facebook twitter Linkedin

Hakkında Yazılanlar

Kapkıner'in "Kardeşime Mektup"u muhteşem

MK-kaset-Bu-RuzgarBir şiir kaseti vardı bir zamanlar. “Kardeşime Mektup”… Murat Kapkıner okuyordu şiirleri. Bir şair, en baba şiirleri seslendiriyordu. En müstesna şairlerimizin… Sezai Karakoç, İsmet Özel, Metin Önal Menguşoğlu, Cumali Ünaldı Hasannebioğlu, Erdem Beyazıt… Kasete ismini veren “Kardeşime Mektup”, “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine”, “Semut”, “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”, “Amentü”, “Cila, Kül ve Kefen”, “Münacat” … İnsanın içine işleyen, gönlümüzü darmadağın eden şiirler. “Sana şiirle gelmişim” diyordu Kapkıner bir şiirinde. Şiirle gelmişti bize. Sesindeki hüznü, ruhundaki acıyı katarak mısralara. Şiirle gelmişti, şiir getirmişti. Ne de iyi etmişti.

Kapkıner’den şiir kaseti

Maveradan gelen bir sesi var Kapkıner’in. Binlerce yıl öteden seslenen içli bir ses… Duyduğunuzda içinizi ürperten, mısraları bilincinize usul usul yerleşen, şiirin gümrah ırmaklarını derin derin akıtan… “Kardeşime Mektup” ruhu olan bir şiir kasetiydi. Modern stüdyolarda sesin, melodinin bozulduğu bir piyasa işi değildi. Şiir vardı yalnızca, en hasından… Aradan onca yıl geçmesine rağmen halen derin bir izi olan, kendinden sonra piyasaya çıkan yığınla kasetin arasından aranıp bulunan, dinlenilen ve yine dinlenilen bir kaset.

Murat Kapkıner kendine özgü, nev-i şahsına münhasır biridir. Şairdir, roman yazar, bağlama çalar, türkü söyler, gezgindir… Bir derviştir aynı zamanda. Deliler ve veliler özel ilgi alanıdır desek yanılmış olmayız sanırım. Herhangi bir kategoriye kolaylıkla dâhil edilecek biri değildir. Yazdıklarıyla, yaptıklarıyla, hayatıyla rutine tabi olanların anlamakta zaman zaman zorluk çektikleri, zorluk çekecekleri bir aykırı adamdır.

Varoluş sancısını iliklerine değin hisseder. Şiiri, romanı, sesi, sözü bu sancının duraklarıdır zaten. Varoluş tecrübesinin dışavurumları… Yüzünde çilenin çizgileri… Masa başında üretilmiş konformist metinlere benzemez O’nun metinleri. Ansızın yakalayıverir sizi. “Kardeşime Mektup”ta okuduğu şiirler de öyledir. Nerede olursanız olun sesini duyduğunuzda mutlaka dinlersiniz. Şiirin biricik sesini… Ve o haleti ruhiye içine girersiniz. Şiirin insanı var olanın sınırlı dünyasından sonsuzluğa götüren, şimdinin gerçekliğinden geçmişe ve muhayyileye götüren sesini.

Hangi şiirler var?

MK-kaset-AGB“Kardeşime Mektup”ta Kapkıner , “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirini okur. Bir büyük sürgünlük olan ömrümüzü dillendirir. Sezai Karakoç’un bengisu pınarlarından süzdüğü o büyük şiiri… Yürekten bir çığlık olur, yüreklerimize en derin hüzünle dokunan. Sürgünlüğümüzle söyleşiriz.

“Semud” der sonra. Şahmerdanlar gömerken aşkımızın göğsüne en yadırgı hüzünleri. Dörtnal koşar şiir şehre doğru. Cumali Ünaldı’nın derin duyarlılığından devşirdiği “Semud” şiiri derin bir kederi bırakır gönlümüze. Ölümden arta kalmış acılardır dile gelen.

“Kardeşime Mektup”u okur. Bütün kardeşlerimize yazılmış bir mektubu okur gibi. Omuz omuza bir mücadeleye çağırır bizi Metin Önal. Bir sancının vücuda ilk girmesinden bahseder. Dostluk, arkadaşlık ve sevdadan… Savaşmak der, yaşayamadıklarımızı yaşanabilir kılmak için.

“Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” derken bütün Anadolu coğrafyası şiire gelir. Erdem Beyazıt’ın o ölümsüz mısralarında. Gamdan dağlar kelimeler. Kelimeler gam yağmurudur bizi baştan ayağa ıslatan.

“Amentü” der sonra. Amentü… İmanımız yeniden pekişir İsmet Özel’in müstesna şiiriyle. Eşref-i Mahlukat olmaklığımız dile gelir. İnsan olmanın zorluğu… Sımsıcak kelimeler boşalır “Amentü”den. Yeniden yorumlanır hayat. Yeniden…

Murat Kapkıner’in yıllarca önce amatörce doldurduğu “Kardeşime Mektup” kaseti halen değerinden hiçbir şey yitirmiş değil. Halen aranan, dinlenilmek istenen bir çalışma. Dinlemek ve hatırlamak gerekir.

