyor, aynı yemekleri yiyor, aynı hassasiyetlere ve değerlere sahipler. Aynı inanca sahipler. Bu buluşmalar kültürel zeminlerde gerçekleşecektir. Bunun yolu da televizyondur, şarkıdır, türküdür, yemektir, kültürdür, sosyal yaşamdır.

BU ORTAK BİR KÜLTÜR

TRT Kurdî’nin gecesinde 4 ülkeden dengbêjler (ozanlar) buluştu. Gecenin davetlileri arasında hiç Kürtçe bilmeyen bir kesim de vardı. İnanılmaz bir keyifle dinlediler. Çünkü aslında dili Kürtçe bile olsa, bu ortak bir kültürdür. Bir Kürt nasıl ki Türkçe bir besteden, bir şiirden keyif alıyor kendini buluyorsa, Kürtçe bilmeyen bir vatandaş da Kürtçe’den aynı keyfi alıyor. Çünkü ortak kültürü ifade ediyor bu diller. Çünkü bu topraklarda yüzyıl sonra, Kürtçemiz, Türkçemiz, Arapçamız diye bakan bir zihniyet hakim olmaya başladı.

Bazı siyasi çevreler Kürtçe kanala karşı çıkarken, devlet bu kanal vasıtasıyla Kürtlere kendi dillerinde ideolojisini dayatmaya çalışıyor, argümanını kullanıyordu. TRT Kurdî Kürtlere bunu mu dayatıyor?

Kürtler Türkçe de biliyor. Devletin kendini anlatması için, böyle bir amaç için ayrıca Kürtçe bir kanal kurmasına gerek yok. Öyle bir amaç varsa bu Türkçe kanallar üzerinden de yapılabilir. Bu kanal Kürtlerin hakkıydı, onun için açıldı. Kürtler de bu ülkede vergi veren, askere giden, her türlü katma değerde payı olan toplumun büyük bir kesimi. Kürtçe de Türkiye’nin dili ve tabi ki Kürtçe'de de yayın yapılmalı. Dolayısıyla diğer televizyon kanallarında ne kadar propaganda yapılıyorsa TRT Kurdî’de de o kadar yapılır. Devletin böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Aksine Kürtçe üretim yapan sanatçılar, oyuncular, müzisyenler için iyi bir fırsat. Kürt siyasetçiler için bir fırsat, çünkü kendilerine bir yer bulamıyorlar. Ama bu kanala çıkabilirler. Kendilerini anlatabilirler.

Devlet propagandasını yapmak değil ama kendini anlatabilmeli bence bütün kanallardan. Değiştiğini, değişmek istediğini, yaptığını, ettiğini anlatabilmeli. Türkiye Cumhuriyeti devleti son 12 yıldaki değişimi anlatmak için türlü türlü yollar deniyor. Kamu spotları yapılıyor, kitaplar basılıyor, televizyonlarda anlatılıyor değişim. Bu değişimlerin bir kısmı da Doğu ve Güneydoğu’da yaşandı. Olağanüstü Hal uygulamasının olduğu yıllardan bugüne neler değişti? İşte bunlar anlatılmalı, programlarla, dizilerle, tartışma programlarıyla.

Bir televizyon kanalından fazla yükleri var TRT Kurdî’nin, diğer kurumların da Kürt kültürüyle ilgili çalışmaları gerekmez mi?

Tabi ki. TRT Kurdî bu alandaki ilk kurum. O yüzden yükleri çok fazla. Bir televizyon kanalından fazla yükü var. Dil öğretiyor, kültüre öncülük ediyor, oyuncu yetiştiriyor, şarkıcı yetiştiriyor, dublaj sanatçısı yetiştiriyor, spiker sunucu yetiştiriyor. Adeta bir okul gibi. Başta Kültür Bakanlığı olmak üzere, birçok devlet kurumu, sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve sermaye grupları da artık bu alanda faaliyet göstermeliler. Müzik festivalleri, uluslararası konferanslar, Kürtçe filmler gibi çok yönlü çalışmaların gerektiği bir alan bu. Normalleşme oldukça TRT Kurdî yetersiz gelecek ve başka alanlarda da adım atmak gerekecek. Bu adımların bir kısmını devlet atıyor ve atacak, bir kısmını özel sektör atacak.

 

Artık İslam Avrupa'da kalıcı

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Charlie Hebdo saldırısını kınamak için Paris'e gitme nedenlerinden birinin de oradaki Türkleri başı eğik gezdirmemek olduğunu söyledi, "Artık İslam Avrupa'da kalıcı, herkes onu görüyor" dedi.

Basbakan-ucakta-fransadan 

13 Oca 2015 Didem Özel Tümer Aljazeera

 

Başbakan Davutoğlu Paris ve Berlin ziyaretlerinden sonra dönüşte uçakta başbakanlık muhabirlerinin sorularını yanıtladı. Davutoğlu Paris'te Charlie Hebdo saldırısını kınamak için düzenlenen yürüyüşe katılması konusunda "Algıyı kırmak için orada olmamız zaruriydi" dedi. Davutoğlu 4 eski bakan ile, Soruşturma Komisyonu kararını vermeden önce görüşerek, Yüce Divan'a kendilerinin gitmeyi istemesini telkin ettiği yönündeki haberlere ilk kez cevap verdi.

Başbakan Davutoğlu'na sorular ve cevapları şöyle:

 

 

"Sıradan bir dayanışma değil o tablo"

"Cumartesi davet geldiği zaman hiç tereddüt etmeden 'Yarın gideriz' dedim. O resimde bizim olmamızın hem dünya için, hem Avrupa'daki Türkler ve Müslümanlar için, hem de Fransa-Türkiye ilişkileri için önemi var. Ahmet Davutoğlu olarak söylemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın o resimde olmamış olmasını ikame edecek herhangi bir şey yok. Onlar tarihi anlardı ve tarihe belli bir kayıt düşme anıdır. Bugün galiba Beyaz Saray özür yayınlamış. Sıradan bir dayanışma değil o tablo. Fransa İslam Konseyi, Büyükelçilik'te beni ziyaret etti. Faslı, Cezayirli yönetim kurulu üyeleri geldi, dediler ki 'Biz sizin katılma kararınızı duyduğumuz anda katılma kararı verdik."

"Orada bulunduğunuz anda orada bulunan bütün Müslümanlara da meşruiyet kazandırıyorsunuz. Onları da teşvik etmiş oluyorsunuz. Bu da Türkiye'nin taşıdığı önemi gösteriyor. Fransa' da bizim sivil toplum kuruluşlarıyla yaptığımız toplantıda, onlar da teşekkür etti. 'Bizi Fransız toplumu nezdinde çok güçlendirdiniz' dediler.

 

"Kollektif suç atfetmek istiyorlar"

"Belli kesimler kollektif bir suç atfetmek istiyorlar Müslümanlara. Birisi hata yapınca bütün Müslümanlar, Türklerin o hatada bir hissesi varmış gibi. Murdoch'un açıklamasının benzeri... Böyle bir etki uyandırmak istiyorlar."

"Yarın siz işe gittiğinizde Fransızlar Müslüman olduğunuz için size yan gözle baktıklarında, benim başbakanım da dün törendeydi diyebilmeniz için geldim' dedim. Yani herhangi bir Fransız önyargılı bir şekilde size dönüp baksa 'Benim başbakanım da oradaydı' diyebilmeniz ve başınızın dik olabilmesi için. Siz suçlu değilsiniz. Herhangi bir Müslümanın yaptığı suçtan kollektif olarak bütün  Müslümanlar suçlanamaz. Bu  algıyı yıkmak için orada olmamız zaruriydi."

"Birçok lider 'Herkesin burada bulunması önemli ama en anlamlı olanı sizin bulunmanız' diye birçok lider geldi, teşekkür ettiler. Bir Türk başbakanının bulunmasının o törene kazandırdığı meşruiyeti ve bütün dünyada yaptığı etkiyi ve yankıyı gösteriyor. Gayet açık bir mesajdı tüm dünyaya."

 

Soru: "Tehdit var, korkuyorum" dediniz. Avrupalı liderler bunun ne kadar farkında?

"Liderler düzeyinde bakıldığında samimi bir kaygı ben hissediyorum. Avrupa kıtası tarihte en büyük acıların dinler savaşında, yani Protestan - Katolik savaşında, 30 yıl savaşları, 100 yıl savaşları hep dini farklılıkların ortaya çıkardığı mezhep savaşlarıydı. En kanlı mezhep çatışmaları Avrupa'da yaşanmıştır. Dolayısıyla zihinlerde çok güçlü bir iç tedirginlik var, bunun yol açabileceği şeyler."

 

"Artık islam Avrupa'da kalıcı"

"Artık İslam Avrupa'da kalıcı, herkes onu görüyor. Müslümanları Avrupa'dan geçici göçmen gibi göndermek mümkün değil artık. Almanya'da dördüncü nesil. 52 yıldır Almanya'da Türkler. Artık bu Türklere eskiden olduğu gibi, 'Geri gönderelim' gibi bir kanaat hem insani değil, hem uygulanabilir değil. Fransa'da durum daha da, neredeyse 10 milyona yakın Müslüman var. Senegalli, Cezayirli. Özellikle Kuzey Afrika'dan. Neden var? Çünkü Türklerin bulunduğunun aksine, bu ülkeler Fransa'nın eski sömürgeleri. İngiltere de aynı şekilde."

"O zaman İslamın bir Avrupa gerçekliği olduğunu kabul ederek çözüm bulma konusunda artık yerleşik bir kanaat var. Merkel'in açıklamasında da bu son derece açıktı. Ama liderler düzeyinde olan bu kanaat, bazı kesimlere, önyargılı kesimlere sirayet ediyor mu onda şüpheliyim."

 

"Tam da şimdi bu konuları konuşmanın zamanı"

"Şimdi Avrupa'da bir kriz var. Avrupa'da durgunluk var, işsizlik var. Bunun bedelini yabancılara  ödetmek isteyen ya da bunun sorumlusu olarak yabancıları göstermek isteyen bir zihniyet var. Dresden'de Avrupa'yı Müslümanlaşmadan koruma gibi bir şey altında yapılan PEGIDA grubunun verdiği mesajlar son derece ürkütücü." 

"Duyarlılığı yaygınlaştırma ihtiyacı var, bunu daha iyi farkediyorlar şu anda. Tam da şimdi bu konuları konuşmanın zamanı. Bir müddet sonra çok geç olur. Onun için yanan camiyi ziyaretim ile bir mesaj vermek istedim. Sayın Merkel'e de söyledim. 'Bu tür ziyaretler sizin tarafınızdan da yapılırsa çok olumlu etki yapar'. Zaten yarın (bugün) da teröre karşı bir yürüyüş yapılacak."

 

Soru: AB 12 , ABD 18 Şubat'ta Terör Zirvesi yapacağını açıkladı. Ulaşmış davet var mı? Örneğin İsrail olursa Türkiye'nin katılmama gibi bir pozisyonu olur mu?

"Yok. Terör Zirvesi konusunda sadece basına düşen bir haber var. Resmi bir davet, kimlerin katıldığı gibi konular belli değil. Onlar netleşince bir nihai değerlendirme yaparız. Önce bunun netleşmesi lazım. Hangi ülkenin, hangi formatta, neler tartışılacağı, bunların hepsi önem taşır bizim kararımız için." 

 

Soru: 4 eski bakan ile görüştüğünüz "Kendi iradeniz ile Yüce Divan'a gidin" dediğiniz ifade edildi. Böyle bir tavsiyeniz oldu mu? Genel Kurul oylamasında grubunuzun fire vereceğini düşünüyor musunuz?

"Genel Kurul'da yine grup kararı alınması ya da yönlendirmede bulunulması doğru değil. Ama AK Parti gurubu kendi kişisel değerlendirmesinin ötesinde, ortak akılla da doğrusu yönde hareket eder. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır."

"Bakanlarla görüşme konusu ise, bu parti içinde ben genel başkan olarak herkes ile konuşurum. Ama ne konuştum ve ne tür konuları ele aldığım gibi hususlar, sadece beni ve benim görüştüğüm kişileri ilgilendirir. Sadece bakan değil, milletvekiliyle de, teşkilat mensubu herkes ile her an görüşmemden daha doğal bir şey olamaz. Fakat ne konuştuğumuz sadece beni görüştüğüm kişileri ilgilendirir. Bu anlamda kamuoyu ile paylaşacak bir husus olduğunu düşünmüyorum."

Soru: MGK kararından sonra paralel yapı ile ilgili süreç nasıl işleyecek? Eğitimde, medyada, sermayede nasıl bir sistem kurulacak?

"Bürokraside herhangi bir devlet hiyerarşisi dışında bir networkün oluşmasına kesinlikle izin verilmeyecek. Bürokrasi demokratik yolla seçilmiş hükümetin emri altındadır. Hesabı hükümet verir dolayısıyla yetki hükümettedir."

"Sınav sisteminde büyük adaletsizlikler,  KPSS' den. Bütün bu süreci yakından takip ediyoruz. Talimatlandırdık. Bu paralel yapı veya ilerde benzer niyetleri olan herhangi bir yapı olacaksa bunların bir daha böyle bir nüfuz kabiliyeti kazanmamaları için her türlü tedbiri alacağız."

 

Soru: KPSS örneğin. Eğer mesela 2007 yılında usulsüzlük yaparak bir kuruma girdiğini tespit ettiniz. Bunu geriye dönük olarak işletebilecek misiniz?

"Bu hukuki bir süreç. Şimdiden kesin yargıda bulunmamak lazım. Ama ismen tespit edilmesi mümkünse tabii bu işlem yapılır. Herhangi bir kişinin ismen, ama kollektif olarak bir genel bir bütün bir KPSS dolayısıyla olaki o grubun içinde o sene hakedenler var. Onların da hukukunu zedelememek lazım."

 

Soru:Çözüm Süreciyle ilgili, 'kamu düzeni' vurgusu yapıyorsunuz. Gelinen noktada talepleriniz yerine getirildi mi? Süreç konusunda son durum nedir? Silahların bırakılması konusunda karşı taraftan aldığınız yanıtlar nedir?

"Kamu düzeni bir şart değil, olması zaruri olan bir şeydir. Müzakere konusu değil. Yani, 'biz kamu düzenini sağlayalım, siz de şunu yapın' diyemez kimse. Demokratik bir toplumda kamu düzeni her şey olmazsa olmaz şartıdır. Son aylarda bu konularda çok daha, en azından iki aydır daha dikkatli yürüyen bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Cizre olaylarında da devletin, güvenlik güçlerimizin müdahalesi kararlı ve net oldu. Taraflar da yaptıkları hataları fark ettikleri için çok kısa sürede bir ortak duyarlılık oluştu."

" O anlamda şu anki atmosferi olumlu görüyorum. Son derece olumlu atmosfer var. Ne kadar zamanda netice alırız? Onunla ilgili tarih verip daha önceki tecrübelerden hareketle, gerekli gereksiz bu süreci olumsuz anlamda etkilemek isteyenlere fırsat vermemek lazım.  Ancak 2-3 ay öncesine göre daha olumlu bir noktadayız. Görüşmeler sadece bir tarafla değil, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da birçok tarafla, kesimle görüşmeler sürüyor.Ama nihai kertede silahsızlanmanın olmadığı bir sürecin başarılı veya anlamlı olması mümkün değil. Mutlaka bu süreç içinde silahlar terk edilecek. Türkiye'de demokratik siyaset yapmak için her türlü imkan varken, Ankara'da ve Türkiye'nin her yerinde her türlü görüş açıkça dile getirilebilirken, her türlü toplantı ve gösteriyle kanaatler beyan edilebilirken, silaha başvurulmasını herhangi bir demokrasiye inanan kişinin ya da grubun savunması mümkün değil."

 

Soru: Bingöl saldırısının üzerinden üç ay gibi bir zaman geçti. Siz o saldırının faillerinin cezalandırıldığını söylediniz. O saldırıdaki silahların ölen kişilerin üzerinden çıkan silahlarla uyuşmadığına dair bir adli tıp raporu çıktı. Bir de mahkeme hakiminin savcılardan şikayet eden bir beyanatı çıktı. 'Hala önümüze ciddi bir şey gelmedi' diye. Saldırıya ilişkin, öldürülen kişilerle saldırı arasında irtibatsızlık olduğuna dair bir şüpheniz var mı?

"Bu konuda şu aşamada bir şey söylemem yargı süreci bağlamında mümkün değil. Süregiden bir soruşturma var. Burada herhangi bir şey söylemem doğru olmaz"

Soru: Kılıçdaroğlu'nun verdiği bir demeç var, "Bizim muhatabımız Cumhurbaşkanı değil, Davutoğlu" diye. "Ama bunu söylersem, kalkıp bizi muhatap almadığını söylerse hiç şaşırmam" diyor.

"Davutoğlu: Bunu TÜSİAD ile bağlantı kurarak mı söylüyor?"

Soru: Evet

"Kılıçdaroğlu yine çok küçük bir akıl oyunu kendince yapmaya çalışıyor. Başka bir polemik üzerinden bir polemik çıkarmaya gayret ediyor. Evet ben söylemiştim 'Muhatabınız benim' diye muhalefet partilerine. Çünkü son derece gereksiz, Türkiye'deki siyasi uygulama ve etiğe de aykırı bir şekilde sürekli cumhurbaşkanımızı hedef gösteriyorlar.

