facebook twitter Linkedin

Kitap-Dergi

İnsana Yön Veren Değerler

bayram karacorİnsan yeryüzünde bulunduğu sürede başıboş olmayacaktır. Bayram Karaçor'dan 'İnsana yön veren değerler' üzerine anlamlı bir araştırma kitabı...

 10.02.2015 Haber7

İnsan, güzel bir kıvamda yaratıldı. Lekesiz, temiz ve günahsız olarak ve başına gelecekleri bilmeden ilk ağlayışıyla hayata gözlerini açtı. Ağlamasından, ana rahminde iken daha güvende olduğunu mu anlamıştı? Elbette; annenin rahmeti, kucağı ve ocağı güvenli bir sığınaktır. Ama o, yeryüzünde bulunduğu sürede başıboş olmayacaktır. Yaratıcı, ona akıl verdi ve aklına da yol gösterici bilgiler sundu. Bu bilgiler ve gördükleriyle aklederek ilişkilerini yönetmesini istedi. Yönetirken; ahlakın, adaletin, merhametin ve iyiliklerin verileriyle davranmasını öğütledi. İnançla, davranışlar arasındaki uyumun gereği; samimiyet olarak nitelendirildi. Maskeli ya da ikiyüzlü olmak her toplumda hor görülür. Birisi kendisine ait, diğeri sahte bir yüzdür. Nerede, hangi yüzü kullanacağı bilinmez. Müslüman olmak; yaratıcısına, kitabına ve insanlara karşı samimi olmayı gerektirir. Bu durum onun, ikinci yüzünün olmadığı anlamını taşır. Samimiyet, insanları; ırk, mezhep, mevki, servet ve çıkar nedenleriyle dışlamadan, zarar verenlere karşı uyanık ve iradeli bir duruş sergileyen, öncelikle Allah'ın rızasını gözeten, insanlara adalet ve iyilik isteme niteliğidir.

 

Kitabın künyesi

Yazar : Bayram Karaçor

Yayıncı : Beyan Yayınları

Konu : Araştırma - İnceleme

Engeloji

engeloji2Engelli olmasıyla ilgili en vurucu soruyu Ayşe Arman şöyle soruyor: “Sizdeki başarma arzusunun sebebi bu kaza mı?” Mehmet Ali Birand bu soruyu da şöyle cevaplıyor: “Evet muazzam kamçıladı beni! Bacağımın kısalığını kapatabilmenin yolu başarmaktı. Hayatım boyunca bunun için uğraştım. O ‘Topal’ lakabından kurtulmalıydım.” Bunu Mehmet Ali Birand’ın ağzından duymak çok etkileyici.

***

Çocukken, bebekleri doğacak kişilerin “Kız ve erkek olsun hiç fark etmez. Eli ayağı düzgün olsun da” sözü içimi acıtırdı. Bu halk arasında çok kullanılan ve iyi niyetle söylenmiş bir dilektir. Ama bu cümle engelli birinin gözlerinin içine bakarak söylediğinde, onu ne çok incittiği hiç düşünülür mü?

***


ENGELOJİ

Kör Topal Giden Bilim

 

Engeloji, insanlara bedensel eksikliklere odaklanmak yerine yeni bir bakış açısı getirmeyi hedefliyor.

Engellilik maalesef yanlış biliniyor, engelliler yanlış tanınıyor. Engeloji, bunu doğru anlatmak amacıyla yazılmış bir kitap.

Kitap engelli ve engelsiz herkese sesleniyor. Bu nedenle konuları araştırılarak, özenle ve günceli yakalayarak seçilmiş. Kitapta okuyacağınız metinler Aliye Yücel'in 2011 ile 2014 yılları arasında blogunda paylaştığı yazılardan oluşuyor.

Engeloji terimi Türkçeye ilk defa giriyor.Engeli ve engelliyi doğru anlamak bir bilim! Engeloji de bunu anlatıyor. Alt başlık "Kör Topal Giden Bilim!" olarak seçilmiş...

Kör Topal Giden Bilim (!) diyerek bir kinaye yapılsa da, Engeloji'deki her yazı, engelli farkındalığının artması isteğiyle yazılmıştır. 

Her yazar, yazılarının beğenilip takdir görmesini istese de; yazarın esas istediği engelliliği doğru tanımlayıp, bir farkındalık ortaya koymak...

Her satırında engelli farkındalığına şahit olacak, engelliler hakkında bilinenlerin yanlışlığını Engeloji ile kavrayacak; bu engelliyi anlama biliminin neden kör topal gittiğinin farkına varacaksınızEngeloji1!

ALİYE YÜCEL




Yılın en iyi romanı 'Haw'

hawSabitfikir edebiyat ve eleştiri dergisi, 2014 yılının en iyi 50 romanını eleştirmenler ve yazarlardan oluşan bir jüri ile seçti. Buna göre Kemal Varol'un 'Haw' romanı, yılın en iyisi oldu.

24 Kas 2014

2009 yılında önce internet üzerinden yayın hayatına başlayan edebiyat ve eleştiri dergisi Sabitfikir, bugün Türk edebiyatının önemli süreli yayınlarından biri konumunda. Seçtiği kapak ve dosya konuları ile birçok kez tartışılan Sabitfikir, bu yıl dördüncü kez yılın 'En İyi 50 Romanı'nı seçti.

Aralarında Tanıl Bora, Sevin Okyay, Cemil Kavukçu ve A. Ömer Türkeş gibi isimlerin bulunduğu 60 kişilik seçici kurul, bu yıl romanları yayımlanan Haruki Murakami, İhsan Oktay Anar ve Mo Yan gibi isimlerin arasından Kemal Varol'un 'Haw' isimli romanını yılın en iyisi seçti.


Bir köpeğin gözünden Güneydoğu meselesini anlatan 'Haw'ın ardından listenin ikinci sırasında bu yıl Nobel edebiyat ödülüne de layık görülen Haruki Murakami geliyor. İşte, Sabitfikir dergisinin oluşturduğu seçici kuruldan '2014'ün En iyi 50 Romanı' kararları;

Kemal Varol – Haw

Haruki Murakami – Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları

Ayfer Tunç – Dünya Ağrısı

İhsan Oktay Anar – Galiz Kahraman

Emrah Serbes – Deliduman

Faruk Duman – Köpekler İçin Gece Müziği

Hakan Bıçakcı – Doğa Tarihi

Katharine Burdekin – Swastika Geceleri

Aslı Tohumcu – Ölü Reşat

Murat Gülsoy – Gölgeler ve Hayaller Şehrinde

Kaynak: Al Jazeera


 

İnsanın tanrılaştırıldığı bir noktaya geldi Batı

muhammed kutub'Tartışmalar' kitabında Muhammed Kutub, İslam dinine karşı yapılan yaftalamalara karşı çıkarak; İslâm’a mâl edilmeye çalışılan bu kavramların aslında ne demeye geldiğinin tartışmasını yapıyor. Metin Erol yazdı.


 20.10.2014 Dünyabizim

 
Bir tartışmaya şahit olmak insana ne katar? Bu sorunun cevabı şüphesiz tartışılan konunun mâhiyeti ve konuyu tartışanların seviyesiyle doğrudan bağlantılıdır. Tartışma dediğimiz etkinlik, teorik anlamda tartışanlar için bir zihin fırtınası oluştururken; bu tartışmayı dinleyenler için hem öğreticilik hem de hızlı bir tefekkür zeminidir. Ancak günümüzde televizyon programlarında şahit olduğumuz tartışmalar, hakiki mânâda insanlara bir şeyler katıyor mu acaba? Güncel olana ilişkin temelsiz düşüncelerin havada savrulduğu tartışma programlarında, nihai hedef tartışılan konunun mâhiyetinden ziyâde kimin haklı olduğuna kilitlendiği için ne tartışma eyleminin hakkı veriliyor ne de tartışılan konu insanlara hakikat adına bir şeyler katabiliyor..!

 

Muhammed Kutub’un tartışmalarını ayrıcalıklı kılan taraf

 

Hâl böyle olunca yapmış oldukları değerli işlerle kendisinden söz ettiren düşünürlerin, yazarların gene kendileriyle olan tartışmalarına göz kulak kesilmek bana daha mantıklı geliyor. Bu minvalde Prof. Dr.Muhammed Kutub’unTartışmalar isimli eserini keyifle okudum. Anlaşılmaz onca sözün havada uçuşmadığı, kafamın şişmediği bir tartışmaydı maruz kaldığım. Üzerinde durulan konularda rahatça tefekkür ettiğim bir tartışma…

M. Beşir Eryarsoy’un çevirdiği ve Beka Yayınları’ndan çıkan Tartışmalar’da Muhammed Kutub, Batı’nın kendi kavramlarıyla din üzerine yaptığı genellemeye ve İslam dinine karşı yapılan yaftalamalara karşı çıkarak; İslâm’a mâl edilmeye çalışılan bu kavramların aslında ne demeye geldiğinin tartışmasını yapıyor. Muhammed Kutub’un tartışmalarını bilhassa önemli kılan, Batı’nın paganizmden Hıristiyanlığa geçiş ve Hıristiyanlığın bozuluş sürecini kronolojik olarak ana detaylarıyla anlatması. Tartışmalar’da Kutub’un kendisine seçtiği bu metot hem tartışılan mevzuu yerli yerince anlamamızı sağlıyor, hem de Hıristiyanlığın yaşadığı bu değişim ve dönüşüm zamanlarında, Müslümanların hangi irtifalarda seyrettiklerini daha bir net gösteriyor okuyuculara.

 

Hıristiyanlığın bozuluşu ve kilisenin sömürüsü

Orta Çağ’da kendi eliyle dejenere ettiği Hıristiyanlık üzerinden ‘din’ olgusunu kenara atan Batı, şu tespite varmıştı: “Artık bu dinin yeryüzündeki rolünün sona ermesi ve yerini icatçı, yaratıcı, aydınlatıcı, özgür ve insanın her türlü bağdan kurtuluşunu temsil eden modern düşünceye bırakma zamanı gelmiştir.” Batı’nın bu tespiti Hıristiyanlığın geldiği noktadan bakılınca çok da haksız sayılmazdı. Kilisenin elinde krallara taç giydirmeye kadar varan bir güç vardı. Tanrının tek temsilcisi olan Kilise ve onun bütünleştiği Papa’nın bedeni, ‘güç’ olgusunu kendisinde maksimize ediyordu. Bu gücü Orta Çağ’da adeta bir öç alma aracı olarak kullandı Kilise. Çünkü Hıristiyanlığın ilk yıllarında Pagan Roma Devleti’nin avucunda mustazaf idi Hıristiyanlar. Her türlü işkenceyi, her türlü sürgünü tadıyorlardı.

Dördüncü asırdan itibaren Konstantin’in Hıristiyanlığa geçişiyle durum tersine döndü. O yıllardan başlayarak, tam bir güç mekanizması haline gelen Kilise, son raddede imparatorları tâyin eden ve onları görevden alan mekanizma haline geldi. Din adamlarının birer kâhine dönüştüğü bu yıllarda kilisenin dini metinleri yorumlama yetkisi de yalnızca kendisinde mündemiçti. Muhammed Kutub bu yaşanan hadiseler için Kur’an-ı Kerim’in Mâide Sûresi’nin 44 -45-46 ve 47. âyetlerine işaret ediyor Tartışmalar’da: “Hıristiyanlar kendilerine inen Allah’ın şeriatını hâkim kılmadılar ve dini otorite olan Kilise, Roma kanunlarıyla hükmetmeye devam etti.”

Kilisenin üç büyüğü: Malî, siyasî ve bilimsel tuğyan

Yalnızca bununla yetinmeyen Kilise, halka malî tuğyan uyguluyordu. Kilise tarafından, Allah için fakirlere harcamak amacıyla insanların mallarından toplanan ziraî vergiler, din adamlarının kasalarına akıyordu. Böylece kilisedeki din adamları kralları dahi kontrolleri altına alacak bir dünyevi güce ulaştılar. Halkın en fakir tabakası olan çiftçileri, dinlenme günleri olan Pazar günlerinde ücretsiz olarak Kilise’ye ait tarlalarda çalıştıran da Kilise’nin din adamlarıydı. Muhammed Kutub bu durumu Kur’ân-ı Kerim’in Tevbe Sûresi’nin 34. âyetinden istifade ederek tartışır kitabında.

Siyasal olarak ise imparator ve prensleri, görevlerinden alma ve aforoz etme yetkisiyle kendi kontrolü altından tutan Kilise, dünyevi gücü de bu şekilde kontrolü altına alıyordu. Rönesans’ı adım adım çağıran son tuğyan ise Hıristiyan dünyasındaki bilimsel tuğyandı. Tabiri caiz ise “devenin belini kıran o zembildi.” İslâmî ilimlerden etkilenen birtakım ilim adamları yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ve kâinatın merkezi olmadığını ilan ettiler. Kilise, Tevrat’ta geçen ‘yerin düz’ olduğu ifadesine muhalefet etmelerinden ötürü onları inkârcı ve kâfir olarak nitelendirdi. Giordano Brunodiri diri ateşte yakılarak bu ideasının bedelini ödedi. Kopernikus ise ateşe atılmadan kendi eceliyle öldü. Galileoise diri diri yakılmaktan kurtulmak maksadıyla fikrinden geri döndü. Ancak onun ölüm döşeğinde “yer, küre şeklindedir…” diyerek sayıkladığını tarih biliyor.

Din olgusunun yıkılması ve ‘Avrupa dünyanın kendisidir’ hegemonyası

Orta Çağ’da Allah’ın şeriatını ve kendilerine inen kutsal kitabı bozarak, ortaya koydukları tahrip edilmiş bir din ile kendi dünyevi otoritesini sabitleyen Kilise, uzun yıllar sürdürdüğü saadeti İslam dininin yetiştirdiği büyük düşünürlerin etkiledikleri Avrupalı düşünürler eliyle kaybetti. İslam düşünürlerinin Latinceye çevrilen pek çok eseriyle temas eden Avrupalı düşünürler, tekrardan Greko- Romen kültürüne geri dönüş hareketini başlattılar. Nihai olarak Rönesans’la sonuçlanan bu hareket, bilimsel olarak aydınlanmanın yanında aynı zamanda bir bütün olarak dine karşı koyuş hareketi oldu.