Muaz Ergü şiir ummanında dolaştı

Murat Kapkıner'den Kardeşime Mektup'u dinlemek için tıklayınız.

GYY notu: Kardeşime Mektup kasetinin bir tane dahi fotoğrafını, görselini internette bulamadık. Arşivimde olduğunu düşünürken iki kasetini bulduk, o güzelim kaseti bulamadık. Elimizdeki Kardeşime Mektup kasetini kim aldı, nereye götürdü, ne desem o alana bilemiyorum. Bu nedenle bari diğer iki albümün kapağını internet ortamına bırakalım en azından dedik. Tam da bu noktada yıllarca insanlarımızı çokça etkilemiş güzel bir şiir albümü görseline internet ortamından hala ulaşılamıyor olması düşündürücü... Şükür ki bir kısım arkadaşlar albümdeki şiirleri internete yüklemişler. Yapacak çok iş var, çok..

YORUMLAR

Acı gecede saklı..

Abdulkadir

Evet.. Murat Kapkıner kardeşimizle tanıştığımda, herhalde yirmili yaşlardaydım..Toydum, istanbul'a yeni gelmiştim. Mazlumder'in istanbul şubesinde bir hasbihalimiz olmuştu. Şimdi çok uzak..çok ırak bir zamanmış gibi geliyor bana. O samimiyet.. o guraba duruşu hiç aklımdan çıkmıyor... Evet bir Murat Kapkıner duruşu....

dunyabizim.com

MURAT KAPKINER DE “TARAFLAŞMIŞ”

Murat Kapkıner bir müddettir Taraf gazetesinde yazıyor. Ne vesileyle yazıyor bilmem ama yazılarını takip etmeye çalışıyoruz.

Taraf gazetesinde yazanlarda her nedense eksen kayması mukadder gibi görünüyor. Sadece Taraf gazetesinde yazmış olmayı dert etmeyiz hatta Cumhuriyet gazetesinde bile yazmayı (tüm komikliğine rağmen) dert etmeyiz. Mesele fikirdir, yani doğru düşüncedir. Fakat Taraf gazetesinin yazarları üzerinde enteresan bir tesiri var. Tarafta yazanlar bir şekilde (az da olsa) “taraflaşıyorlar”. Yoksa aksi durum sözkonusu da biz mi böyle görüyoruz? Yani önceden taraflaşmış olanlar Taraf gazetesinde yazmaya mı başlıyorlar? Kamuoyundan takip etmeye çalıştığımız için, gazetede yazmaya başlamadan önceki hallerini bilmiyoruz, bilmediğimiz için de nasıl bir ruhi ve zihni süreçten geçerek Taraf gazetesine geldiklerinden haberimiz yok. Dolayısıyla hangisinin önce olduğunu tespit imkanına sahip değiliz, biz gazetede yazmaya başladıktan sonra takip edebildiğimiz için, bu safhadan sonrasını tetkik ediyoruz.

Murat Kapkıner, kalemi hafif birisi değil. Kendisi tefekkür ile meşgul birisi. Konuya bu şekilde bakınca, mesele ciddiyet arzediyor.

Murat Kapkıner, bizim takip edebildiğimiz kadarıyla uzun müddettir kamuoyunun önünde değildi. Kamuoyunun önüne çıkmadan, görünür olmadan yaşamak, tefekkür meşguliyetini fikir piyasasına sunmadan yapmak, bazı imkanlarla beraber bazı problemleri de davet ediyor. Yalnız yaşamak veya dar bir çevreyle yaşamak, bir taraftan yoğun bir tefekkür faaliyetine girme imkanı oluşturuyor, diğer yandan insanı, sahip olduğu veya ürettiği fikirlerin sağlamasını yapma imkanından mahrum ediyor. İnsan öyle ya da böyle bir dış murakabeye ihtiyaç duyuyor. Enfüsi dünyasına dalıp giden insan, ruhi labirentlerinde ve nefsin koridorlarında tükenebiliyor. Yalnızlık, kendi düşüncelerine itiraz eden birilerinin olmamasıdır. İtiraz edilmeyen düşünceler bir müddet sonra katılaşıyor, çelikleşiyor ve insanın enfüsi dünyasında tortulaşıyor. Bu girdaba yakalananların hali fena olmuştur. 

Murat Kapkıner bu durumda mıdır bilmiyoruz. Kamuoyundan uzak kalmış olması illa böyle bir akıbete duçar olduğu anlamına gelmez. Fakat 26.10.2012 tarihli “Kumarcının kumarcıya borcu olmazmış” başlıklı yazısındaki üslubu ve bazı “fikirleri” bize bu tür bir ihtimali çağrıştırdı. Tabii ki yanlış düşünmenin kırk tane (yani sayısız) yolu var. Hangi silsile ile öyle düşünmeye başladığını ve hangi saiklerle o üslubu kullanmaya alıştığını bilmiyoruz. Biz en iyisi fikirlerini ve üslubunu takip ve tetkik edelim.