 

"TÜSİAD hüküm verecek konumda değil"

"TÜSİAD'ın ifadesi ise yanlış. TÜSİAD orada bir sivil toplum kuruluşu olarak cumhurbaşkanlığı makamı ile başbakanlık makamını karşılaştıracak ve bu konuda hüküm verecek bir konumda değil. Hiçbir sivil toplum kuruluşunun böyle bir takdir hakkı da yok."

"Evet doğru herkes hükümet politikaları konusunda nihai hesap verecek olan biziz ve her türlü konuda da cevap vermeye hem hazırız, hem de muhatabız. Ama bu cumhurbaşkanlığı gibi yüce bir makamın muhatap olmadığı anlamına gelmez. Her konuya cumhurbaşkanlığı makamını tartışmasına çekmek için çaba sarfetmek doğru değil."

 

"Önemli olan Kılıçdaroğlu'nu kim muhattap alıyor"

"Önemli olan Kılıçdaroğlu'nu kim muhattap alıyor. Acaba Şişli Belediye Başkanı tartışmalarında CHP içinde bir muhatap konumu var mı? Tartışılır. Çünkü hala Şişli Belediyesi'nde yaşanan sorunlarla ilgili Kılıçdaroğlu'nun muhatap olup sorunu çözeceğine dair inancı yok. Bakın Şişli tartışması başlayalı bir ay oldu herhalde değil mi? Hala çözülemedi. Biz o arada kaç ülke meselesini, kaç dünya meselesini tartıştık, çözdük, belli bir noktaya getirdik."

"Kılıçdaroğlu önce parti içinde muhattap alınacak bir performans sergilesin. Bizimle nasıl muhatap olacağını tespit etmek kolay."

 

Cumhurbaşkanı gelsin seni alsın

14 yaşında tutuklanıp idamla yargılanan, Yargıtay'ın son kararının ardından tuhaf bir operasyonla tekrar hapse konulan Yakup Köse, operasyonda kimlik tespiti bile yapmayan polislerin kendisine "Biz her şeyi ayarladık" dediğini söyledi.

yakup koseYeni Şafak | Nil Gülsüm | 29 Aralık 2014

Yakup Köse, 14 yaşında ‘anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüsten’ gözaltına alındığında henüz ortaokul birinci sınıf öğrencisiydi ve cüzdanında Sezen Aksu konserine alınmış bir bilet vardı. Bu yüzden de dövdüler, hem de feci bir biçimde. O yaşta bir çocuğun evine 10 dakika geç gelmesi karşısında bile ailelerin düştüğü telaş düşünüldüğünde, Yakup Köse’nin, iddianamede kullanılan kelimeleri bile anlamadığı bir yaşta, 10 yılı aşkın süre hapiste yatmasını anlatabilecek söz bulmak ne kadar da zor. Trajedi demek belki de en uygunu. Yakup Köse ile bu ikinci röportajım. İlki, 7 Mayıs 2012’de yayımlanmıştı. Yakup Köse’nin, 14 yaşında tanıştığı, idama mahkum edilip iyi halinden ötürü cezasının müebbete çevrildiği bir hapislik hayatından sonra yeni bir başlangıç için İstanbul’a yerleşmeyi düşündüğü günlerdi. O röportajda Yakup Köse’nin yüzünü gölgelendiren tek şey, yeniden hapse girme ihtimaliydi. ‘Hâlâ özgür değilim’ başlığıyla verdiğim o röportajda şöyle diyordu Yakup Köse, ‘Hakkımda 10 yıl daha ceza verdiler. Dün benim gençliğimi ve çocukluğumu çalan zihniyet, şimdi de çocuklarımın mı çocukluğunu çalacak’ diye soruyordu. Maalesef kötüsü gerçekleşti ve Yakup Köse yeniden hapse girdi.

Bindiğim araç, Yakup Köse ile ikinci röportajım için beni Metris Cezaevi'ne götürdü. Ayrıntılı ve uzunca bir aranmadan sonra Metris’ten içeri girebildim. Soğuk bir oda. Yakup ile karşılıklı oturuyoruz. Elbette bir görevli nezaretinde. O anlatıyor, ben not alıyorum. Sâkin, mütevekkil ve gayet kendinden emin bir biçimde yaşadıklarını anlatıyor. ‘Her zaman olduğu gibi yine dik duracağım’ diyor. Fakat eşi ve çocukları söz konusu olunca o buruk ifade bir anlığına da olsa gelip yüzüne oturuveriyor. 

PARMAK İZİMİ ALMADILAR

Yakup Köse’nin hayatını bilmeyen yok denilebilir. Son olayı sormak istiyorum, nasıl tutuklandınız?

Her zamanki gibi işimden çıktım ve Cebeci’de aktarma yaparak eve gitmek için ikinci otobüse bindim. Twitter’ı açtım ve “Paralel çeteye vurulan her darbe İsrail’e vurulan bir darbedir” şeklinde bazı tweetler atmaya başladım. Bir gün önce de “O Fethullah Gülen buraya gelecek” diye bir paylaşımım olmuştu. Tam Arnavutköy’e girerken inmeme iki durak kala otobüs aniden durdu. Durduğumuz yer çok sakin, tenha ve mobeselerin olmayacağı bir yerdi. İçeriye ön, orta ve arka kapıdan sivil giyimli kişiler girdi. O esnada hemen arkamda yolcu gibi ayakta duran kişiler de onlara katıldı. İki kişi elime kelepçe taktı. 

Polis olduklarına dair herhangi bir belge gösterdiler mi?

Hayır. Ben o anda gelenlerin polis olduğunu bile anlayamadım. Sivil giyimli, kim oldukları belli olmayan kişilerdi. Herhangi bir kimlik gösterme durumu olmadı. İki kişi ellerime kelepçe takıp beni sürükleyerek otobüsten çıkardı. Yine sürükleyerek arabaya götürdüler. İlginçtir ki kendileri kimlik göstermedikleri gibi benden de kimlik ya da parmak izi istemediler.  

ÖNCEDEN HAZIRLADIKLARI BELGEYİ DOKTORA VERDİLER

Daha sonra nereye götürdüler?
Sonrasında beni muayene için hastaneye götürdüler. Ben bu esnada onlara neden benden kimlik istemediklerini, benim Yakup Köse olup olmadığımı bilmeden nasıl bu muayeneyi ve tutuklamayı yapacaklarını sorduğumda bana “Tamam sen Yakup Köse olma. Biz her şeyi ayarladık” diyerek ellerindeki önceden hazırlanmış belgeleri doktora verdiler. 

KADIN POLİSTEN HAKARET

Kamuoyu nasıl haberdar oldu gözaltına alındığından?

Karakola geldikten sonra orada bulunan bayan bir memur ile tartışma yaşadım. Bana bakarak,  ‘Şunun tipine bakın nereden getirdiniz bunu’ dedi. Ben de buna karşılık verdim. O anki karmaşayla beni içeriye aldıklarında telefonum on dakika kadar bende kaldı. Bu esnada gözaltına alındığımı Twitter’dan yazdım. Yazmamla birlikte sağ olsunlar birçok kişi benim durumumu öğrenmek için karakolu telefon yağmuruna tuttu. İçeriden sesler gelmeye başladı. Paniklemişlerdi. 
Bu kadar çabuk duyulacağını ve ilgi gösterileceğini düşünmemiş olacaklar. Sonra telefonu benden aldılar. Ama beni soran telefonlar karakola gelmeye başlayınca telaşlandıklarını gördüm. Hatta bana ‘Senin ne kadar sevenin varmış’ dediler. 


 

Cumhurbaşkanı gelsin seni alsın

Nasıl bir muameleye maruz kaldın? Konuşma geçti mi aranızda?

Polislerle konuşma ortamımız da oldu. Onlara ‘Benim davam ile Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Adalet Bakanlığı ilgileniyor, devam eden bir süreç var’ dedim. Beni gözaltına alan polisler, ‘Gelsin de Cumhurbaşkanı seni elimizden alsın’ dediler. İçlerinden bana paralel olmadıklarını söyleyenler de oldu. Bunlardan birisiyle sohbet ederken, ‘Abi ben paralel değilim. Bize bir mesaj gönderildi. Mesajda otobüste olduğun bildirildi ve seni o otobüsten almamız talimatı verildi’ dedi. 

Bu polis kendisinin paralel olmadığını söylerken diğerlerinin paralel olduğunu mu söylemeye çalışıyordu? 

Ben Ekrem Dumanlı’nın alındığının ertesi gün alındım. 15 Aralık’ta gözaltına alındım, 25 Aralık’ta ise ceza aldım. Bunlar kesinlikle tesadüf değil. Hakkımdaki kararı Yargıtay 9. Dairesi onadı. Hanefi Avcı’nın cezasını da aynı daire onadı. Bu onama kararı için 25 Aralık tarihinin seçilmesi ise çok manidar. 

BİRAZ HEYECAN İSTEDİK

Onlar açısından sembolik önemi olan bir günü seçtiler. Beni dışarıdan AK Partili olarak gördükleri için bu kararı aldılar. Bu karar Yakup Köse ile ilgili bir durum değil. 28 Şubat ruhunun devam ettiğini benim hakkımda alınan bu kararla göstermeye çalışıyorlar. Cumhurbaşkanı, katıldığı programlarda beş defa ‘Yakup Köse davasını takip ediyorum’ dedi. Meseleyi Tayyip Erdoğan da sahiplenince daha fazla yüklenmeye başladılar. ‘Neden beni otobüste yakaladınız, iki durak sonra inecektim, neden indikten sonra değil, evde değil de otobüste bunu yaptınız’ diye sorduğum polis, ‘Biraz heyecan istedik’ cevabını verdi. 

Çevik Bir özgür ben ise mahkum

Geçtiğimiz günlerde Konya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretten 16 yaşında bir genç tutuklandı ve ertesi gün serbest bırakıldı. Nasıl yorumluyorsun bunu?

14 yaşında İHL’de gözaltına alınan Neslihan ve Yakup Köse’nin suçu neydi? Ben 14 yaşında yakalanıp idamla yargılandım. 33 yaşındayım ve hala benzer bir ceza uygulamaya çalışıyorlar. Bunları o genç serbest bırakılmasın diye söylemiyorum ama aynı hassasiyet neden Yakup Köse’ye ve benimle benzer durumda olan 32 kişiye gösterilmiyor? Bakın ben 28 Şubat davasında müştekiyim, önümüzdeki duruşmaya elimde kelepçe ile gideceğim. Çevik Bir ise yargılandığı o davaya elini kolunu sallayarak gelecek. 

KIZIM BENİ ASKERDE ZANNEDİYOR

Çocuklarınız durumun farkındalar mı?

Küçük kızım benim askerde olduğumu zannediyor. Etkilenmesin diye öyle söyledik. Ama büyük çocuğum olayı fark ediyor. 

Buradan aracılığımızla vermek istediğin bir mesaj var mı?

Allah inananlarla beraberdir. Beni merak etmesinler. Dimdik ayaktayım ve çok güçlüyüm. Önceki tutukluluk dönemimi Medrese-i Yusufiye olarak tanımlıyordum. Şimdi ise sanki doktora yapmaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Tabii bizim bu rahatlığımız dışarıda bu meseleyi çözebileceklerin de rahatı olmamalı. Hatta bizim bu rahatlığımız onları rahatsız etmeli.


Gülen’in vaazı eşliğinde bana işkence yaptılar

Yolun paralellerle ilk kez mi kesişti?

14 yaşında ilk gözaltına alındığımda da paralelci polisler bana işkence yaptı. O yıllarda babam ticaretle uğraşıyordu ve Zaman alıyordu. Gazeteyle birlikte Gülen kasetleri promosyon olarak veriliyordu. İçinde başka kayıtlar olabilir diye evden bu kasetleri de almışlar. Üç gün sonra beni yukarıya çıkardılar ve Fethullah Gülen’in kasetlerini açtılar. Bana, “Ne işin var senin Mirzabeyoğlu ile böyle hocalar varken” dediler. Fethullah Gülen’in vaaz sesiyle bana işkence yaptılar. 

Niye teslim olmadın?

Ben hiç kaçmadım. Sadece bu kararı hukuksuz bulduğum için teslim olmadım. 

Takip mi ediyorlarmış?

Masa üzerinde şahsi eşyalarım duruyordu. Polislerden biri, anahtarlar arasından birini göstererek ‘Bak Yakup, bu, çalıştığın Furkan Haber’in kapısını açtığın anahtar’ dedi. ‘O kadar mı hakkımda teferruatlı bilgi sahibisiniz’ dedim. ‘Evet o kadar teferruatlı’ dedi. Otobüste ‘Yakup Köse olduğumu nereden biliyorsunuz, kimlik bile istemediniz’ dediğimde, ‘Bu tweeti sen atmadın mı’ diye attığım bir tweeti gösterdiler. Bu polisler hakkında suç duyurusunda bulunacağım. Kimliğime bakılmadan, parmak izim alınmadan gözaltına alındım. Ayrıca bana herhangi bir kimlik de göstermediler.

Ben de gazeteciyim neden ses çıkmıyor?

Çocuk yaşta idamla yargılanman ve bugün tekrar cezaevine girmen karşısında kılını kıpırdatmayanlar basın ve gazeteci özgürlüğünden dem vuruyorlar. Sen de gazetecisin, nasıl değerlendiriyorsun?

Ekrem Dumanlı ‘Ajdarvari’ hareketleriyle sahip olmadığı mananın maliki görünmeye çalışıyor. Dumanlı için basın özgürlüğü yaygarası koparanlar Yakup Köse için neden seslerini çıkarmıyorlar. Ben de gazeteciyim. Neden özgür medya sloganları onlar için atılıyor? Tabii onların bu tavrı göstermesi için onların gazetecisi olmak gerekir. Ben burada şahsi olarak kendimden bahsetmiyorum. Onlar beni simge olarak gördükleri için hedefe aldılar bu sebeple diyorum. 

Çıktıktan sonra ne planlıyorsun?

Şehir şehir dolaşarak hayatımı, yaşadıklarımı anlatmak istiyorum. Tehlike henüz geçmiş değil. Benim yaşadıklarım da bunu ortaya koyuyor. Tek sıkıntım çocuklarım. Bana yapılanlar kafama o kadar takılmıyor da onların bana hüzün dolu gözlerle bakışları aklıma gelince bunu yaşatanların hesap vermesini istiyorum. Beni çocukken annemden babamdan alıkoyanlar bugün de hanımımdan, çocuklarımdan alıkoyuyorlar. 

 

 

Dilipak: Proje AK Parti'yi ele geçirmekti

Gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak, AK Parti'nin bir ABD projesi olmadığını tam aksine ABD'nin paralel yapı üzerinden AK Parti'yi ele geçirmeye çalıştığını söyledi.

 dilipak

ÜLYA ÖZKAN GÜNAYDIN / HABER10
24.12.2014

Geçtiğimiz günlerde paralel yapı ile flört halinde olan gazeteciÜnal Tanık, bir öğretim üyesi / işadamının Çamlıca sırtlarından Marmara’ya bakan yamaçlarındaki villasında kamuoyunun yakından tanıdığı 5-6 gazetecinin bulunduğu bir toplantıyı köşesine taşımış ve "AK Parti'nin 90’lı yılların ortalarına doğru Batı’da hazırlanıp Türkiye’de hayata geçirilmiş bir parti olduğunu öne sürmüştü.

Çok geçmeden Zaman yazarı Ali Bulaç da Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın, AK Parti’nin ABD, İngiltere ve İsrail’in desteğiyle kurulduğunu kendisinin de bulunduğu bir toplantıda söylediği iddiasını destekler bir yazı kaleme aldı.

Olayın kahramanı Abdurrahman Dilipak toplantıyı Haber10'a anlattı.

PROJENİN ASLI...

Ünal Tanık sizin ağzınızdan AK Parti'nin ABD projesi olduğunu iddia eden bir yazı kaleme aldı. Ali Bulaç da benzer şekilde Ünal Tanık'ın iddiasını destekleyen başka ifadeler kullandı. Tartışılan toplantının aslı nedir?

ABD’nin projesi paralel yapı üzerinden AK Parti’yi ele geçirme projesi idi. Daha doğrusu paralel yapının siyasi ayağını AK Parti üzerinden hayata geçirmekti. Bu şekilde paralel bir din, paralel bir siyaset ve toplum örgütlenmiş olacaktı. Bu şekilde İsrail'in varlığı ve güvenliği güvence altına alınmış olacaktı. İslam, Batı değerler sistemine rekabet etmemiş olacaktı. Aynı şekilde NATO ve ABD’nin askeri ve stratejik hedefleri ile çelişmeyen bir İslam Dünyası dizayn edilecekti.. Projenin aslı bu.

DSP' DEN, MHP ÇEVRESİNDEN İSİMLER

Peki söz konusu toplantıda kimler vardı?

Son Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce Çamlıca’da o zatın evinde gerçekleşti. CHP daha doğrusu DSP'den, MHP çevresinden, sağdan isimler vardı. Ali Bulaç vardı.

Sizinle ve Ali Bulaç'la ne sıfatla temas kuruldu?