Rönesans hareketiyle, tahrip edilmiş bir Hıristiyanlık geri plana atılmadı; bütünsel olarak ‘din’ olgusu bir gerçeklik olarak geri plana atıldı. Hatta geri atmaktan daha öte dine karşı bir düşmanlık başlatıldı. Kendi adlandırmalarıyla karanlık Orta Çağ’dan Rönesans ile aydınlanan Batı, bu süreçten sonra kendi tarihini, tüm dünyanın tarihi gördü ve Avrupa’yı dünyanın kendisi belledi. Dini, bir olgu olarak geri atan Avrupa bunu Grek kültürüne geri dönüşle yaptığı için manevi alanını da Grek putperestliğiyle doldurmaya çalışmıştı. Ancak burada insanın tamamen değersizleştirildiği bir Orta Çağ’dan çıkmış olan Batı, insanın öznesi olduğu bir bilimsel ve devrimsel aydınlanma yaşadığının da farkında olarak, bu manevi boşluğu biricik ‘insan’ ile doldurdu. Muhammed Kutub’un ifadesiyle “Allah yerine insanın tanrılaştırıldığı bir noktaya geldi Batı. Bunun da adına Hümanizm dedi.” Bilginin kaynağının yalnızca insan olduğuna iman eden Batı için Hümanizm tam da aradığıydı. Bu noktadan hareketle, demokrasi, özgürlük, insan hakları, insanın biricikliği üzerinden kendi siyasetini pek güzel yürütmeye başladı. Bugün hâlâ daha yürütüyor.

Bendeniz Muhammed Kutub’un Tartışmalarkitabının onca önemli noktasından bu bölümleri aktardım. Çünkü Muhammed Kutub’un kitap içerisinde temas ettiği ‘teokrasi’, ‘akılcılık’, ‘‘öteki’ne karşı duruşumuz’, ‘modernizm’ ve ‘modernizm sonrası’başlıklı bölümlerin anlaşılmasının temelinde, Batı’nın Hıristiyanlık üzere geçirdiği değişimin yattığını görmekteyim. Bu değişim ve dönüşümü kavramak bizleri, bozuluşu mümkün olmayan Kur’ân-ı Kerim’in kaideleri üzerinde bir nebze daha sabit- kadem tutacaktır.

İslam Ansiklopedisi'nin 44. (Son) Cildi Yayınlandı

islam-ansiklopedi-11Bekir Topaloğlu'na, en başından beri bilfiil içinde bulunduğu İslam Ansiklopedisi’nin son cildinin yayınlanması vesilesi ile, ansiklopedinin serencamını sorduk. Mehmet Erken konuştu...

1934 Trabzon doğumlu olan Bekir Topaloğlu, 2002 yılında emekli olana kadar, imamlık, lise hocalığı, akademisyenlik gibi pek çok farklı görevde bulundu. İlk kitabı “İslam'da Kadın” 1966 yılında yayınlandı. Mezun olduğu İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaparken, Hayreddin Karaman ile beraber hazırladıkları Arapça sözlük ve diğer ders kitapları uzun süre kullanıldı.


Esas uzmanlık alanı olan kelam alanında Marmara Üniversitesi’nde görev aldıktan sonra sırayla yardımcı doçent, doçent ve profesör oldu. Bu bölümün bir süre başkanlığını yürüttü. Aynı zaman dilimi içinde Diyanet Vakfı bünyesinde İslam Ansiklopedisi heyetine katılan Bekir Topaloğlu, burada inceleme kurulu, ilim heyeti gibi görevlerde bulundu.

Bekir Topaloğlu, akademisyenlikten 2002 yılında emekli olsa da, halen İSAM da yoğun bir şekilde çalışmaktadır.

Kendisiyle, en başından beri bilfiil içinde bulunduğu İslam Ansiklopedisi’nin son cildinin yayınlanması vesilesi ile, ansiklopedinin serencamını konuştuk.



bekir topaloglu


İslam Ansiklopedisi 25 sene önce yayınlanmaya başlandı. Öncelikle bu ansiklopedinin yayınlanmadan önceki hazırlık sürecinden ve zaman içinde nasıl bir seyir izlediğinden bahsedebilir misiniz?

Uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Tayyar Altıkulaç, başkanlığı sırasında kendi arkadaşlarıyla sohbet sırasında, "Biz bir ansiklopedi çıkarsak…" diye düşünmüşler. Peki, yapalım ama nasıl gibi sorularla ilerlemiş bu süreç. Ve kendilerine göre bir teşebbüste bulunmuşlar. Tabi bugün olduğu gibi, 44 ciltlik büyük bir ansiklopedi onların hayalinde olmaz, Ne olur peki? Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın eskiden beri başlayıp 13 ciltte biten bir “İslam Ansiklopedisi” var. Onun yarısından çoğu tercümedir, Batılılardan. O var elde, o biliniyor. Biraz ona benzer, ama bilhassa “İslami maddeleri Müslümanlar yazsın; bir Batılı değil!” diye düşünmüşler.

Neyse bunlar böyle düşünmüşler ve bir teşebbüste de bulunmuşlar. Küçük bir deneme fasikülü düzenlemişler. Bu fasikülü bana ve Hayrettin Karaman gibi iki üç arkadaşımıza verdiler. Aldık baktık ki olmamış. Yazanlar dini kültürü olan, eli kalem tutan birkaç insan. Yani işi küçük görmüşler, böyle yapmışlar. Ben şahsen rapor yazdım, dedim ki böyle olmaz. Bu şekilde “İslam Ansiklopedisi” diye piyasaya bir şey çıkaramayız. Kendime göre şöyle şöyle bir şey olabilir diye basit bir proje de raporuma ekledim. Bundan sonra bu Tayyar Bey tuttu, "Bu sefer bu işi siz yapın" dedi! Ben de bu raporu verenlerden biriyim, en büyük korkum da beni bu işin içine koymuş olmalarıydı. Bu 1983 yılı. Ben ise kendime göre o zamanlar şunu yazmalıyım, bunu yazmalıyım kendi alanımda, diye düşünüyordum. Benim alanım kelam ilmi, yani iman esaslarının felsefesini yapan bir alan. Ben şunları şunları yapmalıyım diye projelerim var ve bu ansiklopediyi başıma sararsam, sonucu gelmez endişesi taşımakla birlikte, istişare etmek suretiyle, sonunda Tayyar Atlıkulaç baskı yaptı bize ve “Ne yaparsanız yapın; bu işi sizin yapmanız gerekiyor!” dedi. E, biz de başlayalım dedik.

Bir deneme yapalım dedik. 1983 ortalarında başladı bunlar, 1988 de ilk fasikülü çıkardık. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, asıl adı “İslam Ansiklopedisi”. İlk fasikülü çıkardık. Yanlış hatırlamıyorsam ilk iki cilt fasikül halinde çıktı. Daha sonra biz 3. ve 4. ciltten itibaren dedik biz bu fasikül işini bırakalım, bu hep doküman, cilt yapalım dedik bunları.

Bizim yaptığımız şuydu: Evvela bu ansiklopedinin konuları ne olmalı, alanları vs. Diyelim ki dini kavramlar meselesi var karşımızda. Şahıslar, âlimler, büyük âlimler… Hatta Müslüman olmamakla birlikte yabancı ama İslam dini ile ilgili eserleri olan adamlarda var böyle, şarkiyatçılar, onlar da olsun dedik. Kendimize göre İslam’ın temel konuları, alanları; inanç, ahlak, ibadet ve benzeri şeyler bunları alalım. Ondan sonra önemli şahısları alalım. İslam tarihini alalım. İslam dünyasının önemli ülkeleri ve beldeleri, şehirleri: Bağdat, Mekke, Medine, İstanbul. Bunlar olmazsa olmaz bu iş. Yani, böylece çeşitli konuları içerecek planlar yaptık.

Tabi bunları yaparken, eskiden çıkarılmış olan İslam Ansiklopedisini ve ona benzer epeyce ansiklopedik eserleri, benzer çalışmaları gözden geçirdik. Bir süre sonra bu ansiklopediyi, ilahiyat fakülteleri gibi ilim dallarına ayıralım dendi. Çünkü biri tarihçiyse, İslam tarihçisiyse, onun yazarlarını da o bilir, onun konularını en iyi o bilir diye düşündük. Öbürü Osmanlı tarihçisiyse o da onu bilir. Böylece epeyce bir teşkilatlanmış oldu bu mesele. İşler oturduktan sonra da, çalışmalarımızda yılda iki cildi esas aldık ve böylece ilk fasikül 1988 çıktı ve böylece şimdi 44. cilt bitmiş oldu…

Bu süre içinde, şu an çok büyük bir yapı olan İslam Araştırmaları Merkezi de kuruldu. Yani bu ansiklopedi ile beraber, kütüphanenin, yan birimlerin kurulması nasıl oldu peki?

Şimdi, burada üç kurum başlamış oldu. Bunlardan biri Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. O zaman İslam Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü idi adı bizim kurumun. Tabi ansiklopedi olunca eserlere ihtiyaç var. Bu sefer kütüphane kurmaya başladık. Bizim o ilk çalışanlarla, ta baştan beri bu işin içinde olanlardan bir tanesi de Prof. Dr. İsmail Erünsal; bizim eski öğrencimizdi kendisi imam hatip okulundan. Onun da kütüphaneciliktir alanı ve bu işin uzmanıdır. Onun kontrolü altında, çeşitli kitaplar aldık. Her yıl ocak ayının sonu ile şubatın ilk haftası Kahire'de uluslararası kitap fuarları açılır. Heyetler olarak gittik oralardan gittik, baktık, ettik; kelepir kitaplar aldık. Ve şimdi artık burada büyük bir kütüphane var bildiğiniz gibi. Dolayısıyla birinci olarak ansiklopedi, ikinci olarak bununla birlikte ortaya çıkan bir kütüphane ve üçüncü olarak da dendi ki, “İslam Araştırmaları” yapılsın burada, elemanlar yetiştirilsin. Hatta bunun için, Diyanet Vakfı’nda özel bir bütçe ayrıldı. Yurt dışında doktoralar yaptırıldı, çeşitli alanlarda. Onlar da bitirdiler, geldiler çalışmalarını. Onlar da buraya gelmiş oldu ve böylece İslam Araştırmaları da oluşmuş oldu.

Son olarak şunu sormak istiyoruz: Bu ansiklopedi 25 senenin sonunda bitti. Bunun sonrasında, bundan neşet eden başka çalışmalar, bunun benzeri çalışmalar devam edecek mi?

Birkaç sene önceydi, Rusya’da bulunan Müslümanlar için 4-5 ciltlik çok özet, bir “Rusça İslam Ansiklopedisi” çıkaralım dendi. Onun tercümesi devam ediyor. Burası tabi her maddeyi almaz, mümkün değil; ama önemli olan maddeler alınıyor, onlar da özetleniyor ve Moskova’ya gönderiliyor ve orada da Rusçaya tercüme ediliyor

Bunun dışında, hem Arapça hem de İngilizce için çeşitli teşebbüsler oldu fakat bunların hiç birisi tam olarak bir sonuca varamadı, yürümedi. Böyle dıştan bakıldığı zaman, “E, ne olacak yani, her alanın bir uzmanı var” diye düşünülüyor. Biz yazarlarımızın Müslüman olmasını şart koştuk dini konular söz konusu olduğunda. Ama örneğin Osmanlı döneminde ya da önceki dönemlerde, Balkanlar’da bir yerlerde bir köprü var, meşhur bir köprü. O köprüyü de bir yabancı biliyor. Öyle şeyleri yazdırmışızdır tabiî ki. Onun dışında, bu işin tam olarak bitmesiyle birlikte, burada bir şenlik yapacak, bazı ödüller verecek yönetim kurulumuz. Böylece bu iş resmen bitmiş olacak. Herhalde bundan sonra da, az önce bahsettiğim bu tercüme işlerine bakılabilecektir tam olarak.

 

 

Dünyabizim

YORDAM

yordam 17Kapağında Salvador Dali'nin fırçasından çıkmış bir resimle Cahit Zarifoğlu'ndan üç dize bulunan Yordam'ın 17. sayısı yayımlandı.
 
Bu sayısı Ferdi Amca yönetiminde çıkan dergide Charles Bukowski'nin Freedom başlıklı şiiri Azadî adıyla Kürtçeye çevrildi. (Helbest, ji aliyê Sinawinî hate wergerandin.)
 
Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz haftalarda Yordam Dergisi mail grubu olan Yordam Forum'da yazdığı bir yorumdan dolayı İsmet Özel, Cihat Duman'a dava açtırmıştı. Yordam'ın bu sayısında sağcı İsmet Özel'in avukatının şikayet dilekçesi, İstanbul Baro Başkanlığı'nın bildirim metni ve Cihat Duman'ın ilgili savunması okurlara üç belge olarak sunuldu.
 
İbrahim Alan "İslamcıların parayla imtihanı" başlıklı yazısında Mehmed Akif, Necip Fazıl ve Nuri Pakdil örnekleri üzerinden Müslüman mahallesindeki "öncü"lerin parayla olan ilişkilerini kendi metinleri ile örnekleyip sorguladı.
 
ODTÜ'de başörtüsüne mi saldırıldı? Cemaat karşıtı bir eylemin nasıl "başörtüsü düşmanlığı" zeminine çekilmeye çalışıldığı "Müslümanların 28 Şubat sendromu" başlıklı yazıda ele alındı.
 
Gezi direnişi sonrasında Türk başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "özgürlükçü kesimleri birleştirici" tutumu, Mine Uz tarafından ironik bir metinle takdir edildi!
 
Roni Margulies, Yordam'a bu sayıda "Arsames" başlıklı şiiriyle katıldı. Tayyar Ahmet, Alpaslan Akdağ, Selami Ay, Özenç Esen, Çağrı Oruk, Ferhat Toka, Bekir Türker ve Cihan Ülsen bu sayının şairleri. Öyküleriyle Alpaslan Akdağ, Ferdi Amca, Esra Aydın ve Hatice Kübra Eroğuz dergiye katkı sundular.
 