Yazısına çok iddialı bir giriş yapıyor Kapkıner; “Ben size hep, “Ülkemizde (gerçek müminin çıkmasının zor olması gibi) gerçek ate de çıkmaz; çıksa çıksa Allah düşmanı çıkar” diyordum inanmıyordunuz”. Kapkıner’in iddialı beyanı burası değil, bu dibace üzerine inşa ettiği şu tespitler; “Bertrant Russel’in 1948’de rahip F.C. Copleston’la Radyo BBC’de Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu üzerine yaptıkları tartışma… Tartışmada Russel, rakibinin sorusu üzerine kendisinin ateist değil agnostik olduğunu söylüyor ve evet her bağlamda olduğu gibi bu düzlemde de bilimsel tutum budur: “bilmiyorum””.

Kapkıner’in iddialı beyanı, Agnostiklerin, kainatın bir “Yaratıcısı” olup olmadığı hususundaki “bilinemezlik” tezini “bilimsel” görmesidir. Bir konuda “bilmiyorum” demek, kendi haddini bilmek bakımından ahlaklı bir tavırdır ama bu tavrın muhtevası da “cehaletin beyanıdır”. Kişinin cahilliğini bilmesi, o kişinin ahlakına işarettir, ilmine değil. Agnostiklerin, “bilmiyorum” demesi, kendi cahilliklerini bilmek bakımından, yani “bilmediklerini bilmek bakımından” ahlakidir. Fakat bilmiyor olmalarından “bilinemezlik” tezi inşa etmeleri, her birinin kendi cehaletini, ufkunu, idrak seviyesini, “insanlık ufku” olarak ileri sürmek gibi bir “ağır cehalet” haline işaret eder. İlim, bir kişinin, bir gurubun, bir cemiyetin, bir medeniyetin ufkuna hapsedilemez. Bir kişi, bir cemiyet, bir medeniyet bilmiyor olabilir, onların “ilim mecrası” ilgili konuyu bilme ve anlama imkanını üretemiyor olabilir. Tüm bunlar, o mevzuun bilinemeyeceğini, anlaşılamayacağını göstermez. Kapkıner, “Zira ateizm de “imaniye” de, davalarını ispattan yoksun oldukları için, bilimsel değildir ama “bilmiyorum” diyen agnostikin tutumu bilimseldir” derken, batının cehalet üzerine iddialı tezler ürettiğini farketmiyor. Batının asırlardan beri yapageldiği propagandayı hatırlayalım; “Her şey bende, ilim bende, insanlık bende, medeniyet bende, tarih bende ila ahir, bende olmayan kimse de yoktur”. Müslüman fikir ve ilim adamları bu manevraya gelmemelidir, hele de bu gün itibariyle asla bu çelmeye takılmamalıdır.


Kapkıner’in Russel’e övgüler dizmesi ise ilginç. Russel, bilim adamı olmaktan daha çok filozoftur, bir filozof, kainatın yaratıcısının olup olmadığını “bilmiyor” fakat bunu umursamıyor. Yaratıcının olmadığına inananın, yaratıcı bahsini geçip başka konularla ilgilenmesi mantıklıdır ama bir filozofun, yaratıcı bahsini atlaması imkansız.

Russel ile birlikte Kapkıner’in anlamadığı konu şu: Bir yaratıcının olmasıyla olmaması arasındaki fark, kainattaki her şeyi değiştirir. Ontoloji değişir, epistemoloji değişir, insan telakkisi değişir, ahlak değişir, hayat telakkisi değişir. Bu kadar büyük bir fark varsa, bir filozof nasıl olur da, bu farkın peşine düşmez ve “bilmiyorum” diyerek işine bakar. Bu konu vuzuha kavuşmadan hangi konu vuzuha kavuşturulabilir ki? Bu meseleyi zihni gündeminden çıkarıp hayatını yaşamaya bakan birisi için hangi seviyeden bahsedilebilir? İnkarcının hayatı daha tutarlıdır, o yaratıcının olmadığına inandığı için, varlığı, insanı ve hayatı o çerçevede izah etmeye ve yaşamaya çalışıyor. Agnostik ise yarı yolda duruyor, “hala bilmiyor” ama yokmuş gibi davranıyor. Anlamak bu kadar mı zor, agnostikin tavrı, inkarcının tavrına göre çok hafifmeşreptir ve fikirle, fikir adamı (filozof) olmakla ilgisi yoktur. Buna rağmen Kapkıner, agnostiklere methiyeler diziyor, onlara “bilimsel” tutum içinde olmak gibi bir imtiyaz (seviye) tanıyor, çok ilginç değil mi?
*
İlim batıda, “pozitif bilim mecrasına” hapsedilmiştir. Pozitif bilim mecrası kadimden beri vardır, son birkaç asırdır batının elinde ilerleme kaydettiği de doğrudur. Fakat batı kendini bu mecraya hapsetmiş, diğer ilim mecralarını imha etmek için uğraşmıştır. Pozitif bilim mecrası, yirminci asra kadar batıda her derde deva zannedilmişti, yirminci yüzyılın başlarında geldiği nokta (aşama) itibariyle anlaşıldı ki, öyle değil.