Yabancı heyetler gelir, siyasi kişiler, akademisyenler, basın ve STK’dan kişilerle konuşurlar. Benimle de bu çerçevede görüştüler. Başkaları ile ne görüştüler bilmem. Benimle kim ne konuştu ise hep açıkladım.

GÖRÜŞMEYİ DOĞRULADIM, İÇERİĞİNİ DEĞİL

Ali Bulaç ve Ünal Tanık'ın birbirini destekleyici yazıları eş zamanlı olarak yazmalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Üzüldüm. Can sıkıcı bir durum. Tanık'ı aradım. Görüştüm ama görüşme ile ilgili iddialar doğru değil. Bunu Tanık'a söyledim ama o, "Dilipak görüşmeyi dogruladı" diye verdi. Görüşmeyi doğruladım ancak içeriğini değil.. Ama öyle bir anlam yüklediler. Bulaç, kendinin de olduğu bir toplantıyı, ev sahibinin sözlerinin, internetteki haberi üzerinden aktariyor. Yakışıksız bir durum. Bu olayın bu şekilde yansitilmasi iyi niyetli bir tutum değil. Birileri benim üzerimden AK Parti'ye vurmaya çalışıyor.

KENDİLERİNDEN OLMAYAN HERKESE KARŞILAR

Ekrem Dumanlı köşesinde Türkiye’nin El Kaide, IŞİD gibi terör örgütlerine destek verdiğini iddia etti. Dumanlı'nın ve paralel yapının sürekli bu minvalde propaganda yürütmesinin amacı nedir?

Bütün bunlar üstüste gelince, paralel yapı, iktidara, kendinden olmayan herkese karşı, topyekun savaş açmış durumda. El Kaide ve İŞİD suçlamaları ilk kez değil. Tahşiye olayı da buna örnek.

RİSKLİ BİR SORUMLULUK ÜSTLENİYOR

Ali Bulaç geçtiğimiz günlerde "yatak odalarına kadar dinleme ve yurtdışı güçler adına hareket etme ispatlanırsa 1 saat bile durmam" dedi. Bulaç, paralel yapının ihanetine neden inanmak istemiyor?

Bilmiyorum.. Bunlara neden ve nasıl kefil olduğunu bilmiyorum. Bana göre riskli bir sorumluluk üstleniyor. Bu kadar yakın olduğu bir yapı hakkında bilgisiz olma ihtimali yok. Peki hala neden orada? Bu soruyu onun dünkü en yakın dostları da soruyor.

KAYNAKLARI PARALEL ÖRGÜTE AKTARANLAR DA HESAP VERMELİ

TBMM Soruşturma Komisyonu eski bakanlar Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar ile ilgili yapacağı oylamayı 5 Ocak'a erteledi. 17 Aralık darbe girişiminin bir ayağı olarak gündeme gelen yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarının soruşturulması sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Haksızlık yapan, yanlış yapan kim varsa bedelini ödemeli.. Kamu malı, yetim malıdır. Vay o namaz kılanların haline ki, onlar yetimin malını yerler.. Onlar kimse, siyasi ya da cemaat mensubu, kamu kaynaklarını israf edenler, zimmetlerine geçirenler hesap vermeli. Iddianin isbatlanmasi şartı ile tabi. Hırsız, bir bağdan bir bostan çalarmiş. Rüşvet alan biri ise, bir bostan karşılığinda bir bağı çalarmiş. Kaynaklarını kendi paralel örgüt ve işadamlarına aktaranlar ya da sağcı, solcu kim kamu malına zarar veriyorsa hesabını vermeli. Ancak iftira konusunda da hassas olunmalı.

BİR KARARLILIK İFADESİ

Davutoğlu'nun "kardeşimizin kolu da olsa keseriz" açıklaması sizce soruşturma güvencesi için yeterli bir teminat mıdır?

Bu bir kararlılık ifadesi. Önemli, ama uygulamadaki sonuçlarını görmemiz gerek.

17 Aralık’tan sonra Gülen Grubu'nun daha önce kavgalı olduğu ve AK Parti’ye muhalefet eden birçok grup ile ittifak halinde olduğunu görüyoruz. AK Parti iktidarı karşısında oluşan ittifakı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir nefret, düşmanlık koalisyonu.. CHP ve MHP ile birlik oldular. Bundan sonra da aynı yolda ilerleyecek gibi gözüküyorlar.. İlkesel bir birlik değil.. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur mantığı ile hareket ediyorlar..

 

CIA'nın Türk dostları

Yıllarca yayın yönetmenliği yapan Udo Ulfkotte, Türkiye’de birçok gazetecinin ABD’ye çalıştığını ileri sürdü. Alman gazeteci, “CIA yanlısı kuruluşlardan Atlantic Bridge’in yıllıklarını açın ve Türk gazetecilerin isimlerini arayın. Son on yılın yıllıklarında tekrar eden isimler görürseniz onların CIA’in dostları olduğunu anlayabilirsiniz!” dedi.

cia turkdostlarYeni Şafak  14 Kasım 2014

“Satılmış Gazeteciler” adlı kitabında Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA’nın ‘örümcek ağı sistemiyle' satın aldığı gazetecileri deşifre eden Alman gazeteci Udo Ulfkotte, Amerikalıların kendisine Alman Dış İstihbarat Servisi BND ve German Marshall Fund Vakfı aracılığıyla yaklaştıklarını söylüyor. Sınama faslını geçtikten sonra CIA ile doğrudan temas dönemi başlıyor. Yani “paranın satın alamayacağı hediyeler, beş yıldızlı iş ağı, rüya seyahatler, inanılmaz kariyer fırsatları ve kadınlar” ile tanımlanan ve filmleri aratmayan aşama. Uzun yıllar Frankfurter Allgemeinzeitung’un yayın yönetmenliğini yapan Ulfkotte, Yeni Şafak’a öldürülme pahasına da olsa gerçekleri söylemeye devam edeceğinin altını çizdi. 
 


ÖNCE SINIYORLAR 


Yakın zamanda CIA için çalışan gazetecilerin arasında olduğunuz itirafında bulunmuştunuz. Size bu konuda iş mi teklif edildi yoksa hizmet etmek zorunda mı bırakıldınız? Pişman olduğunuzu söylüyorsunuz. Peki o zaman neden baştan reddetmediniz? Para, kariyer, iyi yaşam şartları gibi şeyler mi teklif edildi?
Gerçekte kimse bana bir gazeteci olarak yaklaşıp resmi olarak CIA için çalışmamı teklif etmedi. Böyle şeyler filmlerde olur. Gerçekte, ilk aşamada senden “iyilik” yapmanı isteyen insanların ABD istihbarat teşkilatından olduğunu anlayamıyorsun. Öncelikle sınanıyorsun. Onlar için çalıştığını anlamak ise biraz zaman alıyor. Bana CIA için Alman Dış İstihbarat Servisi BND ve German Marshall Fund aracılığıyla yaklaşıldı. O zamanlarda tanıştığım ABD’lilerin “arkadaş” olduğunu düşündüm. Ama daha sonra bu kişilerin CIA çalışanı olduğunu öğrendim. Bu “arkadaşlar” çok zengin insanlardı ve bana “hediyeler” almaya başladılar. Bir çeşit örümcek ağı gibi bir sistemin içine giriyorsun. Eğer onlara “HAYIR” dersen bu senin için iyi olmaz. Benim kabul etmemdeki sebep ise fakir bir aileden gelmemdi. Birden parasız bir çocuğun mükemmel şekerlerle dolu bir dükkana düşmesi gibi oldu ve herşey bedavaydı…
 


BEŞ YILDIZLI İŞ AĞI 


Bahsi geçen bu rüşvet mekanizması nasıl çalışıyor? Gazeteciler hizmetleri karşılığında ücret mi alıyorlar? Bu ödemeler düzenli mi yapılıyor yoksa arada sırada mı oluyor? 
Bana hiçbir zaman para ödenmedi. Bana para yerine parayla alınamayacak hediyeler sundular. Mesela ABD Oklahoma Eyaleti’nde onursal vatandaşlık ödülü, altın saatler, 5 yıldızlı seyahatler ve hatta kadınlar. Ama en önemlisi; 5 yıldızlı iş ağına dahil edilmekti. Herhangi bir durumla karşı karşıya kaldığımda yardım isteyebilirdim çünkü ağdaki en yüksek rütbeli insanları tanıyordum.  Şansölyelerle aynı diplomatik ortamlarda olmak üzere seçiliyorsunuz. Yabancı ülkelere seyahat ederken uçakta etkili kişilerin yanına oturtuluyorsunuz. Size güveniyorlar. Bu çok güzel bir duyguydu. 
 


KONRAD MİSYONU 


CIA’in vakıflar üzerinde bir etkisi var mı? Mesela Freidrich Ebert Vakfı ve Konrad Adanauer Vakıfları gibi vakıfların Türkiye hakkındaki raporlarını biliyoruz. Bu vakıflar CIA ve BND’yle bağlantılı mı?
Tabii ki var. Mesela, ben Konrad-Adenauer-Stiftung’da planlama konseyindeydim ve aynı zamanda CIA için gayri resmi bir şekilde çalışıyordum. Bu vakıfta CIA’in “denizaltı” görevi gören üyelerinden biriydim ve yalnız da değildim. Friedrich-Ebert Vakfı ve diğer Alman kuruluşları için de aynısı geçerli. 
 


ATLANTIC BRIDGE KALEMLERİ  


Ayrıca Amerikalıların bazı Türk ve İngiliz gazetecileri okyanusaşırı etkinliklere davet edip gizli servis ağlarına üye yaptıkları iddiasında bulunmuştunuz. Bu konuyu biraz daha açar mısınız?
CIA yanlısı kuruluşlardan Atlantic Bridge’in yıllıklarından birini açın ve Türk gazetecilerin isimlerini arayın. Son on yılın yıllıklarında tekrar eden isimler görürseniz bu insanlara CIA tarafından yaklaşıldığını ve onların da “CIA’in Türk dostları” olduğunu anlayabilirsiniz.  


Kim ve neden Erdoğan’a saldırıyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında son zamanlarda Batı basınında çok fazla karalama kampanyası var. Bu kampanyaların ABD destekçisi gazetecilikle bir alakası olduğunu düşünüyor musunuz? Ya da bunun arkasında kimler yer alıyor sizce?

Tabii ki var. Mesela Erdoğan aleyhinde yazan gazetelerin arkasında kim olduğuna bir bakın. Bunlar ABD’li Yahudi aileler ve onların Alman Axel-Springer-Group gibi dostları. Bu şahısların Türk gazetelerine bakarsanız da Hürriyet’i görürsünüz. Bu haberleri yapanlar Türkiye’nin de Almanya gibi ABD sömürgesi olmasını istiyorlar. Ama Erdoğan buna karşı çıkıyor. Onlar ABD’nin ulusal menfaatini isterken Erdoğan Türkiye’ninkini istiyor. Bu yüzden onunla savaşıyorlar. 

ABD denetiminde kimyasal saldırı

Kitabınızda veya diğer bazı ropörtajlarınızda geçmeyen özel bir açıklamada bulunmak ister misiniz?
Haziran 1988’de İran’ın Zubaydat kasabasında ABD’nin denetiminde Iraklıların Alman hardal gazıyla kendi askerlerini zehirlediğine şahit oldum ve bundan hala utanç duyuyorum. Bu zalimce olayı o zaman fotoğrafladım ama haberini yapmama izin verilmedi. İran gazetelerinde haber yayımlandıktan ancak 25 yıl sonra kanıtları yayımlatabildim. ABD veya Alman istihbaratı beni öldürecek mi bilmiyorum ama gerçeklerin anlatılması gerekiyor.


Ne yazacaklarını öğreniyorlar

Ebu Gureyb'teki işkenceleri ve Irak’ta ABD'nin katliamlarını iç sayfalara bile almayan yayın yönetmenlerini de “ABD veya CIA’in gazetecileri” listesine ekleyebilir miyiz?

Bu kişiler ABD destekçisi elit şebekenin ve Atlantic Bridge gibi ABD istihbarat topluluklarına çok yakın kuruluşların üyeleri. Aspen Enstitüsü, Trilateral Commission ve bunlar gibi kurumlarda ne yazacaklarını öğreniyorlar. Eğer isteklerine uymazlarsa işlerini kaybediyorlar. Kitleleri manipüle etmeyi öğreniyorlar. 

Dünyaya servis edilen yalanlar

Diğer röportajlarınızda dünyaya yön veren haberlerin CIA tarafından yaptırıldığını öne sürmüştünüz. Size göre bu türe bazı örnekler verebilir misiniz?
- Ukrayna’nın Rusya sınırına düşen Malezya uçağının Rusya tarafından düşürüldüğünün uydurulması
- ABD tarafından desteklenmeleri ve korunmalarına rağmen IŞİD örgütünün birden ortaya çıktığı hikayesi
- 2003’te Irak işgaline zemin hazırlamak için Saddam Hüseyin’in kitlesel imha silahları olduğu haberini örnek olarak verebilirim.


Gazeteci  Foley 'büroya' bağlıydı 

Irak, İran, Afganistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerde çalışan ve yaşayan yabancı gazetecilere nasıl bakmalıyız? Bu kişiler Ortadoğu’da bulunmaları istenen “CIA’nın seçilmiş gazetecileri mi”?
Doğrusunu söylemek gerekirse, Irak, Afganistan ve İran’da bir istihbarat servisiyle bağlantısı olmayan yabancı bir gazeteci tanımıyorum. Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’de ise durum farklıydı. Ama Irak ve Afganistan’a “gezi yazarı” olmak için gidilmiyor. Hayatını riske atarak ve bunu bilerek gidiyorsun. Yakın zamanda IŞİD tarafından infaz edilen James Foley de böyleydi. Foley, Libya’da CIA için çalışıyordu ve daha önce tutuklanmıştı. Bir daha Müslüman bir ülkede gizli iş yaparsa öldürüleceği söylenmişti. Ama o bunu tekrar yapmak için çıldırıyordu ve sonrasında da başı kesildi. Yani bazı ülkelerde kendini “gazeteci” gibi gösteren “satın alınmış” gazeteciler görüyorsunuz. Ama bu kişiler, aslında istihbarat servisleri için çalışıp, kendilerinden ne istenirse onu yazıyorlar. Ben ise kimse tarafından seçilmedim. Arap dilini ve kültürünü öğrendim. Bölgede kendime pek çok arkadaş buldum. Bu da bir istihbarat servisi için oldukça yeterli bir özgeçmişti. 


SEVDE HAKSAL

 

Sokak 'Süreci' anlatıyor - Van

vanAl Jazeera’nin konuştuğu Vanlılar sürecin hızından memnun değil. Süreci kimin tıkadığı konusunda farklı görüşleri var. Savaştan kazanç sağlayanların varlığına da işaret ediyorlar ama altını çizdikleri nokta aynı: Herkes elini taşın altına koymalı.

AljazeeraTürk Ayşe Karabat

Bu süreçte herkese düşen görevler var; siyasiler sivri olmamalı, devlet köyünden ettiği insanların durumunu iyileştirmeli, gençler tahriklere kapılmamalı ve toplum da sağduyulu olmalı. Birisi barutsa sizin ateş olmamanız lazım” diyor 33 yaşındaki eczacı Vanlı Engin İçen.


Bölgede konuştuğumuz birçok insan gibi, çözüm sürecinin ya ilerlemediğini ya da ‘milim milim’ gittiğini söylüyor. Ona göre, insanlar bir kez mutluluğun ve huzurun tadını alınca ondan vazgeçmek istemiyor ama çok istenen bir şeyin ‘kokusunu yansıtıp kendisini vermezseniz' insanları agresifleştirirsiniz:

Özellikle 6-7 Ekim olayları bunun patlayışıydı. Acı çekmiş insanlar bir şeylerin daha hızlı çözülmesini istiyorlar. Galeyana gelmiş bir toplumu durdurmak gerçekten de çok zor. Bugün bir derbi maçında bile olaylar çıktığında kimse kolay kolay durduramıyor.”

'Provokasyon demek kendimizi temize çekmeye çalışmak demek'

İçen’e göre, 6-7 Ekim olaylarında yaşananlarda elbette tahrik vardı, elbette Türkiye’nin iyiliğini istemeyenler devredeydi. Ama provokasyon demek hem kendimizi temize çekmeye çalışmak hem de bahane bulmak. Ona göre olaylara daha yakından bakılmalı ve sokağa çıkan gençlerin nasıl bir geçmişten geldiğini anlama çabası gösterilmeli:

Sokaklara çıkan insanların yaş ortalaması taş çatlasa 18-19. Bu insanlar köy boşaltmalarla bu tarafa geldiler. Okula gidemediler, yerlerinden edilmişlerdi, sermayeleri de yoktu. Kimisinin annesi, babası bir şekilde öldürülmüştü. Bir meslekleri yoktu. O öfke ile büyüdüler. Bu adam sokağa çıktığı zaman sadece devlete değil, topluma karşı da bir öfkesi var. Bana karşı, size karşı da öfkesi var. Neden? Elinizde bir mesleğiniz var. Akşama gideceğiniz bir eviniz ya da yiyeceğiniz bir aşınız var. Adam bunu düşününce buhran havaya giriyor. Bir patlama bundan çıkıyor zaten. Kimsenin bunu durduramaması, yağmaların olma sebebi de bu.”