Erdal Kurgan, "Tanrı nereye gitti ki?" başlıklı yazısında kapitalist birikimin tezahürü olarak değerlendirdiği modern kentlerde Tanrı kavramının yeni konumunu sorguluyor.
 
Ayşegül Tözeren "Amida Eğer Sana Gelemezsem" adlı romanın yazarı Özcan Karabulut'un ilgili kitabını irdeledi. Dergideki diğer kitap tanıtım yazısında Çağrı Oruk, "Yoksulluk Şarkıları" kitabına kısaca değiniyor Güven Adıgüzel'in.
 
"Mıhellemi" diye bir halk adı duydunuz mu? 4500 yıldır Mardin-Midyat civarında yaşayan bu halkın bir tane derneği var. Nuriye Çakar o derneğin başkanı olan Mehmet Ali Aslan'ı bulup Mıhellemice eğitimden "barış paketi"ne Kurdistan'daki gelişmeleri konuştu. Aslan, "Öyle inanıyorum ki talih bu sefer Kürtlerin yüzüne gülecek ve bu yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak." diyor.
 
2007'de polis tarafından öldürülen gencecik oğlu adına Baran Tursun İnsani Yardım Vakfı'nı kuran Mehmet Tursun'la Osman Çakar söyleşti. Gezi'deki şiddetten Uğur Kaymaz cinayetine birçok polis şiddeti örneği ve benzeri durumlarda hukuken yapılması gerekenler bu söyleşide.
 
Bu sayıdan itibaren 3 liraya satılacak olan Yordam Dergisi'ne İstanbul'da Taksim İstiklal Caddesi'ndeki Mephisto'dan, Fatih'te Ağaç ve İnkılâb kitapevlerinden, Kocamustafapaşa'da Paşa kitapevinden, Vefa'da Bilim Sanat Vakfı (BİSAV) kitap satış reyonundan, Üsküdar'da iskele bitişiğindeki Kurt Gazete Bayii'nden, Kadıköy'de yine Mephisto'dan; Ankara'da ise Birleşik Kitabevi, İhtiyar, Cafe Das ve Mekan Kafe'den; İzmir'de Alsancak - Yakın Kitapevi'nden (Kıbrıs Şehitleri Cadddesi); Maraş'ta Şelale Büfe'den; Diyarbekir'de Hasanpaşa Hanı altındaki Ensar ile Ofis'teki Avesta ve Kafka kitapevlerinden ulaşılabilir.

Müslümanca düşünmeyi unutmamak

Gençligimizin rehber kitaplarından biriydi "Müslümanca Düşünmek Üzerine Notlar"  Ben sanırdım ki bizden sonra bu kitap okunmaz. Zira nesil değişir fikirler gelişir... Düşünceler büyür ve ilerler... Rasim Baba aşılır. Aşılmadı demekki; bizden sonra gelen nesillerde onu okuyor. Sanırım daha okuyacaklar. Okunmak bir yazar için elbette sevindirici ama yazarının bir davanın adamı olduğu düşünüldüğünde ve halen yazdığı kitabın yerini başka bir kitabın almadığını, alamadığını görmesi de sanırım farklı bir burukluk olsa gerek...  O burukluğu yazarın kendisine sormak isterdim. Ayrıca, dürüstçe konuşmam gerekirse kitapta ne yazdığını dahi unuttum. Ama okuyup bitirdiğimde çevremdeki arkadaşlara sitayişle tavsiye edip okutmuştum. Okuyanların sayısını bilmiyorum ama her okuyanın bir başka arkadaşına tavsiye ettiğini çok iyi biliyorum. Aşağıdaki anlatıyı rastlantı sonucu buldum ve yayınlamak istedim. "Neden"(?) derseniz. 

Unutmadık demek için!

Neyi?

Müslümanca yaşamak talebimizi!  

(Hayati Esen)



alt

ASLI KIZILKOCA/ genchareket.org

Sahip olunan zamanın israf edilmesi, batın kültürünün her akşam evimize girmesi ve zamanla hayatımıza işlemesi gibi götürüleri olan ve pek az bir getirisinden bahsedilen bazı çağın buluşu, teknolojinin son noktası icatlar insana yetmeye başlamış ve bahsedilen tabiriyle “bireyselleşme” ye başlayan bir toplum ortaya çıkmış ve bu toplum cemaat mefhumundan uzaklaşmaya başlamıştır.


 Bu Müslüman toplum İslam’ı hayatının merkezinden çıkararak “din” kelimesini hayatının bir köşesinde tutmaya başlamıştır. Din adamları, dini hükümler, dini günler, dini görevler gibi kelimeler türetilmiş ve din farkında olmaksızın yaşamın bir parçasına indirgenmiştir. Bu farklılaşma ve değişim bir takım insanlar tarafından fark edilip “Müslümanlar İslam’ı eskisi gibi yaşamıyor mu?” sorusu gündeme geldiğinde zamanın değişimiyle İslami hayatta farklılıkların ortaya çıktığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu kitabın on dört yıl önce kaleme alındığını göz önünde bulundurduğumuzda değişen zamanla birlikte insanların İslami yaşantılarını sorgulamaya başladığı ve sahip olmamız gereken Müslüman duruşun on dört yıl öncede, bugünde geçmişten daha iyi bir noktada olmadığı sonucu çıkartılabilir.

Burada yazar hemen şu soruyu yöneltmiştir: “Çağın gözüyle İslam’a mı bakmalı, İslam’ın gözüyle çağa mı?” Burada Müslümanlar tarafından verilmesi beklenen ortak cevap “İslam’ın gözüyle çağa bakmak” olsa da bunun bazı zamanlarda böyle olmadığına şahit oluyoruz. Müslüman çağın gözüyle İslam’a bakamaz. Çünkü Kuran’ı Kerim evrensel bir kitaptır ve O’ndaki hiçbir hüküm çağa göre farklılık gösteremez. Aslında burada önemli olan “İslam” kelimesinden ne anladığımızdır.

Bir Müslüman için çağa göre değişen bir İslam anlayışı düşünülemez. Herkesin İslami yaşayışını çağa uyarladığını düşünürsek ortada bir İslam cemaati kalmaz. Fakat bunun yanı sıra bir Müslüman her zaman içinde yaşadığı çağdan haberdar olmalıdır.

Batıdan ve batı tarafından Müslüman topluma sokulmak istenen hayat tarzından haberdar olmalıdır. Bu durum kitapta “düşmanın silahıyla silahlanmak” olarak zikredilmiştir. “Kötü bir dünyada iyi bir Müslüman” olma çabası içinde bulunan Müslüman, iyi kalmaya devam ettiği ve kötülüklere karşı mücadelede bulunduğu sürece dünyaya bakış açısı değişecektir.

Müslümanca yaşama isteği ve İslam karşıtı hareketlerde ortaya konulan bir Müslüman iradesi olduğu müddetçe, dünya Müslümanın gözüne kötü değil sadece düzeltilmeye muhtaç olarak görülecektir. Kitapta da zikredildiği gibi: “Kişi hak bildiği yolda, başkalarından yardım beklemeden, başkalarının ne diyeceklerine aldırış etmeden, kararını o yönde oluşturur ve bir başına yola çıkar.” Bu düşüncelere karşı halen dünyanın Müslümanca yaşamak için yeterince iyi olmadığı düşünülüyorsa burada kişinin İslam dışı düzene kapılan dünya mı yoksa kendi yaşantısı mı bunu düşünmesi gerekir. Çoğu zaman beşer kendi yaşantısını İslam’ın belirlediği çizgiye getirmekte zorlandığı için suçu hayata atar. Böyle bir düzen içerisinde İslami hayatı yaşamayı bir hayalden ibaret görür. Fakat bahsedilen düzeni oluşturan aslında kişinin kendisidir. Kişinin bulunduğu sosyal ve kültürel çevre nasıl olursa olsun bu çevre içerisinde kişi kendi İslami çizgisinin sınırlarını kalınca belirtmelidir.

Kitapta bir diğer konu olarak batı kültürünün günümüzde görülen yansımalarından bahsedilmiştir. Batı sermayesinden ülkemize giren Coca-Cola artık batı kültürünü bir getirisi olarak görülmeye devam etmekte midir? Ya da buna karşı olarak Türk markasıyla üretilen “cola” hala batı kültürünün getirdiği bir ürün değil midir? Bunları göz önünde bulundurduğumuzda Müslüman camianın da batı kültüründen etkilendiği söylenebilir.

Kültürler arasında etkileşme doğal bir durumdur. Fakat bu İslam’ın hükümlerinin ve Müslümanca yaşantımızın tahrifine hiçbir şekilde yol açmamalıdır.   

 

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler

Rasim Özdenören

İz Yayıncılık

Hazreti Ebubekir

Hz-EbubekirAdil Akkoyunlu'nun "Hz. Ebubekir" adlı kitabı 4. baskısı ile yine okuyucunun karşısında. Peygamberimizin en sadık dostu ve Medine'ye hicreti sırasında mağara arkadaşı iken Allah'ın Kur'an'da "ikinin ikincisi" beyanıyla "ikinin birincisi" olarak şereflendirdiği bu mübarek insanın hayatını anlatan kitap Çıra Yayınları arasından piyasaya çıktı.

Hz. Ebubekir (r.a.) aynen Peygamberimiz (sav) gibi 571 Yılında Mekke’de doğdu, Babası Kureyş’in Teym boyundan Ebu Kuhafe Osman, Annesi Sahrin kızı Ümmül Hayr Selma’dır. Asıl adı Abdül Kâbe idi. Müslüman olduktan sonra Hz Muhammed (sav) ona Abdullah adını verdi; ayrıca Atik, Sıddık, Yar-ı gâr sanlarıyla da anılır.

Mekke’de Kureyş’lilerin kan davalarına bakardı, daima uygun ve yerinde karar veren bir hakemdi.

Hz. Muhammed(sav)’in atalarının dininden başka bir dinden söz ettiğini duyunca Resullulah’ın yanına giderek bizzat:

- “Ya Ebel Kasım, sen kavminin, atalarının dinlerini kınıyor ve yeriyormuşsun öylemi?”

Peygamberimiz:

- “Ey Ebu Bekir! Ben, sana ve bütün insanlara Allah’ın Resulüyüm, insanları “bir” olan Allah’a davet ediyorum şahadet et” deyince, Ebu Bekir (r.a.) hiç düşünmeden, Kelime-i Şahadet getirerek Sıddıkiyet makamına giren ilk erkek oluyordu.

Müslüman olmadan öncede Peygamber (sav) ile yakın dostluğu vardı, Müslüman olunca bu dostluk erişilmez bir dostluğa bürünmüştür.

Zengin bir tüccardı, kırk bin dirheminin otuzbeş binini müslüman olan kölelerin hürriyetini kazanmaları için fidye olarak ödemiştir. Hz Bilal (r.a.)’ın fidyesini de Hz Ebu Bekir (r.a.) vermiştir.

Yoğun baskılar neticesinde müslümanlar Habeşistan’a göçtüğünde o Peygamberimiz (sav) yanında kalan bir kaç müslümandan biri idi.

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında şunlar ifade ediliyor:

İslam Tarihi serimizin bu ikinci kitabında; güzeller güzelinin yolunu izleyen güzel insanlardan sadakatin timsali 1. Halife Hz. Ebubekir’in hayat hikâyesini ve onun yönetiminden ibretli sahneler okuyacaksınız.

Hz. Muhammed ve halifeleriyle ilgili bunca eser varken, neden ihtiyaç duyduk bu eseri yayınlamaya?

Çağımız insanına, son Nebi’nin ve onun Raşit Halifelerinin yeterince doğru bir şekilde tanıtılmadığı kanaatindeyiz. Peygamber ve halifeleri, ne kadar doğru anlatılırsa; İslam’ın da o kadar doğru anlaşılacağını düşünüyoruz.

Vahyin onaylamadığı; delilsiz, dayanaksız, abartılı ifadelere, faydası olmayacak detaylara ve gereksiz tartışmalara yer verilmeyişi bu kitabın önemli bir özelliğidir. Resulullah’ın, ashabıyla birlikte vahyi yaşayışını günümüze taşımak ve örnek alınmasını sağlamak amaçlanmıştır. Bu nedenle bilinmesinde fayda görülen konulara ve o konuların yorumlarına ağırlık verilmiştir.

Yedi ciltlik İslam tarihi serimiz; dünya ve ahiret esenliğine susamış olan insanlığı, Hz. Muhammed’le ve onun halifeleriyle tanıştırma düşüncesiyle kaleme alındı. Faydalı olacağını umuyoruz.

Sen öyle çağırmasan, ben böyle gelmezdim

nazan-bekirogluBazen sadece kapağına vurulursunuz bir kitabın. Bazen hiç sektirmeden okuduğunuz yazarların kitaplarını alırsınız. Bazen ismi hoşunuza gider, bazen de arka kapağa düşülmüş notlar... Galiba bir kitabı almak için yazabileceğimiz tüm gerekçeleri bağrında tutan kitaplardan birisidir Timaş Yayınları'ndan çıkan Nar Ağacı...

"Nazan Bekiroğlu'nu Yusuf ile Züleyha kitabıyla tanıyıp, üslubuna vurulup ve sonra da tüm kitaplarını tek solukta okuyanlar" isminde bir dernek kurulsa, başı ben çekerdim galiba. Kelimelere yüklediği anlamlar, sözcüklerle raks edişi ve renk renk kitapları "Nazan Bekiroğlu yazsa da okusam" dedirten sebeplerdendi. Uzun bir bekleyişin ardından, La: Sonsuzluk Hecesi kitabının üzerinden tam beş yıl geçtikten sonra Nar Ağacı ile tekrar merhaba dedi yazar okurlarına.