Pozitivist aklın insanda geldiği nokta neresi? İnsanın merkezini “beyin” olarak kabul etmek ve insana dair ne varsa, ne oluyorsa hepsini beyin merkezinde izah etmeye çalışmak… Ruhu inkar etmek ve insan bütünlüğünü beyin merkezinde izah etmeye çalışmak… Tamam da ruh bedeni terkettiğinde geriye kalan kadavra. Bu kadar net bir durum ile karşı karşıyalar, elde kalan kadavra. Onu da götürüp gömüyorlar, hani insan biyolojik bütünlükten ibaretti, niye gömüyorsunuz? Kalp durunca niye çalışmıyor, çalıştırsanıza, bir iki elektro şok veriyorlar, çalışmazsa teşhisi basıyorlar, “öldü”. Niye öldü ki, ihtiyarlığı anladık, bombayla parçalanmış cesedi bir araya getiremiyorsunuz anladık, peki kardeşim yirmi yaşında zımba gibi delikanlı kalp krizinden ölüyor, tüm biyolojik aksamı yerinde ve sağlıklı, neden çalıştıramıyorsunuz kalbi? Kalbi neden çalıştıramadığını bilmiyor çünkü kalbin yaşarken neden çalıştığını bilmiyor. Neden çalıştığını bilmeyince, neden çalıştıramadığını da bilmiyor. İnsanda ruh yoksa, insan biyolojik sistemden ibaretse, beyin merkezi tarafından yönetiliyorsa, ölüm diye bir şey nedir, nasıl ölebilir insan? Tüm biyolojik sistem yerindeyken nasıl ölebilir? Ama ölüyor… Ve bu pozitivistler, sapasağlam biyolojik sistemi götürüp gömüyor.

Yaratıcıya ve ruha inanmıyorsunuz, anladık. Fakat be adam, sağlıklı ve eksiksiz biyolojik sistemi çalıştıramıyorsanız, belli ki insanda “bir şey” var. Var işte bir şey… Bunun neresini anlamıyorsunuz? Ama pozitivizm konuyu burada bırakıyor. Burada bırakıyor ve işine bakıyor. Enteresan değil mi? Konuyu bıraktığı yer, ölüm-hayat eşiği… Burada bırakılır mı konu? Bırakıyor çünkü pozitif bilim mecrasının ufku (sınırı) orası. Dikkat edin… Batı, kendi bilim mecrasının ufkuna geliyor ve konuyu bırakıyor. Oradan ileriye pozitif bilim mecrası ile gidemiyor, gidemeyeceğini biliyor. Fakat ölüm-hayat meselesi gibi en önemli konuda, o noktadan ileriye gidecek başka bir “ilim mecrası” arayışına girmiyor. Yani derdi ilim filan değil, kendi anlayış ve kültür havzasında inat ediyor, hem de ölüm-hayat eşiğinde… Hani hatırlıyor musunuz, bir zamanlar “başörtülü hastaya bakmam” diyerek hastaneye almayan pozitivist doktoru?

Batı, kendini pozitif bilim mecrasına hapsetti. O mecranın ufkuna vardığında duruyor ve “gerçeğin” (hakikat derdi zaten yok) ondan ibaret zannediyor. Felsefe de zaten krize gireli çok oldu, meseleler felsefi alanda tetkik edilmiyor. Bir asırdan beri bu kısır döngü devam ediyor. Fakat o kadar çok bilgi ve teori üretti ki, bu bilgi ve teori zenginliği karşısında idrak derinliği olmayanların aklı kamaşıyor. Kamaşan akıl bir şekilde batıya teslim oluyor. Batı, bir müddettir ilimle değil, kaotik bilgi ve teori zenginliği ile insanları avlıyor. Çok tuhaf bir durum… Müslüman fikir adamlarının dikkatli olması lazım, kendi irfan havzasına yabancılaşmak, otomatik olarak batının etkisine sokuyor.
*
Murat Kapkıner, batının pozitif bilim havzasına yaslanarak, “Tanrı’yı ispat etmek olanaksız; yadsımak hafifliktir” diyor. Pozitif bilim anlayışının Hıristiyanlık gibi “saçmalıklar manzumesi” karşısında varoluşunu gerçekleştirebilmiş olması, onun tek ilim mecrası olduğunu göstermez. Batı bilim ve kültür havzasında üretilen agnostisizmi ve ona dayalı olarak “Tanrı’nın bilinemezliği ve ispat edilemezliği” tezini, İslam irfan havzasına taşıması ve “hakikat” muamelesi yapması ne kadar enteresan. Yaratıcının varlığının ispatı meselesini, bidayeti ve temel kabulü yaratıcının yokluğu üzerine kurulu pozitif bilim havzasındaki kriterlere göre değerlendirmek, sokaktaki insanın bile takılmayabileceği bir zihni çelmedir.