Devletin üstüne düşen görev

‘Çıkmadık candan ümit kesilmez, çözüm süreci başarıya ulaşabilir’ diye düşünen İçen’e göre, bunun için biraz daha cesaret gerekiyor. Bu her ne kadar kolay olmasa da ve karşılıklı acılar olsa da:

Hazreti Peygamber, amcasını öldüren Vahşi’yi affetti ama ne dedi? Mümkün olduğunca gözümden uzak durmaya çalış. Peygamber dahi olsan belli bir noktada acın olduğu için belki kapılabilirsin. Her iki tarafın da evlatlarını, babalarını kaybettiğini düşünürsek, insanların gözünün içine bakamazsınız belki ama kalbinin daha yumuşak bir tarafına da hitap ederek, hepimiz kaybettik ama bari 'arkadaşın, komşun, yurttaşın başka bir şeyler kaybetmesin' diye bunları konuşabiliriz, konuşmamız lazım. Çünkü bu sorunu halletmemiz gerek.

'Kürt - Türk savaşı değil, Kürtlerin sistemle savaşı'

Vanlı işadamı Zeki Şevli ise karşılıklı acıların artık konuşulabildiğini, özellikle Kürtlerin hikâyelerini Türklerin de dinlemeye başladığını düşünüyor. Şevli’ye göre bu, çözüm sürecinin en iyi taraflarından biri, hatta çözüm sürecini başarıya götüren anahtar aynı zamanda:

Aslında bu savaşın bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni de Türklerin Kürtleri anlayamaması. Rejim buradaki savaşı çok farklı lanse etti. Biz ticaretimiz gereği çok sık batıya gidip geliyoruz. 10 yıl önceki bize bakış açısıyla şimdiki çok farklı. Diyorlar ki ‘Biz sizin şarkılarınızın yasaklandığını bilmiyorduk. Çocuklarınıza kendi isimlerinizi koymanızın yasaklandığını bilmiyorduk. Biz, sizin doktor öldürdüğünüzü, öğretmen öldürdüğünüzü, devletin yaptığı hizmete başkaldırdığınızı biliyorduk’. Ama Türkiye’de biraz daha sivil rejim egemen olunca gerçekler ortaya çıktı ve batıdaki Türkler bizi daha iyi anlamaya başladı. Çözüm sürecinin en iyi taraflarından birisi de bu hikâyelerin iyi aktarılması oldu.

Şevli’ye göre, çözüm süreci başarıya ulaşırsa işte tam da bu yüzden ulaşacak: Halklar birbirini anladığı için ve sağduyulu yaklaşmayı başardıkları için.

Halk, bu savaşın Kürt ve Türk savaşı olmadığını bildiği için sağduyulu davranıyor. Bu hiçbir zaman Kürt- Türk anlaşmazlığı değil, Kürtlerin sistemle ilgili kavgası. Bunun anlaşılması da bu sağduyunun temeli.”

Barışın önündeki engel

Şevli halkın sağduyunun, şu anda ne olduğu bilinmese de çözüm sürecini başarıyla götüreceğini düşünüyor ama onu endişelendiren siyasetçilerin tutumu ve savaştan rant elde edenler:

“Savaşanlar savaşın sürmesi için de iyi savaştılar. Siyasetçiler de barışı yapamadılar. Siyasetçiler bu 40 yıllık süre içerisinde bu savaştan edindikleri rant nedeniyle bu savaşı bitirmeyi göze alamadılar. Siyasi kaygılar bu ülkenin barışının önüne geçti. Her iki taraf için de söylüyorum. Burada barışın önündeki engel olarak ben her iki tarafın da siyasetçilerini görüyorum. Barış konusunda çok samimi olduklarına inanmıyorum. Fakat halktan, tabandan çok ciddi bir şekilde barışı destekleme, barışı isteme var. Fakat savaş barıştan daha iyi bir sektör haline geldi. Barıştansa savaş daha iyi para ediyor, bu nedenle barışı değil savaşı istiyorlar. Bence her iki halk barıştan yana olan seslerini yükseltirlerse bu işin altına imza atıcılar da ona göre davranmak zorunda kalacaklardır.”

“Biz ses edince…”

Evinde ziyarete ettiğimiz dört çocuk annesi Vanlı Aslı Erad da, ‘Bir an evvel barış sürecini görseydim, herkesin rahata kavuştuğunu görseydim’ diyor. Ona göre de çözüm sürecinin başarıya ulaşması için halkın desteğinin olması şart:

Kiminin oğlu dağdadır, kiminin oğlu askerdedir, Devlet isterse halk da destek verirse, Türkler devlete seslenip, ‘Biz de istiyoruz bu iş bitsin, barış gelsin’ derse biter bu. Herkes evinde rahat rahat oturur.”

Erad da Diyarbakır, Mardin, Cizre, Şırnak, Siirt ve Van’da konuştuğumuz birçok kişi gibi geçmişte yaşanan acıları anlatıyor. Kürtlerin hissettiği yabancılaşmaya, kendi deneyimlerinden yola çıkarak işaret ediyor. Akciğer kanseri olduğu için uzun süre İstanbul’da kalmış:

Hastanede fotokopi çekiyorlardı. Kadının biri, adam fazla para aldı diye adamı rencide etti. Biz o kadar ses etsek, hemen derler terörist. Biz bir şey deyince terörist. O yüzden hep eziğiz.”

'Hak sora sora kazanılır'

Erad’ın üç kızından biri evli, birisi de öğrenci. Diğeri de liseden yeni mezun, annesine yardımcı olmaya çalışıyor. Erad hastaneye yattığında, eşi ‘nasıl olsa ölecek’ diyerek, ikinci bir eş almaya karar vermiş; kendi kızını da, evlenmeyi düşündüğü kadının 65 yaşındaki evli babasına ikinci eş olarak vermeyi planlamış. “Duyunca çıktım hastaneden, geldim, dilekçe verdim, boşandım. Kızımı da sevdiğine verdim. Hayat hep bir mücadeledir,  yılmadım, ayağımın üstünde durmaya çalıştım. Kimse anasının karnında bir şey öğrenmiyor. Haksızlığa dayanamıyorum. Sora sora hakkını alması lazım insanın” diyor.

Erad’ın oğlu işsiz. Bir işi varmış ama sabah 08:00 gece 24:00, günde 20 lira alıyor, bunun 5 lirası da yola gidiyormuş. O yüzden işten ayrılmış, yeni bir iş arıyormuş:

Batıya gönderemem. Orada ezilir. Bizim millet de biraz hayırsız. Biraz parası olunca hemen parasını alıp batıya gidiyor. Burada kalsa, bir fabrika açsa, herkese iş olur. Ne gidiyorsun batıya? Burada kal, burada yap, kendi halkına ver.”  

“Barış deyince aklıma ekmek teknem geldi”

Ekmeğinin peşinde olanlardan da biri de Van Gölü kenarında seyyar tezgâhında balık-ekmek satan beş çocuk babası, 49 yaşındaki Fahrettin Usta. Soyadını söylemek istemiyor ama fotoğraf çekmemize bir itirazı yok:

Biz ekmeğimizin peşindeyiz. Siyasetten anlamayız. Barış olacak diye duyduğumda ekmek teknem aklıma geldi. Buralara gelen giden çok olur, işlerimiz açılır dedim. Bir senedir işlerimiz iyiydi ama şimdi ne olacak bilmiyoruz. Sabah buraya gelirken düşünüyorum, akşama eve giderken ne kazanacağım, çocuklarımın rızkı nasıl olacak? Kim ister ki kavga olsun, eve aç gitsin, çocuklarına bir lokma götüremesin.. “

Fahrettin Usta’ya göre, çözüm sürecinin başarıya ulaşması için yapılması gerekenleri siyaset bilir:

“Şimdi ben sana desem balık nasıl yapılır, ne diyebilirsen bana? Hiç. Onun ustası benim. Bu işlerin ustaları da Meclis'tedir, siyasettedir.“

"Umutlu musunuz çözüm sürecinin başarıya ulaşacağından?" diye sorunca da, bu yazı dizisini hazırlarken konuştuğumuz, kimin süreci nasıl etkilediği ya da tıkadığı konusunda çok farklı fikirler ifade eden kadın, erkek, her yaştan ve her meslekten insanın söylediği ortak noktayı, ‘Barış olmasını çok isterim’ dedikten sonra kendi cümleleriyle ifade ediyor: 

“ Anlayacağın, her tarafın güllük gülistanlık olması için kim ne yapabilirse iyidir.”

 

'Kürtlerin geleneğinde bu yok'

Sokak 'Çözüm Sürecini' anlatıyor - Diyarbakır

Al Jazeera, zor bir dönemeçten geçen çözüm sürecinin nasıl bu noktaya geldiğini ve bundan sonra yapılması gerekenleri sürecin asıl muhataplarına sordu; Diyarbakır’dan Yüksekova’ya kadar olan bölgede verilen yanıtları derledi.
diyarbakir jazeera
Ayşe Karabat Aljazeera 06.11.2014


Her yaştan, siyasal görüşten ve mahalleden Diyarbakırlılar, Astsubay Aydoğdu'yu hedef alan saldırıya tepkili.

Hiç mi Allah’tan korkmadınız? Bunu nasıl yaptınız? Bir adamı hamile karısının yanında nasıl vurdunuz” diye Kürtçe soruyor 85 yaşındaki Feslah Ayaz.

Ayaz’ın bu sert tepkisine neden olan saldırı Astsubay Necdet Aydoğdu’ya düzenlendi. Aydoğdu 29 Ekim 2014 Çarşamba günü, hamile eşiyle birlikte Diyarbakır’da pazarda alışveriş ederken maskeli kişilerce başından vurularak öldürüldü.

“Ben çok ağladım ona” diye anlatıyor Ayaz.   

Çevre köylerden göç alan Diyarbakır’ın altyapı sorunu olan, Diyarbakırlılara göre emniyet güçlerinin girmek için zorlandığı, Suriçi bölgesinde kapısının önünde otururken bizimle sohbet ediyor:

“Barış istiyoruz biz. 85 yaşındayım, bu saatten sonra yaşasam ne ölsem ne ama gençlere yazık, her iki tarafa da günah.” 

Elini dövmeli dudaklarına götürüyor, ağzında fermuar varmış da onu kapatıyormuş gibi bir hareket yapıyor:

“Bizim ağzımız bantlıdır. Apo dört duvar arasında, Erdoğan koltuğunda, arada biz rezil oluyoruz.”
Değerlere ne oldu?

Hangi yaştan, meslekten, siyasal görüşten ve mahalleden olursa olsun, konuştuğumuz Diyarbakırlılar, Astsubay Aydoğdu’ya yönelik saldırıya tepkilerini dile getiriyor. Onlar için mesele, ölümle sonuçlanan saldırıdan da öte, saldırının yapılış biçimi. Diyarbakırlılar 6-7 Ekim olaylarında ölen 36 kişi için tepkililer, üzgünler. Yağmalama, yakma gibi eylemlere yönelik öfke ve şaşkınlıklarını da gizlemiyorlar.

İçişleri Bakanlığı’nın verdiği bilgiye göre, eylemler sırasında aralarında 212 okul binası, 67 emniyet binası, 25 kaymakamlık binası, 29 parti binası, çocuk yuvaları, Kızılay kan merkezleri, belediye binalarının da olduğu 1,113 bina yakıldı ve tahrip edildi. Eylemlerde özel araçlar, belediye araçları, ambulanslar ve polis araçları da dahil olmak üzere toplamda 1,177 araç da kullanılmaz hale geldi.

Kulp’ta köyleri 1992 yılında yakıldıktan sonra çocukken Diyarbakır’a göç eden ve tıp eğitimi alan halk sağlığı uzmanı Doktor Murat Koç da hem Aydoğdu cinayetine hem de şiddet eylemlerinin tablosuna dikkat çekiyor.

Kürtlerde arkadan silah sıkma, yağma, karısının yanında vurma yoktu. Hiçbir değer kalmadı."

Öcalan’ın etkisinin test edildiği bir süreç

Koç’a göre, devlet süreci devam ettirebilme adına 6-7 Ekim eylemleri sırasında adeta vandalizme göz yumdu. Eylemler sırasında polis vardı ama müdahale etmedi. Sahaya hâkim olamayan devlet, sokağa çıkma yasağı ilan etmek zorunda kaldı:

PKK öyle bir taban geliştirdi ki, oturup konuşamıyorsun. Hatip Dicle, Selahattin Demirtaş bile önlerine çıksa, ‘Biz seni dinlemiyoruz, senden emir almayız’ diyen bir gençlik bu.

Koç’a göre, ‘anlamını yitirmeye başlamış çözüm süreci’ PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın bütün bileşenleri üzerinde ne kadar etkili olduğunun test edildiği bir süreç aynı zamanda:

“Öcalan taban üzerinde etkilidir ama Kandil üzerinde ne kadar etkili? Oysa Kandil Öcalan’a rağmen hareket edebiliyor. PKK’nin birçok bileşeni var. Bunlar içinde de şebihhaları var, İran etkisi var. Komplocu gibi görünmek istemem, örgüt de bu güçlerin denetiminde demiyorum ama Türkiye’deki süreci bitirmek isteyen güçlerin çıkarı, örgütün de hesabına geliyorsa…”

Koç’a göre, yalnızca bölge güçleri değil, Ortadoğu’ya, kendi coğrafi konumlarına bakıp, Doğu'nun ortası olarak gördükleri için Ortadoğu adını koyanlar da buraları karıştırmak istiyor.

Sürekli kiriz ortamı olsun istiyor birileri burada. Çünkü zulme Müslümanlardan başka itiraz eden yok. Sorun gittikçe uluslararasılaşıyor. Suriye’de, Irak’ta yaşanan son gelişmelerin de etkisi var bunda. Kürtlerin bir devleti olmamış, ama olsaydı, bugün onlar da tıpkı şimdi Arap halklarının yaptığı gibi başlarındaki zalimden kurtulmak için uğraşırdı.

Kışkırtıcı dil

Dr. Koç’a göre, taraflarda karşılıklı kışkırtıcı bir dil var. Sorunun çözümü yerine terörü bitirmekten söz etmek, eskiye çağrıştıran sert bir dil kullanmak, Rojova’da PYD ilan ettiği kantonlarda kendisinden farklı düşünenlere baskı uygulamasına rağmen IŞİD eşitktir PYD demek bu kışkırtıcı dilin örnekleri. Ama Türkiye’nin IŞİD’i desteklediğini öne sürmekte bir o kadar kışkırtıcı. Koç’a göre her iki tarafında önce bu dilden vazgeçmesi gerekiyor çünkü deprem olurken, bir bina inşa etmek mümkün değil ve çözüm süreci de bir depremden geçiyor:

Toplum sürece sahip çıktı. Kanı durduracak diye destek verdi. Can simidi olarak sarıldı. Ama artık süreç anlamını yitirmeye başladı çünkü insanların huzurunu kıran bir aşamaya girdi. Gerilla sınır dışına şartsız bir biçimde çıkacaktı, hükümet de adım atacaktı. Gerilla çekilmedi, hükümet de adım atmadı. Şimdi PKK suikastlar yapmaya başladı hükümet de güvenlikçi politikalara dönmeye.”

Dr. Koç, “Kürt halkının haklarını verme müzakeresini PKK ile yaparsanız, insanlar neden PKK çevresinde örgütleniyor diye kızamazsınız” diyor ve ekliyor: “PKK kendisine statü istiyor, vesayetini yaygınlaştırmak istiyor.

Ona göre, sorunun çözülebilmesi için atılması gereken adımlar belli:

PKK kendi içinde çözüm sürecine karşı olanları tasfiye etmeli. Benim dışımda kimse varlık gösteremez diyor, bunu terk etmeli.  Hükümet de bu işi yalnızca PKK ile müzakere etmemeli. Kürt halkının başka unsurları da vardır. ‘PKK eşittir halk’ demek bu halka hakarettir. Kürt halkının dili, toprağı kültürü inkâr edildi hep. Kürt halkına fıtratından doğan hakları vereceksiniz, geçmiş ihlâller için özür dileyeceksiniz. PKK ile de nasıl silah bırakacağını müzakere edeceksiniz.

‘Çalış senin de olur’

Koç’un PKK’nin bileşenleri olarak tanımladığı farklı yapılanmaların ne söylediğini anlamadığını ifade edenlerden biri de 71 yaşındaki Aziz Arda.

Lice’deki köyü yakılıp boşaltıldığında, 1993’te Diyarbakır’a göç etmek zorunda kaldığında, üzerindeki giysiyi bile bir arkadaşından ödünç aldığını anlatıyor. Geldikten sonra sebze sattığını, bir ev almayı başardığını ama yedi çocuğunun iş bulmak amacıyla başka illere gitmek zorunda kaldığını söylüyor.

HDP’nin en güçlü olduğu ilçelerden biri olan Bağlar’daki bir kahvehanede rastlaşığımız Arda sokak eylemlerindeki şiddete de anlam veremiyor:

Ama niye yakıyorsun başkalarının taksisini. Çalış senin de olur.”

Bununla birlikte Arda süreçte bir ilerleme olmamasından da şikâyetçi:

Kaç senedir başbakan aynıdır ama bu yana ilerleme yok adım atılmamış, Kürtçe yok.”

Özgürlük peynir midir, meyve midir?