Daha ilk sayfalarda başlıyorsunuz o duru cümlelerin altını çizmeye

Hani "su gibi" diye bir betimleme var ya; işte Nar Ağacı'nı tam da böyle anlatabiliriz. Su gibi bir hikâye, içimizden biriymiş gibi hissettiğimiz karakterler ve bir de sayfalara sığmayan tertemiz bir aşk var kitapta. Hikâyenin kahramanlarını içimizden biriymiş gibi hissetmemizin asıl sebebi, kitabın iki büyük kahramanı olan Zehra ve Settarhan'ın, yazarın anneannesi ve dedesi olması aslında...

Daha ilk sayfalarda başlıyorsunuz o duru cümlelerin altını çizmeye. Siz çizdikçe başka başka şehirlere götürüyor sizi kitap.

"Sen öyle çağırmasan, ben böyle gelmezdim..." diyor kitapta, gitmeleri, gelmeleri anlatırken...

Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum, Bakü ve İstanbul arasında geçen, uğradığı her şehirde yaşanmışlıklar bırakan ve oralara hiç gitmeyenlere gitme isteği uyandıran, gidenleri de özleme bürüyen harika bir roman bu.

Zamanın suları 1. Dünya Savaşı dönemlerinde akıyor kitapta. Zehra ve Settarhan'ın umulmadık buluşmaları ve yaşadıkları o tertemiz hayatı anlatıyor. Karakterler öyle ince, öyle zarif işlenmiş ki romanda...

nar-agaciEsas duruşta okunan karakter

Zehra; resim sevdalısı... Hayallerini, gökyüzünün kendi gözbebeklerine düşen metrekaresini umarsızca resmeden Zehra... Trabzon'un işgali sebebiyle yollara düşen muhacir Zehra...

Settarhan; savaş döneminde her şeyini, evini, barkını, yerini, yurdunu ardında bırakıp İstanbul'a akan Settarhan... Zehra'nın olmazsa olmazı...

İsmail var bir de... Balkan Harbi sebebiyle evini, büyükannesini, ama en önemlisi kardeşi Zehra'sını geride bırakıp savaşa giden güzel yürekli genç...

Celil Hikmet, Zehra'ya gördüğünü tuvale nakşetmeyi öğreten, seferberlik ilan edilince hizmetlerini ve anneciği Suat Hanım'ı arkasında bırakarak savaşa koşan adam.

Buram buram Anadolu kokusunu Büyükhanım'dan alıyorsunuz hikâyede... Seferberlik ilan edilince verdikçe artıran kadın. Öyle işlenmiş ki bu karakter hikâyede; yazarın satırlarından Büyükhanım'ın vakarının ne denli yüksek olduğunu hissedip onunla ilgili bölümlerde nisbeten esas duruşta okuyorsunuz hikâyeyi.

Nar Ağacı böyle işte. Sevdalar, savaşlar, kaybolan anılar, birkaç fotoğrafa sığan ve hayat boyu hep orada duracak olan dostluklar, seferberlik yılları, cevapsız kalan mektuplar... "Üç ülke ve üç sevda" diyor kitabın arka kapağı hikâye ile ilgili ve ekliyor: "Doğu masalı kadar zengin, hayal kadar güzel, hayat kadar gerçek bir hikâye."

Arka kapağa hak verirken kitabı okuduğum esnada altını çizdiğim şu cümleler, kitabı okumaya niyetlenen kişilere gelsin: "Ben nasibimi aldım. Heybemde bir dolu sözcük, bir dolu duyguyla ayrıldım Taht-ı Süleyman'dan, Nar Ağacı'nın dibinden..."

Hatice Sarı/dunyabizim.com

Kadim şiir meclisinde Zemçi Çetinkaya

zemci-cetinkayaAsaf Halet'in gençliği size benziyor dedim; benziyordu. Yüzü biraz daha yuvarlak, pürüzsüz ve aydınlık... Hani, ceketinin yaka cebinde, solmasın diye içi su dolu şişede zarif bir çiçek de olsa, aynı Çelebi... Gönlünün ceketinin yaka cebinde alevden sonsuzluk çiçekleri; halinden belli... Konya'da bir dergi odasında karşılaştığımızda, ağır, neşeli, kendine güvenen bir intiba uyandırmıştı demek eksik kalır diye söyledim bunları.

Varide'de, başka Konya dergilerinde şiirleri yayımlanıyordu. Şiirlerinden aklımda kalan dizeleri söyledim; gülümsedi. Bir köprü. Kendisinin inşa ettiği... Bir okuyucu olarak benim de...

Eski şiire meftunluğu eski edebiyat çalışmasından, ne bileyim Halil Nihat çalışmasından filan değil de, ruhunun kadim şiirimizin büyükleriyle aynı mecliste cem olmasından... Ezberinde kendi şiirlerinden çok eski şairlerimizin şiirleri...

Ağır ve itibarlı... Yaşça kendinden büyük, aynı dergilerde yazdığı arkadaşları tarafından da "bey" diye hitap edilmesi gıyabında, resmiyetten filan değil, mizacının yansıttığı saygı ve saygınlıktan...

sonsuz-aydinlik-gazeliYüzü mutmain olmuş sızılardan örülü

Kendi şiirleri de eski şiirin rüzgârıyla... Bir rintlik, bir çelebilik mısraları el ele tutuşturuyor. O şiirler Çelişkinin Türküsü adıyla kitaplaştı. Biraz da arkadaşlarının zoruyla kitaplaştı bildiğim kadarıyla. Öyle bir talebi, beklentisi filan yoktu.

Dünyayla, ahbaplarıyla, Konya'yla, talebeleriyle, yol arkadaşlarıyla o kadar uyumluydu ki, söylediği türkü asıl yurdun dünya olmamasından kaynaklanan çelişkinin türküsü; bir varlık meselesine dair daha çok; fonda...

Hayatın suya yazılan bir yazı olduğunu, suya karışacağını, sudan olduğumuzdan farklı düşünmüyor; su gibi kendisi de, hırçınlığını hıncını da o dalgaları, köpükleri, anlık coşmaları da saklayan su gibi tabiriyle açıklanabilecek bir sakinliği, bir mülayimliği var; bu fonda değil.

Yüzü mutmain olmuş sızılardan örülü...

Bir akşam, Konya'dan peş peşe arkadaşlar aradı.

Zemçi Bey beyin kanaması geçirdi, Ankara'ya geliyor.

Ailesiyle ilgilenir misin...

İçimizde korkuyla karışık ümit ışıkları, Zemçi Çetinkaya'dan iyi haberler beklerken, Azrail Efendimizin azizliği...

Ve parantez kapandı... Yüzünün parantezi hâlâ açık...

Çelişkinin Türküsü ve Sonsuz Aydınlık Gazeli bir oyundan arta kalan güzel fıgürlercesine duruyor raflarda...

Cennette kasideler söylüyordur, Allah bilir.

Mehmet Aycı/dunyabizim

 

Ben ve Hayat ve Ölüm'de adalet ağır basıyor

rasim-ozdenoren3Hayatın belli detaylarının üzerinde duran, onu bıkmadan usanmadan yorumlayan, nesneleri ve olguları sürekli sorgulayan, bunu yaparken de hassas teraziler kullanan birisiyseniz, üstad Rasim Özdenören'in Ben ve Hayat ve Ölüm adlı kitabı tam da size göredir.

Hızlı ve kestirmeden gitmeyi seviyorsanız, bir ağacın altında -o ağacın ne ağacı bile olduğunu merak etmeden- iki dakika bile beklemeye tahammülünüz yoksa, hemen yanı başınızdaki papatyayı yahut sevimli çocuğu fark edemiyorsanız, size Rasim Özdenören'in bu kitabını okumanızı tavsiye etmem, çünkü ciddi derecede sıkılırsınız.

Taş parçacığı bize "sen yaşıyorsun" diyor

Rasim Özdenören, bu kitabında çoğu insanın önemsemediği, üzerinde bile durmadığı detaylardan yola çıkarak derin bir anlam arayışını gerçekleştiriyor. Hikemî bakış açısıyla nesnelere bakarak onları sıradan birer nesne olmaktan kurtarıyor. Bunun örneğini şu cümlesinde görebiliyoruz: "Ayakkabının içine kaçmış mercimek büyüklüğünde bir taş parçacığı kadar insana yaşadığını hatırlatabilecek bir uyarıyı ben başka nerede bulabilirdim?" Özdenören burada bir taş parçacığına öyle bir anlam ve misyon yüklüyor ki artık o taş parçasına, bizi rahatsız eden bir nesne olarak değil, bizi gafletten uyandıran bir nesne olarak bakmaya başlıyoruz.

cahit-zarifogluCahit Zarifoğlu ölüm döşeğinde ne demiş?

Bu eser, hayatı ezbere yaşamayan ve sıradan olmayan bir insanın bitmek tükenmek bilmeyen iç konuşmalarını bize sunuyor. Yazar bu eserinde bir filozof tavrıyla, karşılaştığı her şeyi yeniden yorumlamaya ve her şeyi zihninde bir yere oturtmaya çalışıyor. Başka bir ifade ile iyiye ve kötüye dair her şeyi, birilerinden duyduğu gibi kabul etmeyip onları bir tahkik sürecinden geçiriyor. Bu süreç içerisinde de sürekli yeni sorular soruyor. Bunun en bariz örneğini merhum Cahit Zarifoğlu'nun ölüm döşeğindeyken kendisine söylediği; "Şimdi bir tay olmak istiyorum, dağlarda koşmak istiyorum" cümlesini irdelerken sorduğu sorularda görüyoruz. "Tay acaba koşarken koştuğunun bilincinde midir? Tay kendi içinde koşarkenki hali ile uyurkenki hali arasındaki farkın ne kadar bilincindedir?" gibi sorular soran yazar, aslında bu sorularla bir hakikatin kuyruğundan yakalamaya çalışıyor. Bu sorular tek başına düşünüldüğünde anlamsız gibi gelse de ulaşılan sonuçlar itibari ile bizi bir takım hikmetlere ulaştırdığını görüyoruz.

Bir filozof üslubu olmalı

Özdenören'in dünya klasiklerini okuyormuşsunuz hissi veren bu eserindeki üslubu bana öyle geliyor ki kelimenin tam anlamıyla kadim filozofların üslubudur. Fakat filozoflara göre onun bazı artıları söz konusudur. Çünkü filozoflar meseleleri ele alırken bazen sonunda onu daha da karmaşık hale getirebiliyorlar. Özdenören'in düşünce sisteminde ise karmaşıklık değil, bir harmoni söz konusudur. Tek tek parçaları, bütünün içerisine hakikati yormadan monte edebilmektedir. Nitekim Özdenören bu eserinde; "Kendiliğinde basit olan bir şeyi insanın entelektüel hevesi karmaşıklaştırıyor. Üstelik de hayatı zehir ederek" diyerek böyle bir entelektüel hastalığı hoş karşılamadığını ifade ediyor.

alaeddin-ozdenoren1Yazar ile ilgili ipuçları veriyor

Bu kitabın içeriğinde anı tarzı denemelerin de yer alması hasebiyle, diğer Özdenören bazı kitaplarında da rastladığımız gibi, yazarı daha iyi tanımamız adına bize bazı ipuçları veriyor. Hani psikologlar insanın çocukluğuna inerek bazı duyguların temellerini araştırırlar ya. Belki böyle bir yöntemle Özdenören'deki dünyaya bir şeyler anlatma duygusunun yani yazarlık ateşinin ne zaman tutuştuğunu tahmin edebiliriz.

Tahminime göre; çocukken bir arkadaşının suçu yüzünden okul müdüründen tokat yiyen yazarımızın yazı hayatına başlamasında bu olayın bir etkisi olmuş olabilir. Kitapta anlatıldığına göre haksız yere tokat yemekle kalmayan ve ikiz kardeşi Alaaddin Özdenören de bu olaydan zarar gören yazarımız, bu olaydan çok müteessir olmuştur. Özdenören'in adalet ve dürüstlük kavramları etrafında dolaşan yazarlık serüvenini hesaba katacak olursak, yaşadığı bu haksızlığın hakka ve hakikate dair söz söyleme isteğini kamçılamış olabileceğini söyleyebiliriz.

Adalet duygusu yoğun bir yazar

Nitekim bu kitabı okuduğumda Özdenören'in hayatında en fazla ağır basan duygunun "adalet" duygusu olduğu izlenimine ulaştım. "Adalet" kavramının yazarın en önemli şifrelerinden birisi olduğunu düşünüyorum. Belki de müellifi bir üstad olarak sevmemde, hayatın en asil duygusu olan adaleti içselleştirmiş bir şahsiyet olmasının payı büyüktür. Şunu da ilave etmek isterim ki adaletin hayatın en asil duygusu olduğunu söylerken, adalet duygusu olmayan bir insanın, sevgisinin de, dostluğunun da anlamlı olmayacağını düşündük.

"Tek ayak üzerinde durma cezası" başlıklı denemesinde; "Ben cezamı ciddiyetle çekerken o arkadaşım öğretmen arkasını döndüğü zaman ayağını yere basıyordu" diyen yazarın kişiliğindeki adalet vurgusunu biz buradan çıkarttık. Özdenören'in kişiliğindeki ikinci vurgu ise "dürüstlük" duygusudur. Bunu da "Ka'ab bin Maliki" anlattığı denemesinden çıkarttık. Kitaptaki diğer denemeler de bu olguların etrafında döndüğü için diyebiliriz ki bu kitap adalet ve dürüstlük olguları üzerinde bir derinleşme denemesidir.