Kapkıner, şunu kastetmiş olabilir mi; Agnostisizmi ve agnostik tavrı, pozitif bilim havzasında “bilimsel” buluyor. Pozitif bilim havzasında yetişen felsefe ve bilim adamlarının, o havzanın sınırları ile mahdut olduklarını, o havzada düşündükleri müddetçe de agnostik olmalarının makul olduğunu… Bir felsefi görüş, ancak kendi felsefi ikliminde varoluşunu gerçekleştirebilir ve “makul” görülebilir. Konuya böyle yaklaşmış olsa sıhhatli bir tefekkür faaliyeti içinde olduğunu söylemek gerekir. Durum böyle mi? Kanaat ve kararı okuyucuya bırakıyoruz. Ne var ki Kapkıner’in meseleye böyle yaklaşmış olmasını arzu ederiz. Her ne kadar yazısında bunun işaretleri olmasa da…

Nurettin Saraylı/28 Ekim 2012/fikirteknesi.com

Yorum Yapılmış


murat kapkıner

Şub 17, 2013

Değerli Yazar’ımıza kısaca iki şey söyleyeceğim. Esasen alıntıladığım bir aforizma ile Russel’ın Agnostikliğinin bilimsel olup olmaması. Ben bunları İslami bulduğum için söz konusu ettim. Bizim Ümmetin büyüklerinden öğrendiğimiz ”bilmiyorum demek ilimdendir”(İmam Ebu Hanife) ile ”İdrak, idrakin aczini idraktir” (Hz. Ebu Bekr). Bir de Yazar, Russel’ın tartıştığı konunun Tanrı’nın varlığı-yokluğu olduğunu unutuyor. Yani ispat edersek bilecek. Selam

Şiirleri bir kuşağın ezberindeydi Kapkıner’in

murat-kapkiner1Kendi deyimiyle, yollara düşmese de düşecekti bu çukurlara… Çukur; düştüğümüz dünya… Tek de değil üstelik, idrakin kıvrımları derinleştikçe dünya içinde dünya, dünya içinde dünya, dünya içinde dünya…

Yine kendi deyimiyle, nice yürüdüğü ayakkabılarından değil, ayaklarından belli… Ayaklarında, teşbihte hata olsun varsın, Eyyub’un kurtlanan yaraları…

Hayatı da taze bir yara… Hafızası da… Annesinin öldüğü gün duyduğu acının daha fazlasını annesini hatırlayınca, bir çağrışımla hatırlayınca, hatırlamak isteyip yoğunlaşarak hatırlayınca duyuyor. Hafızası da yaralı…

Bir kuşatıcılığı, bir yalınlığı, bir acıtıcılığı var

İlkel… O kadar ilkel ki, ilkelliğe giydirilen bütün kimlikler, kültür, uygarlık, alışkanlıklar, o sarındığımız giysiler, kabuklarımız, örtülerimiz bizi ne kadar mükemmel kılacaksa, idealden, tekâmülden beklediğimiz ne varsa bütün bunları boşa çıkaracak bir ilkelliği var. İlkellikle mükemmelliği ayıran kıldan ince eşiğin, çizginin üzerinde bir ayağı…

Öfkesiyle kabulüyle, tahammülüyle tevekkülüyle, hıncıyla sevinciyle en yalın, en insan olanlarımızdan…

Karanlığın en kara anından, zifirinin zifirisinden, kendisi içinde bulunsa bile aydınlığın o şaşmaz tarifini yapabilenlerden…

Yarın kaygısı yok… An’ı iliklerine kadar, hücrelerine, atomlarına kadar idrak eden bir uyanıklığa, incir ağacının yapraklarındaki bal taneciklerinin tadına, o an’ın içinde yeni “an adası” inşa edip bütün hayatını sığdırabilecek kadar dalgınlığa ve aymazlığa sahip…

İskoçya Dağları’nda görünen koyunun rengiyle uğraşmayanlardan…

Söylediklerinin sadeliği içerisinde bütün insanî hallerimizi doğallıyla kuşatan, yaşanmışlıktan, yaşıyor olmaktan, insan neslinin yaşayacak olmasından kaynaklanan bir kuşatıcılığı, bir yalınlığı, bir acıtıcılığı var.

“Rüzgâr” diyecekse, dili ve gönlü yanmıyorsa yahut dili ve gönlü serinlemiyorsa yahut dili ve gönlü bir yaprak gibi titremiyorsa diyemiyor. Kelimelerin ondaki anlam karşılığı o çarpıntılı, o dikiş tutmaz, o saralılar saralısı sürgünü…

Dal niyetine tutunduğu iyilikler, sesler, türkü dizeleri de kesmiyor.

Geceleri in cin uykudayken, el ayak çekilince, o kabına sığmaz ruh hallerinin sıkıntısını tek başına göğüslüyor. Gündüzleri uyumasa gündüz de çekemeyecek onu…

Şiirleri bir kuşağın ezberinde dolaştı

Muhacir değil sürgün… Yaşadığı her şehir, uğradığı her kasaba ona sadece sürgünlüğünü hatırlatıyor. Kimsenin sürdüğü filan da yok, “an” sürüyor.