Meselenin Kürtçe’den ibaret olmadığını düşünenlerden biri eskiden giyim mağazası işleten 61 yaşındaki Cemal Deniz.

Annem Kürtçe bantları toprağa gömmüştü. Şimdi Kürtçe bant serbest ama mesele Kürtçe bant mıdır yalnızca? Diyorlar ki, Kürt-Türk kardeştir. Vallahi değildir. Hor görüyorlar bizi. Ben bilmiyorum ki özgürlük nedir; özgürlük peynir midir, meyve midir, nedir? O yana gidiyorum devlet yasak diyor, bu yana gidiyorum başkaları yasak diyor.”

Diyarbakır merkezindeki ofiste bir kahvede birlikte çay içtiğimiz Deniz diyor ki, “Bak etrafına, hele bir sor, siftah etmiş mi esnaf?” Deniz’in sorulmasını istediği başka bir soru da şu: Dağdakiler niye dağa gitti?

“Onların geri dönmesini sağlayacak bir gelişme oldu mu? Batıda iş kazalarında ölenlerin de çoğu Kürt çünkü burada iş olmadığı için batıya çalışmaya gidenler de Kürt.”

Onun için çözüm süreci, batıda ne varsa doğuda da olduğunda başarıya ulaşmış olacak ama “Ne verdiler ki” diye soruyor.

Canını sıkan başka bir durum da eylemler sırasındaki yakıp yıkmalar:

Otobüsü niye yakıyorsun, halkın malıdır. Bunları kimin yaptığı belli değil. Kırdın eline ne geçti?

Deniz, “Peki ne olacak” sorusunu da müstehzi bir gülümsemeyle karşılık veriyor:

“Görünen köy kılavuz ister mi, iyi olmayacak.”
Sular bulanmadan durulmaz

Eczacı ama şimdi güzellik merkezi işleten Arapça öğrencisi Gülşen Duran, Deniz kadar umutsuz değil. Ona göre süreçte sorun var ama sular bulanmadan durulmaz çünkü kimsenin çözüm sürecinden vazgeçme lüksü yok.

Dural’a göre çözüm sürecinde hükümet hızlı adım atmadı. Örneğin cezaevlerindeki hasta tutuklularla ilgili düzenleme yapılmadı, eve dönüş çağrısı yapılmadı.

Benzer görüşleri dile getirenlerin söylediği, Kürtçe eğitim konusundaysa Duran’ın farklı görüşleri var:

“Irak’ta kaldım birkaç sene. Orada Kürtler merkez ile iletişim kuramıyor. Kürtçe’yi rahat rahat konuşuyoruz. Ben 30 yaşından sonra, Kürtçe gramer dersi almaya başladım ama yine de Kürtçe eğitime şu aşamada taraftar değilim, belki ileride, zamanla” diyor.

Dural’a göre, süreçte ritmik iyileştirmeler olmaması suiistimal edilmeye müsait boşluklar oluşturdu. Bu coğrafyada dolaşan karanlık el yine devreye girdi. Bunun önüne geçmenin yolu da Öcalan’ın örgütüyle iletişim kanallarının daha açık tutulmasından geçiyor:

PKK içinde iletişim kopukluğu var. Bunun giderilmesi için Öcalan’ın iletişim kanalları açık olmalı. Onunla iletişimde olan bir heyet olmalı; içinde devlet görevlilerinin de, STK’ların da temsilcileri olmalı. Yoksa Öcalan 'Whats up'tan yazdı, inandırıcı değil. Bir de, Öcalan’ın ne söylemek istediği kendilerine sorulan kişilerin, onun söylediklerine yorum katıp katmadığını örgüt tabanı bilmiyor. İletişim kopuyor arada. Herkes duyduğunu farklı yorumluyor. Aynı ideolojinin insanları olsa bile yorum farkları var. İletişimde şeffaf politika izlenmeli.

Kadir İnanır: 6-7 Ekim'i HDP'lilerin yaptığına inanmıyorum

Hükümetin çözüm sürecinin kamuoyundaki algısına katkı için oluşturduğu Akil İnsanlar Heyeti’nin en meşhur birkaç yüzünden biriydi kuşkusuz. Akdeniz Bölgesi heyetinin üyesi olarak çalışmalara katıldı. O günden pek çok hakarete, eleştiriye, hatta ölüm tehditlerine maruz kalsa da polemiklere girmekten kaçındı. Heyet işlevini tamamladı ama onun durmaya niyeti yok. Kendi ifadesiyle ‘barış elçisi’ olarak Türkiye’yi dolaşmayı sürdürmeye kararlı. 6-7 Ekim olaylarının ve sonrasında yaşanan sürecin HDP’yi yıpratmaya dönük bir provokasyon olduğunu düşünüyor. Türkiye’nin geleceğinin Iraklı ve Suriyeli Kürtlerle yapacağı ittifakta yattığına inanıyor. Hem ona göre egemen güçler zaten anlaştı ve bu bölgedekilere diyor ki; ‘Barışacaksınız, hiç şansınız yok’. Gizlemediği siyasi duruşuna, hükümete getirdiği ağır eleştirilere ve Ortadoğu analizlerine şaşıracaksınız!

kadir inanırHürriyet Cansu Çamlıbel 03 Kasım 2014 Pazartesi

MASKELİLERİ AÇIĞA ÇIKARIN SUÇLAMALARA ASLA İNANMIYORUM

- 6-7 Ekim’de sokak şiddetinin arkasında kimler ya da ne vardı sizce? 
Maskeliler, maskesizler kim? Açığa çıkmalı. Türkiye’de 7 bölgede kriminal laboratuvarlar var. ‘Böyle gitmez’ programını yaparken ben bir tanesini Adana’da gördüm. Maskeli bir adamın görüntüsünü bilgisayarda özel programla açtılar, adamın yüzü kabak gibi ortaya çıktı. Bu yüzü örtülü herkes deşifre edilip kamuoyuna açıklanabilir. Büyük bir provokasyon var. Bunun içinde içte ve dışta kimler varsa onu açığa çıkaracak teknoloji ve istihbarat gücümüz var. Suçlamalar ondan sonra yapılacak.


- Şunu mu söylüyorsunuz; kanıtlanmadan 6-7 Ekim olaylarında şiddeti HDP çizgisindeki gençlerin yaptığına inanmıyorum.  
Asla inanmıyorum. Kanıtlanması lazım. Yayın yasağı ne demek? Eğer bu açıklama uluslararası ilişkileri zedeleyecek bir boyut taşıyorsa, o zaman gene de bunu açıklamanın kendi içimizde bazı yolları olabilir. Ama böyle at gözlüğüyle ‘Vurdular, kırdılar’ demek! Tarih bunu bir gün yazar.


- HDP’nin sokağa çıkma çağrısı bazılarının savunduğu gibi yangına körükle gitmek miydi? 
Yapabilir, demokratik hakkıdır, herkesi sokağa tepki göstermeye davet edebilir. O çağrıda ‘Vurun, kırın’ diye herhangi bir cümle var mı? Mesele orada sıkışıp kalmış insanların canlarının kurtarılmasıydı. Kurtuluş yolu istediler. Açamadınız. Uluslararası ilişkiler yönünden açamadınız, kendi pozisyonunuz gereği açamadınız, bölgedeki stratejik durumdan dolayı açamadınız. Biz bunları bilmiyor değiliz. Ama göz göre göre de bir katliam vardı. Ben burada bu katliamdan etkilenirken, orada akrabaları olan insanların etkilenmesi doğal değil mi?


2015 SEÇİMİ ÖNCESİNDE MUHALAFETİN GÜCÜNÜ KIRMAK İÇİN OYUN OYNANIYOR

- Siz bunu Akil Heyet’le yaptığı toplantıda bu netlikte Başbakan Davutoğlu’na söylediniz mi? Her şey bu netlikte konuşuldu mu? 
Henüz bu boyuta gelmemişti. Ama provokasyonun açığa çıkarılması gerektiğini söyledik. Detaylı ben sana açıyorum şimdi. Ben bütün bu olayların temelinde 2015 yılındaki seçimler olduğuna inanıyorum. Taraflar kendi tabanlarına seçim yatırımı yapıyorlar. Bu söylemleri kendi kitlelerini kenetlenmek için kullanıyorlar. Biliyorsunuz, seçimlerin erkene çekilmesi gündemde, hatta baskın seçim halinde şubata bile alınabilir. İktidar partisinin Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu yakalama emeli var. Ama şu anda öylesine gergin bir ortam var ki seçimlerden koalisyon bile çıkabilir. Muhalefet partilerinin performanslarını kırmak için bir takım oyunlar oynanması gayet doğal.


BU ÜLKEDE UMUT VEREN TEK SİYASETÇİ VAR; SELAHATTİN DEMİRTAŞ

- HDP’ye çok eleştiri var. Onların bu süreci doğru yönetebildiklerini düşünüyor musunuz? 
HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde koyduğu performans alkış aldı bu ülkede. Peki ya bunu genel seçimlerde daha da yükseltirse nasıl olur? Bunu kırmak lazım. Bu ülkenin yetiştirdiği pırıl pırıl, umut veren tek bir siyasetçi var; Selahattin Demirtaş. O da ‘Gidin, kırın’ diye bir şey söylemedi. Üzüldüğünü de söyledi sonra. HDP seçimle gelmiş, çok genç bir siyasi parti. Elli yıllık partiler onlarca hata yaparken, HDP’ye bu kadar saldırmak vicdansızlıktır. Selahattin Demirtaş’a bütün Türkiye halkı sahip çıkmak zorunda. Öyle siyasetçi yetişmiyor, gerçekten yetişmiyor.


SMOKİNLİ SAVAŞ LORDU KOBANİ’DEKİ HER BOMBANIN PARASINI GERİ ALACAK

- Uzun bir diplomatik gerilimin ardından Türkiye Irak Kürdistanı’ndan Peşmergelerin Kobani’ye geçişine izin verdi. Bunun büyük bir taviz olduğunu düşünen milliyetçi kesime ne diyeceksiniz? 
Peşmerge’nin oraya gelişi kimseye ters gelmesin. Bizim geleceğimizin kaynağı orada. 150 yıllık petrol var burnumuzun dibinde. O petrol dünya sıralamasında kalite olarak üçüncü sırada ve iki yerden dünyaya açılabilir; birisi İskenderun, diğeri Mersin Limanı. Yılda 60 milyar dolar enerji gideri olan bir ülke için bu Tanrı’nın bir nimetidir. Emperyalist güçler diyor ki; ‘Sen istesen de istemesen de bu savaş bitecek’. Kuzey Irak’ın başkenti Erbil’i Türkler yapıyor biliyorsun. Yarın Kobani’yi de onlar yapacak.


- Gidişat böyleyse, Ankara’nın bugün Suriye Kürtlerinin olası özerkliğine karşı çıkmasının arkasında ne var? 
O konjonktür değişir, çünkü burası seçilmiş bir bölge. Eğer petrol olmasaydı egemen güçlerin hiçbirisi buralardan geçmezdi. Ortadoğu’da petrol olmasaydı, o bombaların hiçbiri atılmayacaktı. Kobani’de atılan her bomba bence Kuzey Irak muhasebesine tek tek yazılıyor smokinli bir savaş lordu tarafından. Yarın o petrol pazarlanırken, o bombaların paralarını tek tek geri alacak. IŞİD’miş, Kürt’müş tanımaz.


‘BİJİ SEROK OBAMA’ SLOGANI İRONİDİR

- Peşmerge geçişi sırasında Nusaybin’de duyduğumuz ‘Biji Serok Obama’ sloganı kendi içinde çok derin çelişkileri barındırmıyor mu? 
Tabii, çok. Bunun için uğraşıyor zaten birileri. Ama o kadar kanlı ve eşitsiz bir savaş ki, sınırın karşı tarafındaki akrabalarının acısı ortadayken, yardım yapan kim olursa olsun alkışlar o halk. Ama ‘Biji Serok Obama’ sloganı bir ironidir. Bütün Kürt halkının bunu genelleştirip böyle bir slogan atacağını asla düşünmüyorum.


KAFANA GÖRE ÇATAPAT YAPACAK OL HEMEN DÜDÜĞÜ ÇALARLAR

- Ankara Batı’dan IŞİD ve Esad’la aynı şekilde mücadele edileceğinin garantisini almaya çalışıyor. Ancak onlar başka telden çalıyor. ABD, Esad’ı devirmekten vaz mı geçti sizce? 
İsteseler ne olacak, Rusya müsaade etmiyor ki. Rusya, BM içindeki vetosunu koydu mu sen Esad’ı oradan deviremezsin. O zaman niye Esad’ı devireceğim diye uğraşıyorsun kardeşim? Son noktada büyük devletler kendi aralarında paylaşırlar, anlaşırlar. Artık üniter devlet diye bir şey yok. Dünya egemen devletler tarafından yönetiliyor. Siz şimdi kafanız atarsa Yunanistan’a saldırın bakalım. Bir çatapat yaparsın, hemen düdüğü çalarlar.


İLK GÜNÜMÜZ SAVAŞ SAHNESİ GİBİYDİ

- ‘Kadir İnanır solcu kimliğiyle tanıdığımız bir sanatçı, ne işi vardı AK Parti’nin projesinde’ diyenlere ne yanıt verdiniz? 
AKP’nin barış projesi değil bu. HDP’nin de barış projesi. İki saattir ne anlatıyorum, egemen güçler diyor ki; ‘Bu bölgedekiler, barışacaksınız, hiç şansınız yok’. Ayrıca ben ilk günden beri ‘akil insan’ tanımını reddettim. Ama şu var; gittiğiniz yerde toplumu etkileyebilmelisiniz. Tanınır yanınız olmalı. Bizim 9 kişilik grupta ancak 3 kişiyle anlaşabilirdim, geri kalan 6 kişiyle anlaşmam mümkün değildi. Ama öyle bir mühendislik yapmışlar ki gittiğimiz yerlerde 9’umuzun da bir karşılığı vardı. Bir de Akdeniz Bölgesi’nde genelde sürece karşı bir toplum vardı. Sürece karşı çıkan kafatasçı tiplerin televizyonlardaki yaylım ateşinden çok etkilenmişlerdi. Neredeyse televizyondaki cümlelerin hepsini kelimesi kelimesine duyduk gittiğimiz yerlerde. İlk günü hatırlıyorum, korkunç bir savaş sahnesi gibiydi. Ama zaman geçtikçe, ölümler gelmeyince hava değişti. Toplumda sürece katkı başladı.


HİÇBİR SİYASİ OLUŞUM BENİ KENDİ ADINA KULLANAMAZ

- O yaşadıklarınıza bakınca ‘keşke kabul etmeseydim’ dediğiniz ya da kullanıldığınızı düşündüğünüz oluyor mu?
Hep söyledim; ben AKP’li değilim. Bu ülkenin hiçbir siyasi oluşumu beni kendi adına kullanamaz. Ben bu süreç boyunca her türlü riski alarak çalışmalarımı sürdürdüm. Barışı istemeyenlerden ağır hakaretler gördüm. Durum böyle diye asla gerilemem. Bir barış elçisi olarak çalışmalarımı sürdüreceğim. Zaman her şeyin ilacıdır.  İşler öyle bir gelişir ki ikna edersiniz, anlayışla eller birleşir. Bu süreçler dünyada da hep böyle uzun olmuştur. Bizde de olumlu sonuç alınacak, hiçbir endişem yok. Ama biz sabretmek yerine iki yılda bitsin istiyoruz.


İSTANBUL’DAKİ 3 MİLYON KÜRT BOĞAZ’I BIRAKIP DAĞLARA GİTMEZ

- Toplumdaki kutuplaşma sizi yıprattı mı? 
Beni yıpratmadı. Hiç hak etmediğim o saldırıları halk yapmadı, halkı yönlendirenler yaptı. O kafatasçı milliyetçiler ve ulusalcılar yaptı. Bakın şimdi sesleri çıkmıyor. Nerede Doğu Perinçek’in adamları? Barış kaçınılmaz. Bugün tıkarsın, yarın önü yine açılır. Başka şansın yok. Ben şu anda hiçbir Kürt’ün ne Türkiye’den ayrılmak istediğini duydum ne de aklımın ucundan geçirecek bir sebep var. İstanbul’da yaşayan net 3 milyon Kürt Şu Boğaz’ı bırakıp da o dağlara gitmez. Bu insanlar diyor ki; ben de bu ülkenin vatandaşı olarak eşit hak istiyorum. Bizde durumu iyi olanlar o eşitliği istemiyor işte, mesele bu.


SANATÇI MUHALİFTİR KÜÇÜCÜK MENFAAT İÇİN KENDİNİ SATMAMALI

- Sanatçı illa ki muhalif mi olmalı? 
Tabii, sanatçı doğası gereği muhaliftir. En iyisini buluncaya kadar... Yaşadığı toplumun çağın gerilerinde kalmış yapısını ortadan kaldırmak için verilen mücadelede sanatçı en önde savaşan insan olmalıdır. Düşünür, tepki gösterir ve elbette bunun bedellerini de öder. Türkiye’de bunun örnekleri çoktur. Omurgalı, ilkeli, sağlam bir duruş sergilemeyen sanatçı bence sanatçı değildir. Küçücük menfaatler için kendini satmamalıdır.