Hayata karşı biraz ürkek

Bu eserden anlaşılmaktadır ki Özdenören, her naif yazar gibi hayata karşı biraz ürkektir. Yazarın, diğer bir özelliği de içindeki çocuğu hiçbir zaman öldürmemesidir. Hayatı boyunca duvar gibi duran, hiçbir çocukluk yapmayan renksiz tiplerden değildir. Yazarın hayran olduğum yönü ise hem edebi muhafaza edip hem de sıfır kasıntı ile yazmasıdır. Bunu biraz açmak istiyorum. Kitaptaki son denemelerden birinde yazar hiçbir kasıntıya mahal vermeden bir gün kendisinin serseri olmaya özendiğini, bunun planını yaptığını anlatıyor. "Büyük serserilikler için büyük kentler seçilmeli" diyerek dünyanın büyük kentlerinden birinde serseri olmayı hayal ediyor. Bu hayal içerisindeyken hakikatin hatırını da incitmiyor ve eğitim ile serseri olunamayacağını, ona fıtraten yatkın olmak gerektiğini itiraf ediyor.

benvehayatveolumKasıntısız bir yazar

"Serseri" başlıklı denemesinde yazar, Allah dostları olarak bilinen kişilerin bir anlamda serserilerin şahı olduğunu söylüyor. Onları bu dünyaya, bu dünya hayatına, bu dünya adresine bağlayacak hiçbir bağ, hiçbir menfaat ilişkisinin var olduğunu tasavvur etmek mümkün olmadığı için bu benzetmeyi yaptığını ifade ediyor. Allah dostlarının serserilerin şahı olduğunu söylemek ilk bakışta kolay hazmedilebilecek bir cümle gibi görünmüyor. Yazarı yazar yapan şey de işte tam burada karşımıza çıkıyor. Buradan kendi adıma şöyle bir yazarlık prensibi çıkartıyorum: Yazar eğer söylediği şeyde samimi ise, anlatımını güçlendirmek için bazı uç söylemleri kullanabilir. Niyeti halis olmak koşulu ile söylediği söze ilgi çekmek için en çarpıcı ifadeyi seçebilir. Birileri bu ifadeyi yanlış anlar diye düşünmek ise insanı çoğu zaman kasar ve kısıtlar. Ben kendi adıma Özdenören'den bunu öğreniyorum.

Yazar, rahatlığı ölçüsünde yazardır

Üstad Özdenören'deki kasıntısız hale aynı denemede kullandığı şu cümleyi de misal verebiliriz: "Güvencelerden arınmış olmak, normal bir insan için bir yeis kaynağı olabilecekken serseri ruhu için böyle bir güvensizlik hali ona vız gelir tırıs gider." Bu cümleden yine kendi adıma çıkardığım bir yazarlık dersi var, o da şu: Yazar, kendi rahatlığı ölçüsünde yazardır. Özdenören'in, "Vız gelir tırıs gider" gibi halk ağzında kullanılan bir ifadeyi edebi bir metnin ortasına yerleştirmesi, ondaki bu kasıntısız olma ve rahatlık halini en güzel şekilde örneklendiriyor. Onun büyük yazar olmasındaki sırlardan birisi de zannedersem bu rahatlık olmalıdır.

Hakikate karşı teslimiyet içinde

"Adalet" ve "dürüstlük" kavramlarından sonra yazarın diğer bir hususiyeti de hakikate karşı çok derin bir teslimiyet içerisinde olmasıdır. Faraza hakikate ters olarak gördüğü bir şeyi en çok sevdiği Yunus Emre'de bile görse o yine de hakikat olarak bildiğinin tarafın yanında yer alır. Yazar bu kitabında "Sövene dilsiz, dövene elsiz gerek" diyen Yunus Emre'yi tartışmamakta fakat; "Bana tokat atana öbür yüzümü çevirmeli miyim?" sorusu üzerinde düşünmektedir. Falan tasavvuf büyüğü şöyle demiştir, falan mübarek zat böyle demiştir diyerek bu görüşü savunabilecekken, böyle yapmayıp bu durumun zalimin cüretini ziyadeleştireceğini ve zulmün artmasına teşvik olacağını tespit etmiş ve bu konuda şöyle demiştir: "Bizim dinimizde kısas var. Kısas zalimin zulmetme cesaretini doğrudan kırmasa bile en azından zulmün şiddetlenmesini teşvik de etmez." İşte hakikate kayıtsız şartsız teslimiyetten kastımız budur.

Bir hukuk felsefesi kuruyor

Rasim Özdenören'in bu eserinde aynı zamanda meselelere bir hukuk nosyonu ile baktığını görüyoruz. Gündelik hayattan veya okuduklarından hukuka dair bazı prensipler çıkartmaya çalıştığını müşahede ediyoruz. Bir bakıma hukuk usulü yargılarına ulaştığını söyleyebiliriz. Örneğin Özdenören, cihada gitmeyen Ka'ab bin Malikin ceza alacağını bile bile Efendimiz aleyhis selatü ve selam'a doğruyu söylediğini, oysa birçoklarının bir mazeret öne sürerek cezadan kurtulduğunu anlattıktan sonra bu meseleyi şöyle bağlıyor: "Mazeret beyan ederek affedilenler arasında münafıklar da bulunduğu bilinmesine rağmen hüküm hukuken zahire göre verilmiş ve onların iç yüzleri Allah havale edilmekle yetinilmiştir." Görüldüğü gibi yazar burada hükmün zahire göre verilmesi gerektiğine dair bir usul kaidesine ulaşmıştır.

Bunun bir diğer örneğini de "Tek ayak üzerinde durma cezası" başlıklı denemede görüyoruz. Tek ayak üzerinde beklerken başöğretmen gelmiş ve yazarımızı affetmiştir. Fakat o zaman bir çocuk olan yazarımız bunu kabul etmemiştir. Başöğretmene; "Beni öğretmenimin affetmesi gerekir" demiştir. Yazar bu bölümün sonunda; "Suçun mağduru başkasıyken devlet mağdurun yerine kendini koyarak af çıkartabilmektedir" diyerek devletin prensip olarak kimseyi affetme yetkisine sahip olmaması gerektiğine dair bir usul kaidesine ulaşmıştır.

Sezgisel akıl kalbî bir melekedir

Bu kitapta benim son zamanlarda üzerinde yoğunlaştığım bir fikrin de bazı delillerini buldum. Allah'ın varlığının ancak kalbin de devrede olduğu sezgisel akıl ile akledilebileceğini ya da sezilebileceğini, bunun dışında aklî olarak Allah'ın varlığının ispat edilemeyeceğini düşünüyorum. Kelamcıların ve felsefecilerin bu anlamdaki delilleri hiçbir zaman bizi bu konuda tam bir kesinliğe ulaştırmaz. İnsan, tahkiki ve teslimiyeti ile onu sezebilir. Bu söylediklerimizin sağlamasını gerçek hayatta yapmak mümkündür. Bir ateistle tartıştığımızda aklî delil getirerek onu ikna edemediğimizi çok iyi bir şekilde görürüz. Ancak o hakikate yönelirse ve hidayet ona verilirse o bunu sezebilir. İşte Rasim Özdenören bu konuda çok önemli tespitler yapıyor.

Özdenören kitabında bu konuda şunları söylüyor: İnsan, imanı herkes için kabul edilebilir bir matematik aksiyomu haline getirebilseydi, başkasını imanlı kılmak da onun eline verilmiş olurdu. Dünyanın döndüğüne dair bilgi kendini zorunlu olarak kabul ettirir. Bu dünyaya ilişkin bir nitelik taşır, herkes için nesnel bir özellik gösterir. İmanın içeriğini teşkil eden bilgi ise doğa bilimlerinde geçerli olan argümanlarla aynı düzlemde yer almaz. Eğer öyle olsaydı herkes imanlı olurdu. Bu sonuç da insanlarla hayvanlar arasındaki mevcut özelliğin silinip yok olmasına yol açardı.

Büyük bir edebiyatçı olmanın yanı sıra büyük bir beyin olan üstad Rasim Özdenören'in Ben ve Hayat ve Ölüm'ünü, başta da ifade ettiğimiz gibi fıtraten hayatı ezbere yaşamaya müsait olmayan herkese tavsiye ederiz.

Aydın Başar/dunyabizim

Hece Dergisi

rasim ozdenoren

Öykü ve deneme yazılarıyla Türk Edebiyatı’nda önemli bir yeri olan yazar Rasim Özdenören, 10 Kasım 2014 tarihinde resmen başladığı Hece Dergisi genel yayın yönetmenliğini  Şubat 2015 itibariyle aktif ve fiili olarak devam ettirmektedir. Şubat 2015 sayısı ile yayınına devam eden Hece Dergisine tüm emeği geçenlere ve özellikle Üstadımıza hayırlı çalışmalar diliyoruz.









Genel koordinatörümüz Murat Kapkıner’in de bir yazısının yayınlandığı;

hece subat2015Hece Dergisi Şubat 2015 sayısı,

ÖNYAZI

Rasim Özdenören/DolguYılları, Dolgu Şairleri ve Avangart Olan /   4

 

İhsanDeniz/Çok Şey Olmuş Bana /   6

HüseyinAtlansoy/Tutuklu  /   8

İrfanÇevik/Sabır Üssü /   9

Şenol Korkut/Muallim / 11

ÜmitGüçlü/Üst Kata Çıkan Merdivenler BuzTuttu / 12

DinçerEşitgin/Terk / 14

MehmetSümer/Kop Dağından Esen Rüzgâr / 15

CengizhanGenç/Bir Şeklin Geometrik Anlamı / 16

HasanÖzlen/Sebeb-i Telhis / 17

D. Ali Palaz/Kan Golü / 19

EyyüpAkyüz/Yara Bandı / 20

HasanBozdaş/Cinnetin Etimolojisi / 21

YunusKadıoğlu/Hazreti İsyan / 23

AliAyçil/ Şiraz... / 25

 

AYIN SÖYLEŞİSİ

Mehmet Sümer/AhmetMurat: “Çelişkileri Olmayan Kimselerin

BuŞiirlere İhtiyacı Yok.” / 27

CüneytIssı/İlhan Berk’in “Saint-Antoine’ınGüvercinleri” Şiiri / 32

MuratKapkıner/Sûretperestîlik ya daBirbirimizde Tanrı’yı

Bulmayacaksak;Yani Ne / 43

HâleSert/Başlarken Yalnızsın BitirdiğindeDaha da Yalnız / 47

TarıkDeniz/On Dokuzuncu YüzyılSeyahatnamelerinde İzmir / 52

 

DOSYA: ROMANDA ŞAİR KARAKTER ÇALIŞMALARI

Hayriye Ünal/Sunuş / 59

Selçuk Orhan/SolukBir Ateş Gibi / 61

ZeynepArkan/Yaşam Başka Yerde / 68

HayriyeÜnal/Kayıp Kişiler ve Mutlu Madunlar:Şairler ve Olmayanlar / 72

MehmetYıldırım/Şair Von Humboldt Fleısher’inYıkımı / 76

SuzanNur Başarslan/Şaire GiydirilenGömlek / 81

YusufTuran Günaydın/Şair ve YazarlarlaDolu Bir Roman Veya

NiyaziGümüş’ün Kırk Hadis’i / 84

ÜmitGüçlü/İlk Şiirleri Kim Silecek / 88

HamzaGünerigök/Şairin Romanı / 91

CihadŞahinoğlu/Mai ve Siyah’ta Şair Karakteri / 94

 

OKURYAZARIN NOTLARI

İbrahimDemirci/Uraya Bakmazlar / 96

 

YAZARIN OYUNCAKLARI

DenizKâşif/Yalnızlığın Vazgeçilmez ÖznesiMasalarım / 98

 

PORTRE

MehmetAycı/Yazıldı / 102

 

BENİM FİLMLERİM

Zelkif Yıldırım/Au HasardBalthazar / 104

HECE POSTASI

BülentAta / 106

 

SÖYLEMESEM OLMAZ

ÂtıfBedir/109 • Ümit Güçlü/110 • Ali Berkay / 110

Ali Sali/111• Yusuf Ziya Güleç/113 • Cengizhan Genç  / 113

Cihad Şahinoğlu / 114

 

BEYAZ HABERLER

Asım Gültekin / 116

 

YENİ KİTAPLAR

Emre Öztürk/Huzursuz Rabıta / 120

Hatice Bildirici/Kafamda Bir Tuhaflık Var / 121

Ayşe Çil/Fenomenolojik Değer Estetiği / 124

 

Şehrengiz

sehrengiz1Şehrengiz dergisi, kalıplaşmış düşüncelerden uzak, gençlerin farklı görüş ve düşüncelerini rahatça ifade edebilecekleri samimi bir ‘edebiyat ve düşünce mektebi’ olmaya aday.

İstanbulu merkez üssü ilan etmiş, söylentilere göre birçok ilde adı da kendisi de gezermiş.

 

‘Şehrengiz’i pek sevdim, o da beni tanısın sevsin’ derseniz; kendileri ile irtibata geçebileceğiniz bir mail adresleri de bulunmakta: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Yazılarınızı/şiirlerinizi/hikaye/denemelerinizi de gönderip, yayın ekibinin değerlendirmelerinden ortalama bir puan aldıkları takdirde bir sonraki sayıda kendi isminizi de derginin sayfaları arasında görebilir, Şehrengiz’le kalbi muhabbet kurabilirsiniz.

Şehrengiz dergisi temsilcisi olmak isterseniz: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Şehrengiz’i Sev Ey Genç! Sarmalasın seni de edebiyat aşkı!

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun Kapitalistleşme Tecrübesi ve Telif Haklarının Gelişimi

osm kapitalistlesme tecrubesi1Çalışmada, Swedberg’in kapitalizmi anlama modeli rehberliğinde, Osmanlı kapitalistleşme tecrübesi değerlendirilmiş ve telif haklarının gelişimi incelenmiştir. Osmanlı kapitalistleşme tecrübesinin başarısızlık öyküsü olduğu; başarısızlığın nedeninin zihniyette aranmasının gerektiği ve telif hakkı bilincinin gelişmemesinin, fikir ve sanat eseri üzerindeki özel mülkiyet hakkının ahlaken meşru sayılmamasından kaynaklandığı ortaya konulmuştur. Swedberg düşüncesinden hareketle, Osmanlı Devleti’nin kuruluştan Tanzimat’ın ilan edildiği 1839’a kadar olan dönemine ‘tarihteki devlet’ veyahut ‘Eski Osmanlı’ denilmesi gerektiği, Türklerin bugün özlediği Osmanlı’nın ‘tarihteki devlet’ olduğu savunulmuştur. Tanzimat’ın ilanıyla başlamış olan ‘Yeni Osmanlı’ döneminin iki alt döneme ayrılmasının isabetli olduğu ve ekonominin kapitalizme göre örgütlenmesinin 1839-1908 döneminde yavaş ve yüzeysel, 1908-1922 döneminde hızlı ve kapsamlı seyrettiği iddia edilmiş, İmparatorluğun yıkılışı, ‘eski rejim’ zihniyetinin tasfiyesinin yapılamamasıyla açıklanmıştır.
Kaynak

Ve Eylül Bir Ayın Adıdır Aslında

hikmet kizilHikmet Kızıl imzalı "Ve Eylül Bir Ayın Adıdır Aslında" deneme kitabı, Erguvan yayınevi tarafından okuyucuyla buluştu. Şair Murat Kapkıner'in kitabın ismini vermesi ise, kitap okuyucusunu etkileyecek cinsten...