Aşkı niçin kutsadığını biliyor.

Rasim Özdenören’in deyimiyle Türkiye’nin Bukowski’si…

Murat Kapkıner bu…

Kapkınlığı fıtrî… Bir tür kendini kaptırma hali de değil, kapılıp gitme hali…

Bir zamanlar Kelime ve Varide dergilerini çıkardı.

Şiirleri bir kuşağın ezberinde dolaştı.

Şiir kitapları, romanları, denemeleri besmeleye not düşme ameliyesinden arta kalanlar…

Geçimsiz.

Hani Türkçe konuşmasa, Türkçe yazmasa, tanıyıp bilmesek, bu Murat Kapkıner demesek, ilk karşılaştığımızda Afrika’nın en Afrika’sından, eski Amerika’nın en Amerika’sından, Orta Doğu’nun en ortasından kopup gelmiş, o anda, yaratıldığı anda kopup gelmiş diyebileceğimiz bir suret…

Yüzü Habil’e dünya kuruldu kurulalı ağlayan bilmediğimiz bir kardeşin yüzü…

Böyle biliriz.

Mehmet Aycı/dunyabizim

Akif gibi mi Dante gibi mi yapacağız?

Murat Kapkıner, 'Yaşamayı Göze Almak'ta ruhumuza sirayet etmiş, yaşantımıza kastetmiş birçok çağdaş çarpıklığa kahpe yalana dikkat çeker..

Bazı kitaplar vardır, isimleriyle, içerikleriyle dikkat çekerler; can alıcı hususlara temas ettikleri, gözden kaçırılmış kimi ayrıntıların üzerindeki "ölü toprağı"nı silkeledikleri için. Murat Kapkıner'in Yaşamayı Göze Almak adlı deneme kitabı da bunlardan biridir.

Yaşamayı göze alamayan, adam gibi ölmek bilmez

Kapkıner'ın kitabındaki mesaj açıktır: Yaşamayı göze alıp, yola öyle devam etmek. Şunu demeye getiriyor yazar: Yaşamayı göze alamayan, adam gibi ölmek bilmez. Çünkü asıl yaşamdan korkanlar, ölümden korkanlardır. Ölüm hakkında hakiki bir tasavvuru olmayanlar, yaşamdan köşe bucak kaçanlar, göz boyayarak 'biz'e ne söylemek istiyor? Kapkıner'in asıl sorguladığı budur. İçimizdeki onlar, dışarıdaki bizler; hepsi, kim bunlar? Kapkıner'in işaret ettiği, anlaşılır ve açık. Peygamber yolunda gitmek, peygamberin yaşadığı gibi yaşamak, öldüğü gibi yetmek, halis bir niyete, gücü yettiğince...

Yaşamayı Göze Almak üç bölümden oluşuyor; deneme, inceleme, eleştiri. Merkezden bakan, Kapkıner'in Kur'an'ın rengiyle boyanmış mümin gözleri. Kalıbının adamı, sözünün eri, işinin ehlidir Kapkıner. Çünkü Yaşamayı Göze Almak'ta ruhumuza sirayet etmiş, hayatımızı ele geçirmiş, yaşantımıza kastetmiş birçok çağdaş çarpıklığa, modern hurafeye ve kahpe yalana dikkat çeker.

Kitabı okuyup bitirdiğimde iki ismin hayal dünyamda teberrüz ettiğini görüyorum: Mehmet Akif Ersoy ve Dante Alighieri. Akif, içimizdeki ayrık otlarıyla savaştığı için bizi temsilen öne çıkmıştır. Dante yine bize haksızlık yapıp, Batı'nın bayraktarlığını haksız bir şöhretle yaptığı için eleştirilmiştir.

Kapkıner'in bu tespitinde haklı olduğunu görüyoruz. Şöyle ki, son iki yüz yıllık Batılılaşma serüvenimizle birlikte Batı'nın içimizdeki gönüllü tacirleri ve yeminli hempaları, onlardan bize 'ilerme'yi, 'gelişme'yi, 'modernleşme'yi getirirken, tek bir şeyi ölçü almışlardır hep: İslam düşmanlığı. Zaten Kapkıner'de Akif ile Dante isimlerinin öne çıkmasında da, yine tek hakikatin iki yüzü üzerinde sonuca gitmiştir. Bir yandan Asım'ın neslinin fikir babası, İslam'ın asil, asıl, gerçek, mütebessim yüzü Akif; öte yandan Hazreti Peygamberi kendi yarattığı yapay-dünyevî cehenneminin içinde göstermekte bir beis görmeyen, şirkin kirli, murdar, çirkin, kasvetli maskesi Dante.

Müslümanlar üstüne düşeni yaptılar mı?