- Yeni Türkiye’de böyle bir sanatçı tanımına tahammül var mı? 
Yeni Türkiye’yi kim yaratacak? İnsanlar kendileri yaratacak.


İNSANLARI KİŞİLİKSİZ YIĞIN HALİNE GETİRİNCE DÜZEN KURMAK KOLAY

- Siz detaya girmeden önce şunu sorayım; ‘yeni Türkiye’ diye bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç var mı? 
Var tabii ki. 12 Eylül katliamını bilerek yaptılar, böyle kolay yönetilebilen bir toplum olsun diye. 12 Eylül Anayasası değişecek. Ama insanları kutuplaştırarak, gergin bir ortam yaratan bir anlayışsa, bu kabul edilemez. Yeni Türkiye aydınlığa yüzünü açarsa yeni olur. Çağ dışı kalmış yasaları, insan onurunu yücelten yasalara dönüştürürse yeni olur. İnsan hakları ve eşitlik temelli bir adalet sistemi kurarsa yeni olur. Milli eğitim tedrisatını bugün öyle bir hale getirdiler ki okulu bitiren bir genç aydınlık bir ülkenin savunucusu nasıl olacak? İnsanları eğitimsiz bırakıp, tüketim toplumu haline getirip, kişiliksiz bir yığın haline getirdiğiniz zaman istediğiniz düzeni kurmak kolaylaşıyor.


BARIŞ SÜRECİNİ MHP YAPSAYDI DA GİDERDİM

- Akil Heyet çalışmalarına devam ederken, hükümete bugünkü kadar ağır eleştiriler yönettiğinizi hatırlamıyorum. 
Adalet ve Kalkınma Partisi’ne benim kadar eleştiri getiren ikinci bir adam bulamazsınız. Ama kafada bir idefiks var. Yav, bu işi MHP yapsaydı ben yine giderdim. Ben 45 yıllık kariyerim boyunca o bölgeyle ilgili çok film çektim, onların bütün sorunlarını ben biliyorum. Kim gidecekti başka? Bizi ölümle tehdit edenler de, alkışlayanlar da oldu. Şimdi akil çalışması bitti beni oturuyor mu sanıyorsunuz?


TOPLUM FİLMLERİMDEKİ KARAKTERİ SEVSE DE SİYASETÇİNİN DİLİ BU OLMAMALI

- Geçen yıl Gezi’nin hemen sonrasında Akil Heyet’in o zaman başbakan olan Tayyip Erdoğan ile yaptığı toplantıda, kendisine sert üslubuyla ilgili bir soru sormuştunuz diye hatırlıyorum. 
‘Acaba dilinizi biraz sakinleştiremez misiniz’ dedim, o da şöyle cevap verdi: ‘Kadir Abi sen nasıl Kadir İnanır oldun?’ Toplum benim filmlerimdeki tarzımdan benim canlandırdığım karakterlerden hoşlansa da bir siyasetçinin dili bu olmamalıydı. O da öyle götürdü ama, seviyorlar.


DAVUTOĞLU’NUN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKÂR İDEOLOJİDEN SAPMAYACAK

- Yeni Başbakan Davutoğlu’nun tarzını nasıl buluyorsunuz? 
Davutoğlu bir akademisyen. Çok donanımlı ama milliyetçi muhafazakâr bir partinin ideolojisinden asla sapmayacağı açık.


- Eğer bu tespitiniz doğruysa, muhafazakâr milliyetçi çizgiden sapmadan nasıl müzakere aşamasına geçip finale götürecekler süreci? 
E yapacak, çünkü ülkenin durumu ortada. Türkiye halklarının talepleri var. ‘Ben eşit muamele görmüyorsam, bu savaş devam eder’ diyorlar. En doğal da hakları bence. Türkiye’nin her tarafında, turizm ve sanayi bölgelerinde en altlarda çalışanlar Kürtler. Bir de sen bunlara ‘kara kafa’ muamelesi yaparsan olmaz. Adam ‘Bana yapılan hakaretlerin faturasını çıkarın, bunlar artık olmasın’ diyor.


CHP KÜRTLERLE EL ELE VERMEK ZORUNDA

- Hiç dolandırmadan sorayım; CHP nasıl kurtulur? 
CHP doğal yandaşı olması gereken 34 milyon aktif/pasif emekçiye kucak açıp sahip çıkmalıdır. İdeolojisinin ne olduğuna karar vermelidir. Sosyal demokrat ya da demokratik sol bir parti olacaksa emekçilere ve bunların ideolojik aydınlarına sahip çıkmalıdır. Bir sosyal demokrat, Türkiye’nin en yakıcı sorununun çözümü için oluşmuş ve bugüne kadar benzeri görülmemiş bir toplumsal iradenin karşısında yer almamalıdır. CHP son seçimlerden sonra gerçekleri gördü ve Kürt sorununa sahip çıkmaya başladı. CHP’nin belediyeleri eğer seçildikten sonra o bölge halkıyla sıcak diyaloğa girerse, genel seçimlere yansımasını görürsünüz. Şunu gayet iyi biliyorum ki Kürtler onlara her dönemde gittiler. Şimdi Kürtlerle el ele vermek zorundalar.


- Siz artık HDP seçmeni misiniz? 
Ben HDP’nin bir siyasi organizasyonuna üye değilim. Ama Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş’ı desteklediğimi deklare ettim. Türkiye’nin özlemini o kadar güzel anlattı ki, onu desteklememek bizim kimliğimize, kişiliğimize yakışmazdı.


İMAM-I AZAM’IN BİR DEVRİMCİ OLDUĞUNU KAÇ KİŞİ BİLİYOR?

- İnançlı bir insan mısınız? 
Ben inançlı bir insanım ama din çok derin bir konu olduğu için tartışmaya girmek istemiyorum. Ancak bir yandan bilgilenmek de istiyorum. Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘İmam-ı Azam’ kitabını herkes okusun. Niye biliyor musunuz? Bugüne kadar mezhebim sorulduğunda hep ‘İmam-ı Azam Ebu Hanife’ dedim ama bu yaşıma geldim, onun kim olduğunu yeni öğrendim. Şu ülkedeki bütün Sünnilere soralım İmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında ne biliyorlar diye. Kaç kişi biliyor acaba! İmam-ı Azam bir devrimci, bir kahraman, bir bilimadamı. Adamın kim olduğunu bildikten sonra mezhebine daha fazla saygı duyuyorsun.


JÜLİDE İLE SABAHLARA KADAR GÜNDEM ÜZERİNE KAVGA EDİYORUZ

- Bütün bunlarla ilgilenirken bir yandan da yeni bir sinema projesi var mı gündeminizde? 
Var, ama ben şu anda film falan çekemem. Ben bütün Türkiye’yi dolaşıyorum. Biz evde bile sabaha kadar Jülide (Kural) ile kavga ediyoruz. Hep ülke gündemiyle meşgulüz. Jülide çok radikal, ben sosyal demokratım. O daha radikal bakıyor, ben daha ılıman. Büyük bir aktivist. Kobani’ye gitmeye hazırlanıyorlar.


- ‘Şu barış süreci bir nihayete ersin de ben bir Öcalan filmi çekeyim’ diyor musunuz? 
Zaten kaçınılmaz bir gerçek. Ayrıca ben Öcalan filmini çektim, merak ediyorsan aç interneti bak ‘İsyan’ filmi. Süreç bittikten en az bir yıl sonra gerçekleri asla sansüre uğratmadan vicdan filmleri çekmeyi öneriyorum. Ha, ‘Bunu devlet yaptırmaz’ diyebilirsin. Ama başarı istiyorsa yaptırmak zorunda. En büyük silahtır sinema. Halka dokunmak lazım.


SORUMLULAR MASUM DURUMA DÜŞTÜ! ÇIK ‘İSTİFA EDERİM’ DE

Birkaç ay önce bir madende 300 kişi ölmüş, teknik aksaklıklar ortada. Bugün yenisi olmuş, bir masumiyet duygusu içindeler. Sorumlular masum duruma düştü! Suçlu kim kardeşim? Suçlu orada çalışanlar ve aileleri mi yahu? Almanya’da 40 yıldır madeni devlet çıkarıyor. Ben özelleştirmeye karşı değilim ama bu kritik alanları özelleştirmeyeceksin. Adam devlete ödediği komisyonu kapatmak için orada her türlü sömürüyü yapıyor, görmüyor musun? Sen bir de masum duruma düşme ya! Çık de ki ‘Gerekirse istifa ederim, burada hatalıyız’ de ‘ama toparlıyoruz’ de. Bir şey söyle yahu.

ŞUNLARIN ADINI AÇIK AÇIK YAZIN YAHU!

PYD, ÖSO, IŞİD diye yazıp geçiyorsunuz. Ben bile okurken yoruluyorum yahu, sekiz-on tane ayrı şey. Hem televizyonda hem gazetede böyle söylenenlerden halkın yüzde 90’ı hiçbir şey anlamıyor. Sonuçta körler sağırlar birbirini ağırlar durumu çıkıyor. Anadolu’ya gidelim, soralım isterseniz.

 

'PKK ideolojik olarak yenildi'

'PKK tüm öteki Kürtlere kindar'

AK Parti MKYK üyesi Mahzar Bağlı, 6 – 8 Ekim olayları sırasında kurban eti dağıtırken öldürülen Yasin Börü’nün öldürülmesi ile bölgesel değerlerin alt üst olduğunu söyledi. Bağlı, Kürtlerdeki, “Bir çalı dahi kendisine sığınan bir serçeyi kartala yedirmez” sözünü hatırlattı. PKK'nın kendisi dışındaki tüm Kürtlere karşı canavarca hislere sahip olduğunu gösterdiğini belirtti.

MAZHAR-BAGLI
AljazeeraTür
k. Didem Özel Tümer 22.10.2014


Profesör Mahzar Bağlı, AK Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi, sosyolog ve Urfalı bir Kürt. Kobani üzerinden çözüm sürecinin saldırıya uğradığını belirten Bağlı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bu iş benim hayatıma da mal olsa vazgeçmeyeceğim” sözünün “operasyon” olarak tanımladığı süreci bitirdiği görüşünde. Bağlı, kurban eti dağıtırken öldürülen, ailesi Hüda – Par’lı Yasin Börü’nün ölümü sırasında yaşananların ise bölgesel değerleri alt üst ettiğini söyledi.

Kobani, Çözüm Süreci için kritik bir dönemeç olarak değerlendirildi. O dönemeç tamamen geride kaldı mı?

Halen kırılgan olduğunu düşünüyorum sürecin. Kırılganlığından kastım siyasi iradenin bu konuyla ilgili niyetinden kuşku duyduğumdan değil,  esasında bu örgütün oluşturmuş olduğu beklentinin ne kadar realize edilebileceği ile ilgili bir kırgınlık var. Örgüt inanılmaz bir beklenti oluşturdu.

Ne ile ilgili?

Kürtler ile ilgili, bölge ile ilgili. Bu kadar insana vaatlerde bulundu, bir ütopyadan bahsetti sürekli. Onlara güzelliklerin gerçekleşeceği bu dünyada var olması mümkün olmayan bir cennet vaadinde bulundu. Bu mümkün değil gerçekten. Bundan kaynaklanan bir kırılganlık var. Bunun hükümet ile falan da bağlantısı yok.

Cennet tasvirinin içine neyi koyuyorsunuz? Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması falan mı?

Örgüt şöyle bir şey tahayyül ediyor. Bütün Kürtleri kendi uhdesinde barındırdığı, Kürtlerin PKK’lı olduğu, bütün Kürtlerin onunla organize bir biçimde hareket ettiği, bütün Kürtlerin kendisi ile ortak paydada buluştuğu bir yer olarak hayal ediyor. Onların cennet mekanı bu. Bütün Kürtler Apo’cu olacak. Bütün Kürtler onların söylemini söyleyecek, konuşacak, bunun dışında kalan bütün Kürtler hain Kürtler, satılmış Kürtler, namussuz Kürtler, siyasal korucu Kürtler ne kadar kötü, şeytanlaştırma sıfatları varsa onlara yapıştırıyorlar.

Hüda  - Par ile karşı karşıya gelmesi …

"Hüda – Par ile tam da bu…Çünkü bir defa hepimiz biliyoruz ki, Hüda – Par, buradaki Hizbullah, İran sempatizanı bir örgütlenme biçimine sahiptir. Orayla zaman zaman birtakım irtibatı olduğu bile tartışma mevzusu yapılmıştır. Mesela bunu İŞID ile bağlantılandırmış olmak, bir cehaletten kaynaklandığını hiç sanmıyorum. Hüda – Par’lıların, İŞID ile bir irtibatlarının olmadığından zerre kadar bir kuşkum yok. Bilirler bunu. Burada başka bir kindarlık var. Kafalarında kurmuş oldukları toplum projesine uygun olmayan aktörler var piyasada ve sinir bozucu bir şey.

Ben kürdüm ama bunun dışındayım…”, “yok kardeşim sana yaşam hakkı tanımam” diyor. Şerafettin Elçi’nin onlara gelip biat etmeyinceye kadar itibarı yoktur, Kemal Burkay’ın yoktur, Bayram Bozyel’in yoktur, Muhammet Akar’ın yoktur, Fazıl Hüsnü Erdem’in yoktur, Mazhar’ın yoktur, Vahap’ın yoktur, Mehmet Metiner’in yoktur, Altan Tan’ın yoktur. Onlara biat etmediği sürece hiçbir Kürt aktörün bir itibarı yoktur. Mümkün olduğu kadar itibarsızlaştırırlar. Faşist bir örgütlenme.

Daha önce de PKK,  Hüda – Par yine karşı karşıya gelmişti. Hatta Hüda – Par, Erdoğan ile görüşştü olaylar üzerine..

Burada kurgulu olan şey, canavarca bir hisle bir toplumsal yapının inşa edilmiş olmasıdır. Bunların gazetelerine bakın. Azadiya Welat, Özgür Gündem…Kaç yıldır çözüm süreci devam ediyor. Bir tek satır var mı çözüm sürecinin olumlu olduğuna dair. Hayır yok. Bir tek cümle yok. Zaten örgüt böyle bir şeyi inşa ediyor. Benim bütün sosyolojik bilgimi, bütün bölgesel değerleri altüst eden ne biliyor musunuz?"

Nedir?

17 yaşındaki o çocuğun (Yasin Börü) evine sığınan adam telefonla arıyor, PKK’lılara ihbar ediyor ve onu öldürüyorlar, 3. kattan atıyorlar, kafasını eziyorlar ve balkondan bakan kadınlar zılgıt çekiyor.

Biz de çok basit bir ifade var, Kürtlerde yani, yaygın olarak, “bir çalı dahi kendisine sığınan bir serçeyi kartala yedirmez”.  Şeyh Sait ayaklanmasının ortaya çıkmasının sebebi bile budur. Kendisine sığınan bir adamı vermemek için kargaşa çıkmıştır. Oraya kendisine sığınan adamları ihbar edecek ve öldürecek, öldürüldüğünde zılgıt çekecek kadar canavarca bir his sahibi olmak, bütün öteki Kürtlere karşı bir kindarlıktır.

AK Parti son zamanlarda çok büyük bir olgunlukla karşılıyor. Yani AK Parti’ye oy veren Kürtlere karşı da PKK’nın, BDP’nin böyle bir kindarlığı var, Hüda – Par’lılara da var, yani fark etmiyor. Bu sefer başka bir algı oluşturup oradan yürüttüler. 

Bu Yasin Börü’nün öldürülmesinden sonra AK Parti’den birçok isim, hatta Sayın Başbakan olayı kınadı, tepki gösterdi. Bu ölüm AK Parti ile Hüda – Par’ı yakınlaştırdı mı?

Hayır, tam tersine ben Hüda – Par’lıların daha ağır eleştiriler yaptıklarını duyuyorum. AK Parti’nin bu anlamda bir kesime yakın olması, uzak olması diye siyaseten gerçekten bir durum söz konusu değil. Gerçekten haksızlığa uğrayan, hunharca, vandalca bir biçimde birileri katlediliyorsa, kim olursa olsun onun yanında yer almak gerekir. Bunun siyasi bir yakınlaşma değil.

Bana göre bu örgütün 40 kişiyi katletmesinin çok olumsuz bir şeyi daha var. Bundan sonra hiçbir kimse meşru bir biçimde JİTEM’in doğuda yaptığı katliamlardan ve Hizbullah’ın domuz bağlarından bahsedemeyecek. Bunu bitirdi. PKK’nın bu vahşeti onları gölgede bıraktı.

Hüda – Par siyaset alanı dışına çıkar mı?

Şu gerçeği de görmemiz lazım. Bu kadar hızlı bir biçimde siyasi alana adapte olmayıcidden arzu eden bir yapılanmaya…biz zaten eli kanlı başka  yapılanmaları siyasal alana gelmesi için davet ediyoruz, bunlar zaten gelmişler. Siyaset alanına gelmişler. Madem ki siyaset alanına gelip burada durmuşlarsa, onların bu duruşundan sapmamalarına yardımcı olmak lazım. Yani siyaset alanında kalmalarına yardımcı olmak lazım. BDP için de öyle. Ben BDP’lilerin de zaman zaman siyasetin öte tarafına geçme hevesinde olduklarını görüyorum ve biliyorum. Türkiye bütün aktörleriyle bu alanda, siyasetin içinde kalmaya icbar etmeli, mecbur bırakmalı yani. “

Bir taraftan Hüda – Par'ın taziye çadırı kurmaması da bir mesaj değil mi?