Yazarların iç dünyasının dışa yansıtmasından oluşan bu eserlerde, kişi daha çok yazılanı değil, yazarı okur. Onun gözüyle bakar hayata. Çünkü bir yazarın içindeki dünyaya kapı açan edebiyat türü, denemelerdir. O nedenle denemeler okuyucunun ilgisini daha fazla çekiyor.

Son dönem edebiyat kuşağının içinde kulağa hoş bir ritim yakalayan edebiyatçılardan biri de Hikmet Kızıl, Uzun zamandır çeşitli edebiyat dergilerinde ve gazetelerde kendisine has üslubu ile okurun zihninde tat bırakan ve hatırı sayılır denemelere imza atmıştı, Hikmet Kızıl'ın emeklerinin toplamı olan denemelerinden bir kitap oluşturuldu. Erguvan Yayınlarından çıkan kitap aslında bize denemenin ve yazının sadece harflerin toplamından ibaret olmadığını en leziz yemek gibi yazının da bizim damağımızda iyi bir tat bıraktığını tekrar hatırlattı.

Toplumsal sorunları edebiyatın güçlü anlatımı ile süsleyen yazar, yazının sadece kelimelerin süslenmiş halinden ibaret olmadığını, yazının aynı zamanda toplumun hafızasını konuşturduğunu kitabı ile göstermeye çalışıyor. Hayata dokunmayan yazının eksik bir yazı olduğu, hayatın içinde kenarda- kıyıda unutulmuş şehrin asıl yerlileri olan kara çocukların daha söyleyecekleri sözlerinin bitmediğini, yarım söyledikleri sözleriyle bile hayatımıza temiz bir nefes kondurduklarının farkında olan yazar, daha mutlu bir gelecek için kara çocukların ısrarla erdeme ve şehre sahip çıkmalarını dile getiriyor. Yani nerede ise İsmet Özel'in 'Toparlanın Gitmiyoruz' mesajını yeniliyor.

Kitabın hem duygu, hem düşünce yüklü sayfaları arasında ilerlerken gâh kendinizi bir kahraman gibi hissediyorsunuz, gâh bir düşünür… Kimi zaman gözyaşına boğulup kalıyorsunuz, kimi zaman da hayatın acımasız yüzü ile karşılaşıp hazan mevsiminde soluğu alıyorsunuz…

Kitapta, hızlı bir şekilde kirlenen bireyin fotoğrafı çok net çekilmiş bulunuyor. Tırşıkçılık, üçkâğıtçılık ve her kalıba uyma v.b hastalıklara yakalanan bireylerin aslında görünürde bir şeyleri toplamış gözükseler bile bunların koca bir hiç olduğunu ortaya seriyor. Sözünün eri görünmeye çalışan kişilerin iki yüzlülüklerini saklasalar da hepimizin onlara yabancı olmadığımızı gösteriyor.

Kitapta ilgi çeken bir kaç denemenin isimleri ise şöyle:

Mankurtlaştırabildiklerimizden Misiniz?

Modernleşme Ve Dejenerasyon,

İçli Köfte Yiyenlerin Cenneti,

Son Kişot,

Bir Şiir Yaz Bana İçinde Kudüs Olsun,

Ve Eylül Bir Ayın Adıdır Aslında,

Şimdi Bu Sevdanın Neresinden Tutmalı,

Kitabın ismi ise Murat Kapkıner'e ait... "Ve Eylül Bir Ayın Adıdır Aslında" kitapçılarda okuyucusunu bekliyor.

 


Yenişafak

Wesirfinger Pastanesi

kapkiner2Murat Kapkıner Hemen Kitap’tan çıkan “Seni Öldüğüm Gün” isimli romanından sonra bu ikinci yapıtıyla dönüyor anlatı evrenine.

Gerçeküstü ve gerçek. Bu iki olgunun ortasında, yaşamın hakikat boyutlarını ıskalamadan, masalsı bir tarzda kendini ören yapıt. Alphonso Ligis’in deyimiyle “ortak birşeyleri olmayanların ortaklığı” zemininde kuruluyor: Yaşlı Şeyh, Bayan Adelgard, Savaşçı Osman, Bilge İdris, Taşralı Hasan ve Genç Göçmenler…

Bu farklı insan evrenlerinin kesişme noktalarını, zamanın, mekânın, tarihlerin belirsizleştiği, muğlak bir fonda anlatan roman, ayrıca dil ustalığıyla da dikkat çekici.

Yapıt, varolmanın imkânları, yazgı ve özgürlük üzerine yoğunlaşması bakımından felsefi roman kategorisine girmekle beraber, kuru ve yavan kavramsal kurgularda, bilgiçce öğüt veren sıkıcı diyaloglarda tüketmiyor kendini.

“Wesirfinger Pastanesi”, yazarın diğer romanlarıyla birlikte okunduğunda, romancının değişmeyen ama gelişen uslubu, insan varoluşunun trajik doğasının ironik anlatımı ve romanlararası felsefi süreklilik daha derinden görülebilecektir.

Efkan Bahri Eskin




weshinger pastanesi kapak baski1

Jönleri en iyi yine bir Jön Türk anlatır

 
osm1
         


















Osmanlı tarihinin belki de en tartışmalı dönemlerinde ortaya çıkan Jön Türklerin sürgün olarak gittikleri Mısır’da yaşadıklarını yine bir Jön Türk olan Bekir Fahri Jönler Mısır’da romanında anlatmış.                        


Muhalif ses, muhalif yorumlar tarihin her döneminde ortaya çıkan hareketlenmelerdendir. İktidarın politikalarına karşı bir güç olmak için bazen gizliden gizliye bazen de açıkça kendini gösteren muhalif çıkışlar, kimi zaman ihtilallerle kimi zaman da demokrasinin gücüyle varlıklarını sürdürmüşler.

Osmanlı döneminde muhalefet yok demek ancak bir iyi niyet beyanı olur, ötesine geçemez. Elbette Osmanlı’nın her döneminde de muhalefetin varlığı mevcuttu fakat padişahların kudretli yönetimi, muhalif seslere karşı uygulanan ağır cezalar birçok hareketin gizli kalmasına sebep olmuş ve büyümesini engellemiş.

Osmanlının son dönemlerinde ve özellikle II. Abdulhamid döneminde muhalefet olarak adlandırılacak çıkışlarda bulunan gruplar bir hayli fazladır. Bunların içinde en etkili olanları ise Genç Osmanlılar, Genç Türkler ya da Batının yakıştırdığı adıyla Jön Türklerdir. Kendisi de bir Jön Türk olan Bekir Fahri, Jönler Mısır’da (Kurgan Edebiyat Yayınları)kitabında kendi aynasından baktığı dünyasını anlatırken aslında bir yandan da devrimci bir hareketin aşamalarını bütün fotoğraflarıyla gözler önüne sermiş.

II. Abdulhamid dönemi Osmanlının en çalkantılı dönemlerinden biridir. Çünkü Osmanlının meşgul olması gereken o kadar büyük dertleri vardır ki padişah alabileceği ne kadar tedbir varsa almaya çalışmakta, yönetime karşı yapılan yıkıcı girişimleri de aldığı tedbirlerle savuşturmaya çalışmaktadır. Jönler de padişah yönetimi yerine meşrutiyeti kabul ettirmeye çalışmak için ellerinden gelen çabayı göstermektedir. Bu uğurda Avrupa’ya giderek özellikle basın konusunda edindikleri tecrübeleri yurda dönüşlerinde de uygulamaya çalışmışlar.

Sürgün olarak dünyanın en güzel yerine gitseniz de..

Jön Türkler yaptıkları faaliyetler neticesinde değişik yerlere sürgün olarak gönderilmişler. Bekir Fahri Jönler Mısır’da adlı romanında Jön Türklerin Mısır’da sürgünde iken yaşadıkları olayları, mücadelelerini, iç çatışmalarını anlatıyor.

Refik Halid Karay, hayatının birçok döneminde sürgünü yaşamış bir yazardır. İyi yerlere gittiği gibi, yaşam şartlarının zor olduğu yerlerde de bulunmuş. Sürgün bir yaşam için şöyle der: “Sürgün olarak dünyanın en güzel yerine gitseniz de memleketinizden koparıldığınız için bu sizin için bir zulümdür.”

Jön Türkler de Mısır’da çok mutlu değildir. Her türlü sıkıntıyla karşı karşıya kalmışlar. Bakir Fahri, bütün bu yaşananları en küçük ayrıntısıyla veriyor. Hatta romanda öyle bir ayrıntı var ki Bekir Fahri’nin kendi içinde yaşadığı çalkantıların da tercümanıdır adeta. Roman kahramanları sık sık yaşadıkları olaylar konusunda ve Osmanlının içinde bulunduğu durum hakkında tartışmaktadırlar. Çünkü hiç biri de Mısır’da rahat değildir. Hatta açlıkla, Batının aldatıcı sahip çıkışlarıyla yüz yüze gelmektedirler. Bu da onları birçok kez “Acaba?”  dedirtecek raddeye getirmiştir.

Bekir Fahri’nin bu romanı, Osmanlıyı meşrutiyete götüren yolda en büyük rol sahibi Jön Türkleri daha yakından tanımak isteyenler için çok önemli kaynak niteliğinde bir eser. Birinci ağızdan anlatımın olması, olayların içinden bir yazarın romanı kaleme alması eserin değerini artırıyor. O dönemin Osmanlısına ve Mısır’ına bir bakış açısı kazanarak bakmak için bu roman iyi bir tercih olacaktır.

 

Kaynak:Dünya Bizim

Meral A. Bayrak'ın 'Tarçın Çıkmazı'ndaki öyküleri bir solukta okunacak cinsten

meral-a-bayrakMeral Afacan Bayrak'ın denemeleri, incelemeleri, şiirleri ve öyküleri 1992'den bu yana Sağduyu ve Milat gibi gazetelerde, Kadın ve Aile, Yedi İklim, Kökler, Eylül Öykü, Ay Vakti, İstanbul Bir Nokta, Aşkar gibi dergilerde, Dergibi, Gökekin, Edebistan, e-edebiyat gibi internet sitelerinde yayınlanıyor. Bayrak, geçtiğimiz sene Mühür Yayınları tarafından yayımlanan Tarçın Çıkmazı isimli öykü kitabı ile okurunun karşısına çıktı.

Tarçın Çıkmazı, yazarın ilk kitabı. İlk kitaplar hemen her yazarın ilk ve en etkili kurşunlarıdır. Yıllardır o kurşunları içinde taşımaktadır. Hedef görüldüğünde kurşunlar atılacaktır. Eğer hedef vurulmuş, karşıdan (okuyucudan) ses gelmişse, yani okur yaralanmışsa, yazar yazmaya, içinde kurşunlar biriktirmeye ve bileylemeye devam edecektir. Okurdan "tık" yoksa bir zaman sonra o kurşunlar gelip yazarı vuracaktır.

Tarçın Çıkmazı, 150 sayfa. Kitapta değişik zaman dilimlerinde yayımlandığını hissettiren öykü türünden kırk kurşun, kırk hikâye var. Edindiğimiz bilgilere göre kitap okur nezdinde hayli ilgi görmüş. Hedefini bulmuş. Yeni baskı için hazırlıklar başlamış.

Tarçın Çıkmazı'nda kronolojik veya tematik olarak herhangi bir bölümlendirilme yapılmamış. Öyküler kısa, sade, akıcı. İç konuşmalarla şiirsel ve arkaik bir atmosfer oluşturulmuş. Öyküler bir solukta yazılmış gibi. Bundan olacak, birçok öykü bir solukta okunacak cinsten.

Öykülerinde "ağır bir dil işçiliği" söz konusu

Sanat ve zanaat ikiz kardeşlerdir. Sanatta kalp kaleme, zanaatta kalem kalbe hükmeder. Eser, sözler suretinde karelere düşer. Meral Afacan Bayrak, Çan İ.H.L.'ni bitirdikten sonra 18 Mart Ünviversitesi Seramik Bölümü'nden mezun olmuş. 5 yıl boyunca seramik zanaati icra etmiş. Bizde sanatkar da, zanaatkar da ağır işçi sınıfındandır. Hele bir de kadınsanız işiniz daha zordur. İnce eleyip sık dokumak zorundasınızdır. Yüksek düzeyde kalp ve el işçiliği gerektiği gibi dil işçiliği de gerekir. Bunların insanlarla da, maaşlarıyla da "geçim"leri zordur.

tarcin-cikmaziMeral Afacan Bayrak, kitabında özgeçmişini yansıtır şekilde sanatkâr olmakla, zanaatkâr olmayı bir potada eritmiş. Öykülerde "ağır bir dil işçiliği" söz konusu. Çamuru yoğurarak seramik yapmaya eli alışkın olan yazarın, kalbini yoğurarak ağacı kağıt, kağıdı söz, sözü öykü yapmaya dili yatkın. Kitap, yazarın elinde bir seramik parçası gibi. Her kareye kale gibi harfler, her satıra sütun gibi sözler yerleştirilmiş. Harfler harpte gibi göğüs göğüse, sözler cephede gibi omuz omuza. Harfler ve sözler Ayasofya'nın kubbeleri gibi. Harflerden biri çekilse kale düşecek, satırlardan birine dokunulsa sütunlar dökülecek.