Şunu demeye getiriyor Kapkıner; Batı(l)'ın içimizdeki tacirleri, Asım'ın neslini yok etmek için bütün imkânlarını seferber etmişlerdir. Müslümanlar üstüne düşeni yaptılar mı? Kapkıner, Yaşamayı Göze Almak'ta bunu soruyor/sorguluyor tastamam. Batılılar, gidecek başka dünyaları olmadığı için bu dünyaya varlarıyla yoklarıyla sarılıyorlar, dahası yaşamayı göze alıyorlar; yaşamayı becermiyorlarsa bile, kendilerini yaşamın üstesinden gelmiş gibi göstermesini biliyorlar. Yani, hayat oyununu sahneliyorlar, sahneye bizim hayatımızı koyarak. Hayatımız üzerinden para kazanarak dünyaya hükmediyorlar.

Peygamber Yolu'nda gittiğini söyleyen Müslümanlar, Akif gibi yaşamayı göze alıyorlar mı? İnançlarının gereklerini yerine getiriyorlar mı? Dünyanın ahretin tarlası olduğu şuuruyla yaşıyorlar mı? Çünkü kelimenin gerçek manasıyla, dünyayı ahiretin tarlası yapan, yaşamayı göze alıp, hiçbir şekilde, hiçbir koşulda ölümden korkusu olmayan demektir.

16 TEMMUZ 2012

Faik Öcal / DÜNYA BİZİM

Wesirfinger Pastanesi & Kitap Tanıtımı

Şiir ve deneme türündeki kitaplarının yanı sıra roman alanında da yetkinliğini sürekli geliştiren, başarısını perçinleyen bir isim Murat Kapkıner. Uzunca bir aradan, "Güz İnsanları" ve "Karanlıktakiler" adlı kitaplarından sonra, üçüncü romanı Wesirfinger Pastanesi de geçtiğimiz aylarda okuyucuyla buluştu.

Romanın konusu Almanya'da geçiyor. Ağırlıklı olarak, Türkiye'den Almanya'ya göçen insanların etrafında biçimleniyor anlatılanlar. Yaşlı Şeyh, Bayan Adelgard, Osman, İdris, Hasan ve genç mülteciler romanın başlıca kahramanları olarak çıkıyorlar karşımıza.

Hem dili ve anlatımı hem de kurgusu, anlatının omurgasını oluşturan felsefi sorunsalı açısından farklı, son derece ilginç ve sıra dışı bir roman var karşımızda. Okuyucu açısından ara vermeden, anlatılanlar arasındaki anlam ilgisini koparmadan okumakta fayda var. Fakat bu yargımız, romanın bir solukta okunup kolayca "tüketilebilecek" bir hüviyete sahip olmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine anlatı dokusundaki farklılık, değişik işaret ve göndermeler, insan hayatıyla İlgili ontolojik problemler romanın dikkatlice, sindirilerek ve hatta bazen düşünülerek okunmasını kendiliğinden zorunlu kılıyor. Satır aralarında söylenmek istenenlere, simgelere, yazarın düşündürtmek istediklerine dikkat etmek gerekiyor. Ancak bütün bunlar, sıkıcı ve yorucu olmayan bir dille aktarılıyor okuyucuya. Romanın en başarılı taraflarından biri de içerdiği yoğunluğu yalın, pürüzsüz bir anlatımla sunmuş olması. Üsluptaki esneklik ve canlılık; içeriğin, verilmek isteneni boğmasını, gölgede bırakmasını ustalıkla engelliyor.

Romanda, bir iki hadisenin anlatımı hariç, değişmeyen mekânlar var. Şeyh'le Osman'ın şehir dışında, bir göl yakınında yaşadıkları mağarayla. Bayan Adelgard'ın pastanesi en temel mekânlar. Bu mekânlar eşliğinde, bu mekanlardaki insanların hayata, insan oluşa, doğaya, inanca, geçmişe ve geleceğe bakışları eşliğinde gelişen bir anlatı. Mekânın belli, belirgin olmasına karşılık roman kahramanlarının hissettikleri, düşündükleri ve yapıp ettikleri simgesel bir boyuta sahip. Gerçeküstü ile gerçek bir arada. Ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığı, farklı insan evrenlerinin kesişme noktaları üzerine kurulmuş anlatılanlar. Zaman ve tarih sanki bilinçli bir şekilde muğlak, belirsiz ama aynı oranda devingen bir fon içerisinde betimleniyor. Çok yalın hatta basit gibi görünen bir ana konu etrafında birçok "insanlık durumu" irdelenerek dillendiriliyor.

Kapkıner, romanını var olmanın imkânları, insan karakterinin değişik sıçramaları, yazgı ve özgürlük, ahlâki düşkünlük ve insan kalabilme gibi ağır, düşünsel ve psikolojik bir zemin üzerinde kurmakla birlikte kuru ve yavan kavramsal kurgularla, vaaz ve öğüt edası taşıyan uzun hitaplarla, devinimden uzak monoton diyaloglarla tüketmiyor anlattıklarını. İronik, traji-komik gelgitler, roman kahramanlarının kişiliklerine ustalıkla giydiriliyor. Dilin kıvraklığı ve şaşırtıcı imlemeler anlatının gücüne çok sesli, renkli bir hareketlilik katıyor. Düz tipler yok. Yazar da kimseye acımıyor deyim yerindeyse, kimsenin tarafını tutmuyor.