Biliyorum. Bizim yörede bu kurulmayınca öcümüzü alacağız anlamına geliyor. Umuyorum ve inanıyorum ki bu tür bir şeyin, bölgedeki birlikteliği, Türkiye’nin geleceğini zedeleyeceğini düşünerek böyle bir şeye girişmeyeceğini iyimser bir beklenti içindeyim.

Çok da emin konuşamadınız..

Vefat eden çocukların ailelerini izledim, bir kızgınlıkları var doğru, öfkeleri var, kendilerine yönelik kategorik bir kindarlığın olduğunu düşünüyorlar ama öyle bir öç alma duygusu ile hareket edeceklerini işaret eden bir şeylerini görmedim. İnşallah böyle bir şey olmaz. Yapmayacaklar inşallah diye düşünüyorum.

Kobani olayları sırasında Hükümetin bir hatasınırdünüz mü?  Ya da özeleştiri yapmasını gerektirecek bir şey olmadı mı?

Burada şöyle bir özeleştiri bence yapılabilir. Devam eden süreci ikiye ayırmak, netleştirmek gerekirdi. Terörün ve şiddetin bitirilmesi meselesi, birisi de Kürt meselesinin çözümü meselesi. Bunların birbirinden farklı konular olduğunu ve bunlarla ilgili farklı adımlar atılması gerektiğini  - zaten yapıyor ama -  bunu deklare etmiş olması gerekirdi. Açık bir biçimde deklare etmesinin daha sağlıklı olacağınışünüyorum.”

Neyi sağlar bu?

Örgütün bir takım manipülasyonlar yapmasının önüne geçerdi. Yoksa sürecin esasında bana göre bir aksaklık yok. Çünkü insanların bir kısmışöyle bakıyor. Bu Kürtlerin tek temsilcisi PKK’ymış gibi algılanmaya başlanıyor. Hükümet böyle yapmıyor gerçekten. Ben biliyorum uygulamalarıyla, attığı adımlarla, PKK meselesini ayrı görüyor, Kürt meselesini ayrı görüyor. Doğrusu da budur zaten.

Kürt meselesi bütün Kürtleri ilgilendiren hatta Türkiye’yi ilgilendiren bir konudur. PKK; eli silahlı olan, dağda olanları ilgilendiren bir konudur. Tabii ki sosyolojik olarak örtüşğü yönlerin olduğunu herkes biliyor, gizli saklı bir şey değil. Açık söylemek gerekirse hükümette, genel anlamda baktığımızda, samimiyetle söylüyorum, büyük bir hata, bir cehalet yahut da bir vurdumduymazlık, bir sorumsuzluk veyahut da bu konudaki niyetinde bir eksiklik gerçekten görmüyorum.

Bu mevzu Türkiye’nin ilk defa farklı bir yoldan çözmeyi denediği konu. Dolayısıyla; bütün Türkiye’nin bu konuyla ilgili sahip olduğu acemilik her yerde var. Bu mevzu ile ilgili bir acemiliğimiz var.  Biz birlikte yaşamayla ilgili Cumhuriyetten sonraki bağlamı kaybetmişiz. Birlikte yaşama ile ilgili yeni bir projeksiyon yaparken, bir modelleme oluştururken acemilikler yaşıyoruz.

Çözüm sürecinin başlangıcından bu yana yaşanan deneyimleri göz önüne aldığınızda üzerine Kobani deneyimini de kattığınızda bundan sonra nasıl bir yol çizilmeli? Her iki tarafın yaklaşımıısından…

Kobani’yi kim nasıl görüyor bilmiyorum. Benim Kobani ile ilgili temel yaklaşımım biraz farklı. Esasında Rojava diye bir muhayyel  bölgeyi PKK son zamanlarda uydurdu. Ben de Urfalıyım. Onların Rojava diye tanımladıkları bölgeden birisiyim. Bizim oraya kimsenin Rojava dediğini bilmiyorum. Yeni ürettikleri, yeni içini doldurdukları, içine uygun aktörler yetiştirmeye çalıştıkları bir yer. Kobani de bunun mikro alanı. Örgütün kendi ideolojisine uygun aktörler yaratmak için planlamış olduğu bir ütopyadır.

Doğru burada bir dram yaşanıyor ama Şengal’de de bir dram yaşandı, Musul’da da yaşandı, Kerkük’te de yaşandı, Cizre Kantonu’nda da yaşandı, Afrin Kantonu’nda da yaşandı. Ama Kobani’yi özellikle çok gündeme getirmeleri sadece ve sadece kendisi gibi kişilerin orada yaşıyor olmasıdır. Orayı PKK ideolojisinin somut bir verimlilik alanına dönüşğü bir yer olarak görmelerinden kaynaklanıyor.

Kobani neden burayla ilişkilendirildi ?

2003’de PYD orada kurulduğundan bu yana oradaki Kürtleri bertaraf ederken rejim ile nasıl ittifak ettiğini bizatihi biliyorum. Duyduğum falan değil, oradan (Kobani) gelenlerin bir kısmı benim akrabamdır. Ben orayı yakından biliyorum. Dolayısıyla Kobani’yi burayla ilgilendirmek esasında çözüm sürecine yönelik bir operasyondu. Yani bu oluşturmuş oldukları muhayyel bir kanton -ki sadece orada örgütün ideolojisine yakın aktörler olduğu için - oraya bir operasyon olduğunda bütün memleketi ayağa kaldırmaya çalıştılar.

Süreçle nasıl irtibat kuruldu?

İrtibat tarafı bence şuradan kuruluyor. Murat Yılmaz yazdı bunu. Yüzde yüz katıldığım bir şey. PKK iki defa yeniliyor bence. İdeolojik olarak yeniliyor.Birincisi Öcalan yakandığında yenildi. İkincisi de Rojava’da yenildi. Sen 300 – 400 bin kişinin olduğu yerde devlet kurduğunu, devletçik kurduğunu iddia edeceksin. Ama onların ırzını, namusunu, can güvenliğini koruyamayacaksın. Bu, bu işlere kalkışmaman gerektiğini, bu işe kalkıştığında yenildiğinin bir göstergesi olarak görülüyor. Bu yenilgiyi örtbas etmek için bir kıyıma giriştiler adeta, deyim derindeyse. Ve Türkiye üzerinden bir kıyıma giriştiler. Çözüm ile buradan irtibatı kuruluyor