Her öykü bir mektuptur bilinmeyen adreslere gönderilen

Meral Afacan Bayrak, bir kadın, bir anne. Hayata kah aşkın ve sevdanın penceresinden, kah şefkatin ve rikkatin balkonundan bakıyor. Hüzün sahabisi ve sahibesi. İçinde kah asr-ı saadet, kah asl-ı saadet, kah yaslı saadet yaşıyor. Kadınların, çocukların, yalnızların, gariplerin yüzlerinde yansıyan aşkları, kırgınlıkları, küskünlükleri, kırılmaları, ayrışmaları öykü öykü sayfalara taşıyor.

Yazar, "Bilsen nasıl yalnızlıklar taşıyoruz" diyor ve ekliyor: "Bir mütevazı dostun vedası gibidir yalnızlık... Her kırdığın kalbin sende bıraktığı izdir."

Mezarlığı şu dünya gurbetinden ve yalnızlığından kurtulmanın yolu, huzurun vatanı olarak tanımlıyor. Acıdan hicret etmenin üzerinde duruyor. "Anne, bak! Denizde ışıklar yandı" diyen çocuğun gözlerindeki yaşama sevincine tutunuyor.

Zeyl: Her öykü bir mektuptur bilinmeyen adreslere gönderilen. Mektupların içine konulduğu zarflar rengarenktir. Kiminin rengi huzur beyazı, kiminin umut mavisi, kiminin aşk pembesi, kiminin hüzün sarısı, kiminin kan kırmızıdır. Her duyguya göre zarf, her kalbe göre mektup vardır. Meral Afacan Bayrak mektuplar yazıyor geleceğe. "Dünya dua ile dururmuş" diyor, öyküde harfler gibi saf saf, sayfa sayfa dualara duruyor. Okurundan, dualarına "amin", mektuplarına "cevap" bekliyor.

Mustafa Oral/dunyabizim

 

Sahabe uzmanlığı değil, ihlâsı esas almıştı

hani-din-nureddin-yildizNureddin Yıldız Hoca, “HANİ DİN HEPİMİZİNDİ?” adlı kitabında insanların, kelime-i tevhit ile müntesip oldukları dinin sahiplenilmesi ve din adına yapılacak işlerin kimler tarafından yerine getirileceği konusunu irdeliyor.

Nureddin Yıldız Hoca, Hani Din Hepimizindi? adlı kitabında insanların, kelime-i tevhit ile müntesip oldukları dinin sahiplenilmesi ve din adına yapılacak işlerin kimler tarafından yerine getirileceği konusunu irdeliyor. Yazmış olduğu bu eserinde Yıldız, gerek Müslüman olarak gerekse insan olarak hayatımızın her merhalesinde çeşitli sorunlarla karşılaştığımızı, insanın sıkıntılar içerisinde yaratıldığını ve öylece yaşayacağını, bu yaşantı sırasında dostun ve düşmanın, hayatın ve ölümün, sağlık ve hastalığın aynı çizgide olduğu bir meydanda bulunduğumuzu hatırlatıyor. Tabii bu sıkıntı ve zorluklar karşısında mü'min bir tavır sergileyerek, olaylara bir imtihan gözü ile bakarak ezanla birlikte namaza davet edildiğimizdeki halet-i ruhaniyeti, sorunlar karşısında da muhafaza etmemiz gerektiğini söylüyor.

Özellikle modern yaşamın getirdiği fitnelerle elde tutulması zor iki müessese olan, aile ve gençlik üzerine yazmış olduğu eserleri ile yakalamış olduğu üslubunu muhafaza ederek verilmesi gereken mesajı insanları incitmeden, meseleyi özüne yoğunlaşarak anlatan Nureddin Yıldız Hoca, bu eserinde sorusunu bütün Müslümanlara yönelterek, "hani din hepimizindi?" diyerek muhataplarının dikkatini üzerine çekerek düşünmeye yönlendiriyor. Tahlil Yayınları'ndan çıkan bu eserinde, evvela sorunlarımızın ne olduğunu belirlemenin, işe başlamadan önce önemli bir adım olacağını, daha sonra da bu sorunları çözmek adına rahat bir siyaset yürütülebileceğini söyleyen Nureddin Hoca, nerede ne yapabileceğimizden önce, neyi nerede neden yapmamız gerektiğinin tespitindeki önemi vurguluyor.

Müslümanların bugün içinden çıkılamaz kimi durumlarının aslında çözümünün gayet kolay olmasına rağmen kimsenin üzerine düşenleri, bilerek veya bilmeyerek yapmıyor olması sıkıntıları içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Halbuki Allah'ın kullarına kaldıramayacağı yükü yüklemediğini bilen her Müslüman aslında hangi soruna karşı nasıl bir çözüm yöntemi uygulayacağını bilmediği için bocalıyor. Genel manada Müslümanların yaşadıkları sıkıntıların temelindeki yöntemsizlik ve durum tespiti yoksunluğundan bahseden Nureddin Yıldız Hoca, bu noktada asıl eksikliğimizin neyi nerede nasıl yapacağımızdan haberdar olmayışımızdan ve kendimizi görev sahibi olarak görmediğimizden ileri geldiğini belirtiyor.

Peki, sıkıntılar karşısında çözümcü ve yöntemli bir hareket edinimi kazanacaksak bunu toplumda hangi kesimler yapmalıdır? Öncelikle her şeyden önce olaylara mü'min bir tevekkül ile imtihan nazarı ile bakmalı ve her zaman için sabır gücümüzü yitirmeden İslam'a hizmetin sadece bir ucundan tutmuş olarak değil de tamamen bu işin altına girerek var gücümüzle kendimizi adamalıyız. Meseleyi toplumdaki bir kesime veya sadece resmi görevli kişilere bırakarak kendi görevlerimizi de başkalarına yüklemek, işten kaçmak anlamına gelmektedir. Kitabın kazanımlarından en önemlisi olan bu hatırlatma ve uyarmayla birlikte görev bilinci kazandırma gayesi Nureddin Hoca'nın deyimi ile kitabın ve hasbi halinin asıl nedenini teşkil etmektedir.

Din adamı da kim olur?

Nureddin Hoca kitabına öncelikle zihinlerimizde yer eden bir yanlışın altını çizerek başlıyor. Nasıl ki bizler aynı dinin müntesipleri olarak kıblesi bir olan, ibadeti ve emelleri bir olan insanlar olarak etrafında birleştiğimiz dinin her alanında kendimizi bir fert olarak eşit bir şekilde buluyoruz. Öyle de aynı şekilde bu dine yapılacak olan hizmet ve çalışmalarında da aynı birlikteliği göstererek, fert fert hayatın her yerinde dinin bize yüklemiş olduğu görevleri yerine getirmeliyiz. Zira İslam'da her Müslüman bir davetçidir. İrşad görevlisidir. Hayatımızda, "din adamı" veya "din görevlisi" olarak birilerini veya bir kurumu görevli kılarak kendimizi bu işten geri çekiyorsak şu soruyu da kendimize sormamız gerekir: Onlar din için çalışıyorsa diğerlerinin çalışmaları veya bizim uğraşlarımız din dışı mı? Hani din hepimizindi?

İşte bu noktada "din madem bizimdir, öyleyse onun yükü de bize aittir" yargısında bulunan Nureddin Yıldız Hoca, bu konuda misyonerlerce dinleri çalınan ve Hıristiyanlaştırılan bir Müslümanın haline üzülüp, Avrupa'dan birinin İslam'a girmesi olayına seviniyor olmamızı değerlendirerek durumu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Birinci duruma üzülüp ikinci duruma seviniyor olmamız, dinin görev yükünün bizlerin üzerinde de bir yeri olduğunu anlamış olduğumuzu gösteriyor. Bu dinin Kabe'si, Kudüs'ü bizim ise, oradaki Müslümanlar da bizimdir ve oraların yükü de bizim yükümüzdür. Onların haricinde veya kendi çevremizden ibaret olan bir din algısı içerisinde bulunamayız.

Bu noktada görevin tamamını hocalara, müezzinlere ve âlimlere bırakamayız. Elbette hocalar, müezzinler, âlimler çalışacaklar, görevlerini yapacaklar ama bu din bize ait olduğuna göre ona davet etmek, onu anlatmak, onu yaşamak ve tanıtmak da yine bizim görevlerimiz arasındadır. Cami ve ezan herkesin olduğu gibi caminin temizliği ve camiye davet etme görevi de herkese aittir. Bu işte diploma ve yetki belgesinin gerekli olmadığını belirten Nureddin Hoca, "iyi bildiğimiz ne varsa onu yaymaya ve uygulamaya yetkili kılınmış bulunmaktayız" diyor. Hiç mi bir şey yapamayız? İşte abdest biliyoruz ya, onu öğretiriz. İçkinin haram olduğunu biliyoruz ya, onu engellemeye çalışırız. Bir mü'mine yardım etmenin iman gereği olduğunu biliyoruz ya, onu yaparız. Bu işler için de hoca olmak, devletten yetki almak zorunda değilizdir. Müslüman, İslam'a girerken vermiş olduğu sözle yetkilendirilmiş bütün bu işlerle.

Gerçekte de içinde bulunduğumuz çeşitli ortamlarda dinden biraz olsun haberdar olan ve sorulan birkaç soruya doğru cevap veren kişilerin toplumda "hoca" lakabı alıyor olması, genel algılarımızın yanlışları içerisinde değil midir? Ya da hoca ismini verdiğimiz kişileri belli bir mesai saatleri içinde belli mekânlarda karşılaşılan görevliler olarak algılıyor olmamız bizi rahatsız eden bir durum neden değildir? İşte bu soruları da kitabın ilerleyen sayfalarında, kendi kendinize gayr-i ihtiyari sorma ihtiyacı duyuyorsunuz.

Şu ashabı bir anlayabilseydik

Nureddin Yıldız Hoca kitapta ayrıca, "benim bilgim çok fazla yok", "ben ne biliyorum ki", "dine nasıl hizmet edebilirim", "en iyisi bu işi sadece bilenler yapsın" bahaneleri ardına sığınanlara ve görev almak istemeyenlere ibret olarak sahabe efendilerimizin hayatlarını örnek gösteriyor. Onlar, Müslüman olduktan bir saat sonrasında insanları Allah'a davete çıktılar. Sanki özel yoğunlaştırılmış bir kurs mu gördüler, seminerler mi aldılar? Kimisi Suffa'da sadece bir hafta kaldıktan sonra öğrendiklerini anlatmak için başka şehirlere öğretmen olarak gitmedi mi? Ebuzer (r.a.) iman ettikten hemen sonra henüz bir gün bile geçmemişti ki, kendi köyünü, ailesini akrabalarını, müşrikleri İslam'a çağırdı. Henüz ne biliyordu ki, ya da ne anlatabilirdi ki? Ama Ebuzer (r.a.) imanı ve heyecanı tam olduğu için hiçbir şekilde tereddüt etmeden, çekinmeden, bir nimet olarak gördüğü iman etmeyi kimi gördüyse anlatmaya çalıştı.

Nureddin Hoca'nın "Ashab yetkilendirilmeyi, görevlendirilmeyi, uzmanlaşmayı beklese idi İslam kaç asırda 23 yılda geldiği noktaya gelirdi?" sorusu, içinde bulunduğumuz durumdaki pasifliğimizi yüzümüze vuruyor. Onlar uzmanlığı değil, ihlâsı esas aldılar; çok bilmeyi değil, bildiği ile amel etmeyi yeğlediler. Dinleri için yapabilecekleri bir işin mutlaka bulunacağını görebiliyorlardı. Hiçbir iş yapamayacak zenci bir kadın en azından Resulullah'ın mescidini süpürebilirim düşüncesinde idi. Dini için verebileceği bir şeyi olmadığını gören dul bir kadın, on yaşındaki biricik yavrusunu Hazreti Peygamber (s.a.v)'e hizmetçi olarak verdi.

Hal böyle iken, böylesine örnekler gözümüzün önünde iken, bir Müslüman nasıl olur da dini için elinden yapacak bir şeyin gelmediğini düşünür? Yapacak onca iş varken, bu ucuz bahanelerle vebalden nasıl kurtulur?

Mevsimlik değil sürekli hizmet!

Müslüman olarak yaşadığımız sürece her zaman dinin her aşamasında hizmete hazır olunması gerektiğini söyleyen Nureddin Yıldız Hoca, Ramazanlarda, bayramlarda, depremlerde, mahalleye cami yapılırken, Afrika için kampanya başlatıldığında yapılan hizmetlerin mevsimlik olarak kalmaması gerektiğini, kendisi mevsimlik olmayan dinin hizmetinin de mevsimlik olamayacağını, nasıl ki din ebedidir, hizmetin de ömür boyu sürmesi gerektiğini vurguluyor. Asıl mesele dine bir kez hizmette bulunmuş olmak değildir, asıl mesele son nefesimizde bile hizmeti gündemimiz yapmamızdır. Bir insan zamanı geldiğinde dünyevî işlerinin hepsinden elini eteğini çekerek bir köşeye çekilebilir fakat din için yapılan hizmetten bir nefes olsun ayrılamaz. Bedenen ayrılsa bile fikren, düşünce ile onun derdini içinde taşımalıdır.

Bu noktada böylesine bir hassasiyetin oluşmasının gerekli olduğunu söyleyen Nureddin Hoca, ayrıca Allah'tan, "din için becerebileceğimiz iş her ne ise onu yaparak ölmeyi temenni etmeliyiz" duasında bulunmayı tavsiye ediyor.

Din için yapılması gereken işler varsa bu görev kime aittir? İşte bu sorunun cevabına da kitapta geniş bir yer ayrılıyor. Cennete girmenin bedeli imansa, o bedele talip olan herkes din hizmetinde sorumludur. Bu işi hocalara ısmarlayarak kurtulamayız. İş çok, görev çok! Onun için evvela ne işe yarayacağımızı, ne yapıp ne yapamayacağımızı belirleyerek içinde bulunduğumuz durumu iyi bilmeliyiz. Bundan sonra bilgi, birikim ve imkânlarla birlikte heyecan ve şuurumuzu arttıracak birliktelikler kurmalıyız. Bundan sonrasında ise hayatımızın her noktasında yapacağımız her işte ihlaslı bir şekilde malımızla, bedenimizle, hiçbir şeye gücümüzün yetmediği noktada ise duamızla hizmetimize devam etmeliyiz. Çünkü bu din hepimizin ve onun görevlileri bizleriz.