Romanda -alışılmışın ötesinde- çok sayıda parantez içinde verilen cümleye, sözcüğe rastlıyoruz. Bunlar ironiyi artırıyor. Bir risk olmanın ötesinde, hem çeşitli kişiliklerden savrulan yansımaları betimlemede yardımcı oluyor hem de okuyucunun zihnini ateşleyip hareketlendiriyor. Mekân olarak seçilen yerin bir pastane olduğu düşünüldüğünde, bu tür bir anlatımın iç konuşmalara bir açılım sağladığı da iddia edilebilir. Nitekim Kapkıner, İlhan Efe'nin kendisiyle yaptığı bir söyleşide, Almanya'da karelerin, pastanelerin öneminden bahsederek bu mekânların buluşturma, bir araya getirme yerleri olduğunu, modern dünyanın içinde merkezi bir konumlarının bulunduğunu belirtiyor. (Gerçek Hayat, nr. 26, s. 28.)

Romanın, kimi okuyucular açısından şaşırtıcı hatta yadırgatıcı olabilecek bir yanı da argo ifadelere fazlasıyla yer verilmesi. Daha pastanenin adından başlayan bu tür ifadeler kimi zaman muzır ve edep dışı sayılabilecek konuşmaları, sövgüleri de içeriyor. Kapkıner yukarıda zikrettiğimiz söyleşide bu konuya da değiniyor. Bunun bir tepki biçimi olduğunu söylüyor: "sahte bir aristokrasi kurduk içimizde. Bizde her şey sahte; haya sahte, edep sahte... Ta 8 asırdan bugüne bu böyle. Ayette izni var sövmenin, zulmedene sövebilirsiniz diye..."

Kapkıner'e bu noktada itiraz edilebilir. Zira bir kere romanda söven ya da çirkin sözler söyleyen kişiler 'zulme uğramış' kişiler değil. İkinci olarak Kur'an'da Nisa suresi 148. ayette "sûi kavi" ifadesi ite kasdedilen mazlumların zalimlere karşı birtakım incinme ifadeleri kullanmaları olsa gerektir. Zira Kur'an mü'minleri ve hatta bütün insanları her türlü çirkinlikten, kötülükten, sevimsizlikten arındırmak isteyen bir kitaptır.

Romanın muğlak, simgesel anlatımı içerisinde parça parça önemli işaretlerin, göndermelerin olduğunu, ilginç ve hatta tehlikeli sayılabilecek kimi bahislerin bulunduğunu söylemiştik. Bunlardan aklımızda kalan birkaç hususu burada zikredelim: Mağaradaki Şeyh'le Osman'ın ilişkisi, dine ve Yaratıcı'ya yönelik değişik bakış ve algılayış manzumeleri, cuntacılara, diktatörlüklere duyulan öfke, tarikat-tasavvuf eleştirisi, din atlına kandırılan insanlar, göçmen Türklerin karşılaştıkları zorluklar ve karakter zaafları, bir Alman bayanın samimi fakat ironik "kutsal" tasavvuru, Mevlânâ ve Şems arasındaki ilişkiye yapılan göndermeler, ruhi ve cinsel saplantılar, Kitab-ı Mukaddes'ten aktarılan parçalar, çehresi insanda tiksinti ve aynı zamanda merhamet hissi uyandıran Osman'ın yaşadıkları, Türkiye'nin yakın tarihindeki toplumsal baskılar...

Yazar "İdrak ettiğimiz şu dördüncü binin ilk yılında, ikinci binin son yıllarında yazıldığını tahmin ettiğimiz bir öyküyü okudunuz..." diye başlayan kısa bir notla bitiriyor anlatısını. Zamanın, tarihin (anlaşılır sebepler ileri sürülebilecek olsa da) çerçevesindeki bu denli bir belirsizliğin romana güç katmadığını ileri sürebiliriz. Zira tamamen hayali de olsa çarpıcı, farklı bir finali var zaten romanın: Osman atına binip tüfeği ve fişekleri ile birlikte bir şekilde Almanya'dan ülkesine dönüyor. O sırada ülkede askeri bir darbe yapılmıştır. Darbe yapan generallerin de bulunduğu bir bayram töreninde muharip gazilerin arasına katılıyor. Geçit töreni esnasında birden durarak protokol tribünündeki beş generali de nişan alıp tek tek vuruyor. İşte bu finalin ardından gelen birkaç sayfa, toparlayıcı bir boyut kazanıyor sadece.

Kapkıner'ın son romanı okunmayı, okunduğu kadar da tartışılmayı gerektiren birçok farklılığa, ilginçliğe, iddiaya ve dahası eleştirilmeyi hak eden bir kışkırtıcılığa sahip

Yazan: Emre Yetkin
Yazı Kaynağı: Haksöz Haber

Sayfa 1 - 2