İllegal HSYK büyük tehlike

osman can Türkiye 7 Şubat MİT kriziyle görünür olan devlet içine sızmış gayri meşru bir yapıyla nam-ı diğer “paralel yapı”yla mücadelesini tam gaz sürdürüyor. 19 Ekim günü yapılacak olan HSYK seçimlerinin akıbeti bu mücadelede çok önemli bir yere sahip. Ancak paralel yapının hukuku araçsallaştırması ve kendini gizlerken hedeflerini perdelemesi ona karşı yürütülecek mücadeleyi nasıl etkiliyor? Paralel yapının hukuki tanımı nedir? Ona karşı mücadelenin sınırları ve araçları nelerdir? Suç henüz bir mahkeme kararıyla sabitlenmemişken paralel yapıdan suç örgütü diye bahsetmenin hükmü nedir? Paralel yapıyla mücadelede HSYK seçimleri neden önemli? Durum ne? Yarsav’ın paralel yapıyla anlaştığı iddiaları Fethullah Gülen’in “teknik nakavt” stratejisinin bir pratiği mi? Tüm bunları Anayasa Mahkemesi eski raportörü, AK Parti MKYK üyesi ve Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Can ile konuştuk. Prof. Can ile konuştuklarımız paralel yapıyla mücadelenin hukuki çerçevesini çizerken yeni Türkiye’nin de siyasi hukuki ufkuna işaret ediyor.
Seçilmiş Cumhurbaşkanı, Başbakan Recep Tayip Erdoğan son konuşmalarında ısrarla “paralel yapı” ile mücadelenin aynı kararlılıkla devamından bahsediyor. Paralel yapı siyasetin, milli güvenliğin konusu ama öte taraftan ona karşı mücadelenin de hukuk içinde olması gerekiyor. Başlama noktamız burası olsun. Bir hukukçu olarak siz nasıl tarif edersiniz, nedir paralel yapının tanımı, durumu?
Paralel yapı denilen olgu, Fethullah Gülen Hareketinin, devlet içinde örgütlenmiş yapısı olarak görülebilir. Bir cemaatin mensupları kamu hizmeti görebilir. Bir kamu görevi üstlenebilir. Kendi dini tasavvuru, hayatı, bugünü ve yarınını anlamlandırma bakımından bir cemaate intisap edebilir. Bu en tabii haklardandır. Kamu hizmetine girmek için mevcut anayasada da tanımlandığı gibi, hizmetin gerektirdiği nitelikler dışında hiç bir ayrım gözetilemez. Dolayısıyla bir kişinin bir dini veya dünyevi bir cemaate, gruba veya kulübe mensubiyeti kamu hizmetine girmede engel oluşturamaz.
Dolayısıyla “paralel yapı” olarak artık hukukun ilgi alanına giren olgu, bir cemaate mensup olup olmamakla ilgili değil. Zira bu mensubiyet hukuku ilgilendirmez. Hukuk düzeninin temel kuralları vardır. Kamu görevi yasalarla tanımlanır. Yasal çerçevede ve idari hiyerarşiye göre yürütülür. İdari hiyerarşi de yasanın oluşturduğu, tanımladığı ve sınırladığı bir hiyerarşidir. Nihayetinde gerek idari hiyerarşinin kendisi, gerekse onun içinde var olduğu yasal çerçeve siyasal bir iradeye dayanır. Kanunları meclis çıkarır. Yürütmeden sorumlu olan ise ülkenin cari hükümeti. İdari yapıda herhangi bir memur bu hiyerarşinin dışında başka saiklerle harekete geçer ve yasal imkanları o saikler doğrultusunda kullanmaya başlarsa, hem idari hiyerarşiyi bozmuş, hem de yasal çerçeveye aykırı davranmış olur. Böyle bir davranışın idare hukukundaki karşılığı disiplindir ve kişinin memuriyetten atılmasına kadar gider. Eğer böyle davranışlar içinde olan sadece bir kişi değil, bir grup ise ortada daha ciddi bir sorun var demektir. Bu durumda örgütlenmenin biçimine ve siyasal hedeflerine bakmak gerekir.
GÜLEN ÖRGÜTÜ AİHM’E GÖRE DE İLLEGAL
Bakalım.
Fethullah Gülen ve müritleri 40 yılı aşkın süredir kurduğu okullar ve kurslar üzerinden devlet içinde örgütlenmeye önem veriyor. Eğitim üzerinden Türkiye’nin tüm zekilerini toplama, endoktrine etme, yani kendi oluşturduğu ideolojik bir beyin yıkama sürecine tabi tutmanın ardından ordu, polis, yargı ve sair kritik bürokratik mekanizmalara yerleştirme onun temel yöntemi. Eski Pers geleneğindeki iktidar çemberine benzer biçimde “seçilmişler” ve “masumiyet” kavramları üzerinden bir imamet müessesi tesis ediliyor, buna mutlak surette itaati sağlanıyor. Yapıyı meşrulaştırmak için de batıni bir yaklaşımla Kur’an’ın bazı ayetleri eklektik amaçlarla kullanılıyor.
Bu şekilde yapıya intisap eden mutlak bir hiyerarşinin vurucu unsurlarına dönüşüyor. Ancak politik bir hedefi olan bir yapı bu şekilde örgütlenebilir, böyle bir ideolojiyi inşa edebilir. Nitekim bu hareket ülkenin can damarını ele geçirmeye çalışıyor, egemenliğin en hayati kurumlarını kontrol etmeye odaklanıyor. Temel hedef ülkede iktidarı ele geçirmektir, bu çok açık. İktidarı bu şekilde ele geçirme çabası demokratik olmayacağına göre, hem politik anlamda, hem de anayasal anlamda bir legalite sorunu doğar. Bu da hukukun ilgi alanına girer. Anti demokratik yöntemlerle bir ülkenin siyasal iktidarını ele geçirme çabası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları uyarınca da korunmaz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bakımından da böyle.
Hukuken bu girişim illegaldir ve darbe olarak tanımlanır.
HUKUKU VE DİNİ İSTİSMAR EDİYORLAR
Ancak paralel yapıyla mücadele için açılan soruşturmalar, davalar henüz başlangıç aşamasında. Davalar neticelenmedi, kimse “paralel yapıya üye olmak” gibi bir suçtan hüküm giymedi. Hal böyle iken paralel yapıdan ‘suç örgütü’ olarak bahsetmenin hukuki durumu nedir?
Siyasal hedefi demokrasi ile bağdaşmaz ise ortada bir sorun var demektir. Ancak cemaatin aynı zamanda, yine hikmeti ve içeriği kendilerinden menkul bir “Allah rızası için” “hizmet” diye bir söylemi var. Bu söylemin sahiciliğine inanan pek çok alanda müntesip var ki, bunları kriminalize etmek doğru değil. Özellikle ceza hukukunun alanına girenler, az önce bahsettiğim şekilde millete ait egemenliği kullanan en önemli ve stratejik birimlerde konumlanıp, idari ve yasal çerçeve yerine, o derin ve paralel hiyerarşinin talimatlarına göre hareket edenler. Bu yüzden burada ciddi bir ayrıma ihtiyaç vardır. Paralel hiyerarşi içinde olanların da sözünü ettiğiniz gibi, takiyye taktikleri ve araziye uyum sağlama kabiliyetleri nedeniyle deşifre edilebilmeleri öyle kolay değil. Bu yapı bildiğimiz geleneksel illegal devrimci örgütler gibi değiller. Bir bakıma 21. Yüzyılın yeni illegal örgütleri olarak tanımlayabiliriz. Demokrasinin 21. Yüzyılda karşı karşıya kaldığı en büyük meydan okumanın bu tür yapılardan geldiğini söyleyebiliriz.
Zira ortada kurumların içine sızıp yerleştikten sonra, o kurumlar için öngörülen hukuki korumayı ve güvenceleri örgütün güvencesine dönüştürme taktiği güdülüyor. Örneğin HSYK’yi ele geçirdikten sonra “yargı bağımsızlığı” ve “hukukun üstünlüğü” zırhını çok mahir bir şekilde kullanabiliyorlar. İkinci olarak da “Allah rızası” kavramını siyasal olarak istismar ettikleri için, bu yapılar üzerine gitmeyi, “inananlara karşı 28 Şubat darbesi” benzeri bir eylem olarak da sunabiliyorlar.
CARİ HUKUK YETERLİ ANCAK YENİ ARAÇLAR ŞART
Hal böyleyken paralel yapıyla mücadele nasıl tamamına erdirilecek ve bu yapı tam tasfiye edilebilecek?
Tarihte bu pek görülebilen bir hadise değil. Bu yüzden hukuken hesaba çekilmeleri kolay değil.
Bu yüzden hukuk düzeninin de bu tür yapılara karşı kendini yeniden uyarlaması ve yeni araçlarla donatılması gerekir.
Ancak bu aşamaya kadar cari hukuki araçlarla bunlara karşı mücadele etme imkanları da yok değil. Her şeyden önce idari ve yasama tasarrufları ile mücadele yolları tamamen açık ve bu doğrultuda tedbirler alınıyor.
Ayrıca bu tür yapılara karşı hukukun teknik imkanları yetersiz kaldığında, toplumsal meşruiyete dayanmanın, bu tür yapıların meşruiyetinin tükenmesine ve bunların izole edilmesine yaradığı görülüyor. Siyasal mücadelede başarı, diğer alanlardaki tıkanıklıkları aşan çok temel bir işlev üstlenebiliyor.
TOPLUMDA YÜZDE 1, YARGIDA YÜZDE 20!
Tam bu noktada HSYK seçimleri ve “paralel yapı” bahsine geçmek istiyorum. HSYK seçimleri 19 Ekim günü yapılacak. İlk derece mahkemelerindeki hakim ve savcılar, adli yargıdan 7, idari yargıdan 3 ismi HSYK asil üyesi olarak belirlemek için sandık başına gidecek. Sonuçları 12 bin 500 adli yargı hâkim ve savcısının oyları belirleyecek. İdari yargıyı temsilen seçilecek 3 asil ve 2 yedek üyeyi ise bin 500 civarındaki idari yargı mensubu seçecek… Olay bu. Fakat durum ne, bu seçimi bu kadar önemli kılan şey ne? Konuyu bilmeyenlerin de anlayabileceği basitlikte anlatır mısınız?
Bildiğiniz üzere 2010 referandumu Türkiye tarihinin en önemli hamlelerinden biriydi. Lakin paralel yapının, biraz da siyaset kurumunun büyük hataları yüzünden, HSYK’da karar çoğunluğuna ulaşması, bu hamlenin bir ayağını sakatladı. Yine paralel yapı son 15 yıldır Adalet Bakanlığı’ndaki nüfuzları nedeniyle hakim ve savcı alımlarını önemli ölçüde kontrol ettiler. Bu sayede toplumda karşılıkları yüzde bir bile olmayan bir yapının yargı içindeki oranı yüzde 15-20’lere ulaştı. Belki de daha fazla. Bu gösterge bile tek başına ortada bir legalite sorunu olduğunu gösteriyor. İşte HSYK seçimleriyle ortaya çıkan durum bu sürece ivme kazandırdı. Yargıtay ve Danıştay seçimleri de tamamlayıcı oldu. Ondan sonra artık iktidarı ele geçirmek için düğmeye basabilirlerdi.
Bu tablo bile HSYK seçimlerinin neden hayati olduğunu gösteriyor. Zira HSYK ilk derece hakim ve savcılarının adeta tanrısı mahiyetinde. Onların yükselmesi, disiplin işleri, görevlendirilmeleri, onlara karşı yürütülecek soruşturmalar vs tamamıyla HSYK’ya ait bir yetki. Öyle ki teftiş kurulunun da HSYK’ya verilmesi nedeniyle HSYK hem suçlayıcı, hem de karar verici bir pozisyonda. Hukuk devletinin temellerini sarsan böyle bir tercih Anayasa Mahkemesi’ne göre hukuk devletinin zorunlu bir sonucu olabiliyor. Böyle bir HSYK illegal bir yapı tarafından kontrol edildiğinde millet egemenliğinin üç ayağından biri, yani yargı tamamen devre dışı kalmış oluyor. Hukuk ve adalet adına karar veren bir mekanizma, hukuksuz, adaletsiz ve antidemokratik bir yapının iktidar aygıtına dönüşüyor. Siyaseti tüketiyor. Devleti milletin elinden alıp, nihayetinde milletin asla kontrol edemeyeceği, kime hesap verdiğini kimsenin bilmediği/bilemeyeceği bir yapıya teslim ediyor. Böyle bir duruma karşı sessiz kalmak tarihin affetmeyeceği eylemler listesinin birinci sırasında yer alabilir.
SİYASET ASLA ZAAF GÖSTERMEMELİ
HSYK Ekim’deki seçimler neticesinde paralel yapının kontrolüne tamamen geçerse, ne olur? HSYK gevşerse, mücadele akamete uğrarsa başlayan davalar ve paralel örgüt içindeki hakim ve savcılara ulaşılmasını engeller ve paralelin devleti ele geçirme projesi/ihalesi tamamlanır denebilir mi?
Teorik olarak evet, öyle söylenebilir. Paralel yapıya karşı yürütülen mücadelenin yargı ayağı zafiyete uğrar. İdari tasarruflar sonuçsuz bırakılabilir. Bunun da ötesinde paralel yapıya mensup olan ve o hiyerarşi içinde hareket eden hakim ve savcıların idari ve cezai yönden soruşturulmaları engellenir. Bu bir yandan paralel yapının gayrimeşru bir şekilde ele geçirdiği zırhı sağlamlaştırabilir, diğer yandan hukuku ve demokrasiyi koruma kaygısı olan hakim ve savcılar üzerinde yıldırıcı etki meydana getirebilir.
Lakin şunu unutmayalım ki, illegalite ve gayrimeşru yöntemler üzerine kalıcı başarılar elde etme imkanı yoktur. Millete ait egemenliği karanlık odakların ilanihaye gasp etmeleri mümkün değildir. Siyasetin doğası buna izin vermez. Millet buna onay vermez. Unutmayalım ki, hukuk kurallarını ve müesseselerini var eden ve ona meşruiyet kazandıran, hukuk kurallarının kendisi değil, toplumsal onay ve taleplerdir. Siyasetin zafiyet göstermemesi bu yüzden çok önemli.
YÖNTEMLERİ DE GAYRİ MEŞRU
Paralel yapının, HSKY seçimleri için hâkim ve savcıları dinlemek, e-postalarını izlemek gibi yöntemler kullandığı, Pensilvanya’dan da paralel yapının HSYK’daki etkinliğini korumak için “Her imkânı seferber edin” talimatı geldiği haberleri yayınlanmıştı. (4.8.2014 / Sabah) Bu yöntemlerin hakim ve savcılar üzerindeki etkisi nedir?
Paralel yapının toplumda meşruiyeti tükendikçe elbette bu tür yöntemlerin başarı şansı da düşmekte. O yüzden benim önemsediğim kavram meşruiyet. Lakin bu tür örgütler de daima meşruiyet zafiyetinde olduklarından, daha doğrusu, ancak rakiplerinin meşruiyet açıklarından yararlanabildiklerinden, elbette yöntemleri de gayrımeşru olacaktır. Kontrol ettikleri kurum ve makamların verdiği tüm imkanları kendi karanlık hesapları için kullanmaya gayret edeceklerdir. Bunun çok fazla etki doğurabileceğini zannetmiyorum. Bu beyhude bir çabaya işaret ediyor.
TEKNİK NAKAVT HAZIRLIĞI MI?
Yargıda Birlik Platformu HSYK seçimleri için henüz listesini açıklamadı. Yargıçlar Sendikasıyla işbirliği yapan YARSAV ise 11 kişilik aday listesini açıkladı. İçlerinden 5’inin paralel yapının adayı olduğu, birlikte hareket edecekleri söyleniyor. YARSAV’ın 3 bin, paralelin 3 bin beş yüz oyu olduğundan bahsediliyor. Yani seçimde kullanılacak 12 beş yüz oyun yarısı. Pensilvanya’nın malum “teknik nakavt” stratejisinin bir uygulaması olabilir mi bu?
YARSAV’ın da kendini bir havas hareketi olarak “her türlü siyasi mülahazanın dışında ve üstünde” gördüğünü unutmayalım. Bu yaklaşımın tüm antidemokratik, vesayetçi ve darbeci yapıların ortak ideolojisini yansıttığını unutmayalım. Kendini siyaset üstü gören her yapı, demokratik siyasete karşı bir tutum geliştirir. Havas hareketi olmaya yeltenir. Kaçınılmaz olarak vesayetçilikte karar kılar. Paralel yapının da yöntemi bu. Hem siyasetten uzak durmak, hem de siyasal kurumları kendi tekellerine almak böyle bir ideolojinin tipik davranış kodu. İşte bu nedenle Yarsav ile paralel yapı arasında işbirliği olabilir. Ortak düşmanın niteliği, işbirliğini zorlayabilir.
Ancak Yarsav bünyesindeki herkesi ve yine son 15 yılda paralel yapının himmetiyle yargıya alınanların tamamını böyle bir oyunun parçası görmek yanlış olur. Hesap teknik nakavt olsa da, darbecilerin teknik nakavt numaralarının artık işlemediği bir çağda yaşıyoruz.
PARALELİN HEDEFİ AK PARTİ DEĞİL TÜRKİYE
HSYK seçimleriyle ilgili bir cemaat-hükümet savaşı mı yaşanıyor?
Paralel yapı-Türkiye, paralel yapı-Orta doğu coğrafyası, paralel yapı-demokrasi savaşı dememiz daha doğru olur. Cemaatten kendini sayan herkes bu illegal yapılanma içinde değil. İllegal yapılanmanın dersi ise AK Parti hükümeti değil. Bir bütün olarak ülkenin egemenliğini ele geçirmektir.
ADALET BAKANLARI YARGININ ELİNDE REHİNE
Adalet Bakanlığı bürokratları vaziyetin ne kadar farkında peki ve siyasi erkin talimatlarına hakkıyla uyulmakta mı?
Burada temel bir çelişkiye işaret etmek isterim. Adalet Bakanlığı bürokratları hakim ve savcı. İdari yönden bakanlığa bağlı. Müsteşar dahil olmak üzere, onların kaderi HSYK’ya bağlı. HSYK’yi kim kontrol ediyorsa, Adalet Bakanlığını da onlar kontrol ediyor demektir. Bu yönüyle aslında Adalet bakanları yargı bürokrasisinin eline verilmiş rehinler olarak da düşünülebilir. Yine düşünün, erkler ayrılığından söz ediyoruz. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrı olması gerektiğini söylüyoruz. Adalet Bakanlığı yürütmenin bir parçası, ancak o bakanlık neredeyse sadece hakim ve savcılardan oluşuyor, onlar da HSYK tarafından kontrol ediliyor.
TÜRKİYE’NİN KADERİ YARGIDA BİRLİK’E BAĞLI
Bu nasıl erkler ayrılığı o halde?
Bu Türkiye Cumhuriyetinin darbeci ve vesayetçi siyasal ve idari yapılanmasının normallerinden, ancak demokrasinin anormalliklerinden sayılır. Şimdi Adalet Bakanlığı bürokratlarının da içinde bulunduğu hakim ve savcıların oluşturduğu bir platform var. Ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, onlar illegal bir yapıya karşı haklı bir mücadele verirken, diğer yandan kaderleri o yapının kontrol ettiği bir HSYK’ya bağlı olacak. Yargıda Birlik Platformu başarısız olursa, herhalde sıradan çaycının sahip olduğu güvencelerden de mahrum kalacaklar. Zira HSYK’yı denetleyecek bir merci yok, ama çaycının hakkını teslim edebilecek bir idari hiyerarşi ve yargısal denetim yolu var.
Diğer yandan tam da bu durum, Adalet Bakanlığı’ndaki hakim ve savcılar ile platformu oluşturan tüm yargı mensuplarının çok daha dikkatli ve duyarlı bir şekilde hareket etmelerinin güvencesi. Zira başarısızlıklarının faturasını sadece Türkiye Demokrasisi ve Türkiye Toplumu değil, kendileri de ödemek durumunda kalabilirler. Bu duyarlılık demokrasi kaygısı içinde olan herkesin ortak duyarlılığı olmalı.
HSYK OLMAZSA OLMAZIMIZ DEĞİL
Siyaset yargı bürokrasisine rehin verilmiş durumda ama öte yandan, Hükümetin HSYK seçimine yönelik dikkatini hassasiyetini yargı bağımsızlığına müdahale olarak değerlendirenler var?
Bir kere HSYK ne demokrasinin, ne de yargı bağımsızlığının olmazsa olmaz bir kurumu değil. Akdeniz havzası ülkelerin bir kısmında buna benzer kurumlar olsa da, yarıya yakını yargıçlar tarafından, ancak çoğunluğu siyasi mekanizmalar tarafından belirleniyor. Orta ve kuzey Avrupa’da buna benzer örnek dahi yok. HSYK biçimindeki kurumlar “siyasete güvensizliğin” bir siyasal kültür olarak egemen olduğu ülkelerde görülüyor. Türkiye’de bu kurumları üretenlere bakıldığında siyasete güvensizliğin, demokrasiye güvensizlik olduğu rahatlıkla görülebilir. Bu bir.
İkinci olarak yargıya müdahale, yargının diğer alanlara müdahalesi olmadan cereyan edebilen bir davranış değil. Yargı siyasal kararlar verdikçe, idarenin ve yasamanın takdir alanına hukuka aykırı bir şekilde müdahale ettikçe, siyaset kurumunun yargıya güveninin ve saygısının tükendiğini ve kendi alanını korumak adına siyasal aktiviteler içine girdiğini gözlemliyoruz. Meşhur Fransız siyasetçisi Guizot boşuna “yargının siyasallaşması, siyasetin de yargısallaşmasını doğurur ki bundan her ikisi de zarar görür” dememiş. Türkiye’nin 1924 sonrasından bugüne kadarki yargısının tutumu ile 2010 sonrası HSYK’nın tutumuna baktığımızda meselenin ne olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.
Erkler arasında demokratik bir denge ve fren sistemi kurulmadığında, ortaya çıkan dengesizlik ve kararsızlık durumu, daimi denge arayışlarına yol açar. Bu da daimi sınır ihlalleri anlamına gelir.
Son diyeceğim ise şu. HSYK ve sair kurumları illegal ve gayri ahlaki bir şekilde ele geçiren bir yapının “hukuk devleti” veya “yargı bağımsızlığı” zırhının arkasına saklanması gayriahlakidir, hukuken de ciddiye alınamaz.
YARSAV HEM DERS ALMIYOR HEM DE HAVAS HERKESTEN
Geçtiğimiz dönemlerde siyasi ideolojik açıdan farklı toplum kesimleri farklı farklı açılardan olsa da çok çekti aslında paralel yapının hukuk alanında yapıp ettiklerinden. Canı yanarak edinilen tecrübe, bu konuda bir farkındalık ve kararlılık yaratmadı mı peki yargı camiasında?
Kısmen diyebiliriz. Zira tam bir farkındalık yaratmış olsaydı, YARSAV’ın tutumu 17 Aralık sonrasında farklılaşabilirdi. Batı demokrasilerindeki gibi bir yargı yapılanması çağrısı yapabilirdi. Sürece katkı sunabilirdi. Onca yıldır ortaya çıkan hukuksuzlukları gördüklerinde en azından bu konuda bir tutum değişikliğine gidebilirlerdi. Lakin paralel yapının tasfiyesine karşı çıktılar. Kuşkusuz durumu anlamadıklarından değil, kendi karşıtları ile kurdukları psikolojik iletişimdendir bu. Kemalist olmayanlar bir tehdit ise, o tehdidi ortadan kaldırmak için elbette yararlı her imkan kullanılabilir. Oysa demokrasi her türlü farklılığın özgürce kendini ifade edebileceği bir sistemin adı. Demokratikleştirilmiş bir yargıda paralel hiyerarşiler yerine hukukun hiyerarşisi işler. Yargı ile diğer erkler arasında sağlıklı bir ilişki doğar. Bu ise Türkiye’nin kazancı olur. Kendilerini ötekine nefret ile tanımlamak yerine tüm gruplar buna odaklansalar herkes kazanır. Ötekinin varlığına itiraz biçimindeki muhalefeti bir kenara itip öteki ile birlikte yaşamanın felsefesini siyasal davranışlarının merkezine yerleştirseler herhalde bundan en başta “muhalif” olanlar kazanır.
ERGENEKON, BALYOZ, KCK DAVALARI SIFIRLANMALI
Bahis “dün”den açılmışken sorayım: Ergenekon Balyoz KCK ya da Dink davası gibi davalar hem toplumda siyasi bir gerilim yarattı ve hesaplaşma isteği uyandırdı hem de hukuka inancı sarstı. Ama paralel yapı ifşa oldukça da bu davalardaki hukuksuzluklar da görünür oldu. Bir yandan paralel yapıyla mücadele sürerken diğer yandan bu davaların yeniden görülme ihtimali ihtiyacı doğar mı? Ya da af söz konusu olabilir mi?
Bu konuda biliyorsunuz yasa çalışmaları yapıldı, çalıştaylar düzenlendi. Kamuoyu bunu çok tartıştı. Benim görüşüm yasa ile getirilebilecek bir yeniden yargılama formülünün 1970’lere kadar uzanabilecek bir yeniden yargılama dalgası doğurabileceği, bu yüzden durumun Anayasa Mahkemesine intikal ettirilmesi yönündeydi. Nitekim Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatlarda hak ihlali tespit ettiği her durumda yeniden yargılamanın yolunu açıyor. En sağlıklısı bu idi. Ancak bu politik sorunu ve meşruiyet tartışmasını tam çözmüyor. Yine bir kaç yıldır “Türkiye’de yeni bir başlangıç ve yeni bir toplumsal sözleşme için tüm bu politik mahiyetteki davalar düşürülmeli” yönünde görüş beyan ediyorum. Yeni Anayasa için, eski anayasal düzenin ürettiği siyasal karşıtlıkları sıfırlamak ve bu karşıtlıkları daha demokratik yöntemlerle düzenlemek kaçınılmaz. Bu düşüncemde ısrarcıyım.
BU ÜLKEDE YÜZ YILDIR ZEHİR SOLUYORUZ
Bütün bu konuştuklarımızın, Türkiye'nin sorun alanlarının ortak nihai çözümü var mıdır, Türkiyelilik kavramı, yeni anayasa, sistem değişikliği gibi?
Elbette, hangi siyasal tartışmayı ve sorunu deşersek deşelim, altından cari anayasal düzenin yattığını görürüz. Paralel yapı dahi bunun bir sonucu. İster derin devletin “islami gladyo”su olarak görelim, ister siyasal İslamcılığın muhalefet damarlarından biri diyelim, neticede bu anayasal düzeni ele geçirmenin yolunun “merkezi ele geçirme” olduğu gerçeğinden hareketle oluşan bir yapı bu. Cari anayasal düzen katı merkeziyetçi ve militarist bir yapı olmasaydı böyle bir örgüt olmazdı. Etnik tercihi olmasaydı ve buna yönelik ırkçı asimilasyon politikaları olmasaydı, Kürt meselemiz olmazdı. Gezi kalkışması olmazdı. Gayrimüslim azınlıklar sorunu, Alevi meselesi vs olmazdı. Tüm bunların 1924’ten bu yana ortaya çıkan anayasal tercihlerin doğal sonucu olduğunu görmek gerek. Yine tüm darbelerin dayandığı meşruiyetin de bu anayasal düzende bulunduğunu söyleyelim. Anayasanın başlangıç kısmını açıp okuyan bir subay, gözünü anayasadan kaldırıp Türkiye’ye baktığında darbeyi bir vatan borcu olarak görür.
Buna bir son vermenin yolu, artık vakit geçirmeden toplum sözleşmesini tespit etmek ve bunun üzerine hızla yeni anayasal düzeni inşa etmek.
Yapabilirsek yüz yıldır bu ülkede sadece zehir soluduğumuzu o zaman çok iyi anlarız.

Haber10 18.08.2014

Sayfa 1 - 6

Söyleşi