Sefa Toprak/dunyabizim

Hayat Ağacı başka şehirlere de hayat veriyor

sivas-nalbantlarbasi-mahallesi-1927Sivas'ta bir dergi var, nicedir çıkıyor... Adını bir motiften alıyor, Gök Medrese'deki bereketi ve sonsuzluğu simgeleyen "Hayat Ağacı" motifinden... Bu da demektir ki, bir motif hayatın şahdamarında akışkanlık kazandıkça bir simgeye dönüşüyor, gitgide, kendisi dışındaki bir şeyin yahut bir yerin yerine ikame oluyor.

"Gök Medrese'deki Hayat Ağacı meyvesini vermiştir"

"Hayat Ağacı" Sivas'ın simgelerinden birisiydi, pek çok başka Sivas simgesi gibi. Ama bir süreden beri, Hayat Ağacı adlı dergiyle birlikte, fikrin ve sanatın sentezi, deyim yerindeyse estetik bir imgesi haline gelmiş. Bir dergi olarak Hayat Ağacı, Sivas'ın tarihî derinliğinden, kültürel zenginliğinden hayat bulan, geleceğe iftiharla bırakılabilecek kıymetli bir eser olmuş.

Sivas sevdalısı, halkbilimci, Sivaslıların ablası Müjgân Üçer, Hayat Ağacı dergisi için şunu demiştir: "Gök Medrese'deki Hayat Ağacı meyvesini vermiştir." Bu meyve, aynı ismi taşımakta ve mekândan eşyaya kültürel bir geçişi ifade etmekte.

Hayat Ağacı dergisi 8 yıldan bu yana hayatın içinde, okurunun hizmetinde. İlk sayısı 2005 Şubat'ında yayımlanan derginin, 2013'ün Ocak ayı itibariyle 20. sayısı çıkmış bulunuyor. Sivas Hizmet Vakfı tarafından yayımlanan dergi, Sivas'ı merkezine alan bir kültür dergisi olarak kurulmuş, bugüne kadar yayımlanan 20 sayısıyla da bu işlevini yerine getirmiş.

Sivas'ın entelektüel birikiminin aksettiği bir zemin

Kadim Anadolu şehirlerinden olan ve binlerce yıllık bir medeni birikime sahip Sivas'ın kültürel zenginliği, Hayat Ağacı'nın renkli sayfalarında yerini buluyor. Sivas, içinde bulunduğu coğrafî, tarihî ve beşerî merkezin bereketli bir kültür havzası durumunda. Folklordan mimariye, şifahi kültürden güzel sanatlara kadar kültürün her alanında çok önemli maddi ve ananevi değerleri barındıran Sivas'ta, bu kültürel zenginlikler Hayat Ağacı'nda hayat buluyor.

Hayat Ağacı, şehrin kültürel, tarihî ve sosyal varlığı tanıtma ve sergilemenin ötesinde, onu kayda geçirmek ve yarına taşımak gayesini güdüyor. Aynı zamanda Sivas'ın şehirli değerlerinin izini sürüyor. Şehrin, büyük şehirlere verdiği her türlü göçün önüne geçmeye çalışıyor. Bu çerçevede, gerek mahalli gerekse milli kültüre mensup mekânlar, kişiler, kurumlar, olaylar, eserler ve tarzlar derginin ana dosya konularını oluşturuyor. Hayat Ağacı, bu şekilde şehir hafızasının tazelenmesine katkıda bulunduğu gibi, Sivaslıları kendi değerlerine sahip çıkmaya ve onları yaşatmaya davet ediyor.

Sivas'a dair birbirinden ilginç araştırma, dosya ve yazılar derginin şimdiye kadar yayımlanan 20 sayısında meraklılara takdim edildi. Böylece, kültürel mirası kayda geçirmenin ve kendi zamanına şahitlik etmenin yanı sıra, Sivas'ın entelektüel birikiminin aksettiği bir zemin de olmuş dergi. Berat Demirci, Halûk Çağdaş, Müjgân Üçer, Ahmet Turan Alkan, Hüseyin Kaya, Necdet Sakaoğlu, Müfit Günay, Kadir Üredi, Kemalettin Kuzucu, Kadir Pürlü, Beşir Ayvazoğlu, Mehmet Şarkışla, Talip Mert gibi değerli kalemler, dergiyi yazıları ve araştırmalarıyla zenginleştirmişler.

Bazı özel sayıları var ki..

Hayat Ağacı'nın imza attığı en önemli işlerden birisi de zaman zaman yaptığı "dosya" çalışmaları. Bunlardan bazılarını sıralayalım: 2. sayıda yer alan ve bir zamanlar Sivas'ın içinden akan beş ırmağı anlatan "Suları Öldürmek", 5. sayıdaki, Sivas'ta mahalle kültürünün yaşandığı son semtin, Çavuşbaşı'nın anlatıldığı "Elveda Çavuşbaşı", 6. sayıda, Sivas'ın sanayileşememe tarihinin bir istisnası olan Estaş'ın kurucusu Halis Vermezoğlu'nu tanıtan "Mavi Yakalı Patron", 7. sayıda Sivas'ın meşhur mesire yerinin dününden ve bugününden bahseden, "Paşa Fabrikası", 10. sayıda Çayırağzı semtini tanıtan "İki Köprü Arasında Bin Yıllık Semt", 12. sayıda yayımlanan "Masal Köy- Tuğut"...

Bunların dışında Hayat Ağacı, 19. sayısında "Taşa işlenen mucize Divriği Külliyesi" başlığı ile bir özel sayı da yapmış. Bu sayının sunuş yazısını ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül kaleme almış.

Sizi de ağırlayacak Hayat Ağacı, ey diğer şehirler

Mahiyeti bakımından yerel bir dergi olmasına rağmen, ele aldığı konuları takdim edişi bakımından yerelliğin sınırlarını zorluyor Hayat Ağacı... Üstelik bunu, "şehir dergiciliği" gibi yerellik ifade eden bir alanda gerçekleştirerek, dolayısıyla nev-i şahsına münhasır yeni bir çizgiyi temsil ederek yapıyor. Şimdilerde bu çizginin bir miktar daha koyulaştırılarak, Sivas dışındaki şehirlere daha fazla yer verme, hatta medeniyetimizin timsali olmuş bazı şehirlerimizle ilgili özel sayılar yapma hazırlıkları başlamış aldığımız haberlere göre. Şu halde, örneğin Bursalı, Konyalı, Kayserili, Diyarbakırlı, Edirneli, İstanbullu... okur yazarlar şimdiden hazırlıklarına başlamalılar ve Hayat Ağacı'nın sayfalarında yer almanın keyfiyeti için yazı altyapısı oluşturmaya başlamalılar.

Cevat Akkanat/dunyabizim.com

Bizi kendimize getirerek esiyor bu rüzgâr

fatma-barbarosoglu1Fatma Barbarosoğlu'nun Rüzgar Avı kitabı geçtiğimiz ay Profil Yayınları'ndan çıkmıştı. Kitapta, kendini dünyanın merkezinde sanan kahramanlar, kainatta bir nokta olmaklığını unutmuştur. Bu kahramanlarla zihinlerimiz, yerimizi sorgulamaya açılır. Hiçliğimizi hatırlarız. Yazarın sıradan ayrıntıları olağan halinden çıkarmasıyla soru işaretlerine doğru yol alırız.

İlk bölüm vesilesiyle, çektiğimiz küçük kopyaların büyüyüp koca günahlara dönüştüğünü görürüz. Modern çağ görevini tamamlamıştır. "Etiket" hikâyesi, karşınızdakileri ustalıkla çözümleyip onlara hak ettiklerini verdiğimizi sanırken aslında kananın kendimizden başkası olmadığını fark ettirir. Menfaatlerimiz bir zamanlar meydanlarda haykırdığımız inançlarımızın önüne geçmiştir. Değişen dünyada değişmeden kalabileceğimizi sanıp "Müslüman" olmaya güvenmişizdir. Kamusal kocaların eşleri "markayı layıkıyla taşımak" sorumluluğunun derdiyle yarışıp ne oldum delisine dönüşürler.

Eleştirilerini büyük bir incelikle aktarıyor

Müberra Hanım ile bakarız ki yazar "yazar" değil, "kadın"; kadın olmanın da ötesinde "başörtülü başarılı kadın"dır. "Başörtülü başarılı kadın"dan ise beklentiler vardır. Barbarasoğlu "Yoğun Gündem Yoğun Bakım" hikâyesinde bu metalaştırma hareketlerini nükteli bir anlatımla ortaya koyar. Yazar, başörtülü ve kadınsa bundan yeterince istifade edilmeli, beklendiği gibi bir reklam yüzü olmalı, kendisine biçilen vazifeleri tamamlamalıdır!? Fatma Barbarosoğlu da bozuk bakış açısından ziyadesiyle çekmiş olmalıdır ki eleştirilerini büyük bir incelikle aktarır.

Bozulan fıtratımızla "Haset" adlı küçük öyküde de yüzleşiriz. Benliğini zirvede tutan hallerimizi, acıya kapanmış gözlerimizi okudukça "Allah'tan daha güzel boyası olan kim?" ayeti aklımıza düşer. Onun boyasıyla boyanıp ondan gayrısına "lâ" diyebilmek için dua ederiz.

İçinde türlü türlü muamele tarzı barındıran bankacı kız, albenisiyle "daha rahata" razı etmeye çalışan Eflatun Prenses, artık paranın "onlarda" olduğu ve dikkati çekmesi gereken puantiye başörtülü kız... Hepsinde biraz biz varız. Hepsi bir tarafından ayna bu öykülerde. Kimisinde hüzne kapılıp, kimisinde kimseye itiraf edemediklerimizle yüzleşirken, bazen de düşmanın silahıyla silahlanmak ve düşmanına benzemek arasında gidip geliyoruz.

ruzgar-aviFotoğraflar öykülere denk

Başlarda Müberra Hanım'a biçilen roller sonradan genç bir akademisyende karşımıza çıkar. Bakımlı olmak, iyi yemek yapabilmek, çok para kazanabilmek de ondan istenendir. "Yaradılışa göre ne istenmelidir" değildir mevzu. Zamanın istedikleri yüzünden kadın, ev hanımı ve akademisyen olmak arasında mekik dokur.

"Anne bana gelinlik alsana" isteğine, "Gelinliği anneler almaz, evlendiğin adam alır" deyip kurtulan anne, çocuk yetiştirme adına yazılan kitaplara savaş açmış olur. Biliriz ki nice kahramanlar yetiştiren anneler, psikolojiye girişten habersiz, çocuğu emanet bilerek fıtratlarını bozmamışlardır.

Kitapta bazen bir öyküye denk olup ayraç vazifesi gören fotoğrafları okuruz. Bir mezarlık fotoğrafıyla başlayan öyküde anlarız ki fani olmayı unutmamanın yükü, sadece ölüme mahkum bir hastanın sırtında taşınır.

Alışılagelmiş yaşantılara başka bir gözle bakmaya çağırıyor

"Muhasebe"de bir vedayla dünyasını değiştiren küçük kızın "geri dönecekmiş gibi gitmek" üzerine kurulu öyküsü anlatılır. Kasabalarını terk ederken baba kamyonla, kendileri trenle yolculuk eder. "Özgürlüğün, eşyasızlık olduğunu ilk o gün anladım" cümlesi, hayatımızı eşyalarımızla tanımladığımız, onu kimi zaman araçtan amaca dönüştürdüğümüz, eşyanın kölesi olduğumuz düşünülürse vurucudur.

Yazar, kahramanına yaşattığı başka bir yolculukta yetmiş yaşındaki teyzenin havaalanı yalnızlığını ufacık ama dimdik çocukların özgüveniyle birlikte vererek bir "zaman" tespitinde | bulunur. Tecrübenin yaşadıklarımızdan mı yoksa yaşayamadıklarımızdan mı arta kalan olduğunu ortaya koyar. Bu sorular hikâye boyunca devam eder.

Genç doktor aracılığıyla uzak şehir gerçeğini tüm gerçekliğiyle önümüze seren Fatma Barbarosoğlu, sözlüklerin aksine "bırakmak" fiilinin "yapmak" fiilinden önce geldiğini anlatır. Orada çocuklar çabuk büyür, bahar geç gelir. Yine doktorların da hasta olduğunu, rahatlığın yalnızlıktan kurtaramayacağını da Reyhan Hanımla yaşarız. Reyhan'ın öyküsü, kışın bitmediği, kış bittikten sonra da hayatın devam edemediği coğrafyalara gidenlerin ertelenen hayatları, hicret ve kaçış arasındaki çizgi için bir sorgulayıştır. Uzaktan bakıp bize sunulan kadarıyla tanıdığımız şehirlerle yüzleşiriz: "Dr. Nilay haklıydı. Durmadan yağan kar, akmayan sular, gelmeyen elektrikler, açılmayan kepenkler arasında ziyadesiyle yaşanan, idrak edilen, yudum yudum tadılan zamanlar inşa etmez isek önce kendimizi zehirlerdik. Bizden çıkan zehir bütün zamanları zehirlemeye yeterdi. Yaşamıyor gibi yaşamayacaktık."

Uzakların yakın olma sırrına yaklaştırır öykü. Mutlu günlerin yolu, dağa çıkan Leylalar için "Sizin orada herkes güler mi?" sorusuna verilecek cevapları yaşayarak bulmaya çalışan Doktor Hanım'ın hislerini anlamaktan geçer, deriz.

Alışılagelmiş yaşantılara başka bir gözle bakmaya çağıran eser, artık kalıpları aşmak isteyenlere bir yol gösteriyor. Gücünü reklamından, güvenini benliğinden alanları en sahici biçimde tasvir ediyor. Biz de, "eleştirisini katı bir değerlendirmeyle değil, ince bir zekayla yapan bu kitap mutlaka okunmalı" diyoruz.

Ceylan Ergin/dunyabizim

Sayfa 1 - 3