facebook twitter Linkedin

Öykü

Gül ve diken

kapkacGenç kadın merhamet ile dolan kalbinin sesini dinleyerek o gün, o mübarek gün bir iylik seferine çıktı.

Dinimiz fukaraya yardım edin diyordu. Ama gelin görün ki, oturdukları sitede fakir yoktu. Yan sitede, ötekilerde durum aynı.

Bunda şaşacak bir şey yok. Bu sitelerde hali vakti yerinde olanlar oturuyor. Fakir bulmak mesele.

Uzaklara, şehrin kenar mahallelerine gitmek lazım. Oralar da korkulu yerler. Allah göstermesin insanın başına neler gelir. Her gün gazetelerde neler okuyoruz.

Genç kadın bütün bu kötü düşünceleri aştı, o yıkık dökük mahalleye ulaştı. Mahalle tepeden dereye doğru teras teras iniyor. Gecekondu değil. Azınlıkların terkedilmiş apartman eskilerinden oluşuyor. Yıkılacakmış gibi binalar, daracık sokaklar. Pencereden pencereye çekilmiş çamaşır ipleri.

Ama bir o kadar da canlı. Cıvıl cıvıl. Çünkü çok çocuk var ve ara sıra geçen araçlara aldırmadan sokakta oynuyorlar. Bir yerde, bir evde çocuk varsa şenlendirir orayı. Masumiyetin temizliği, coşkusu, enerjisi.

Kadın bir zaman uzanıp giden sokağa baktı. Ne var bunda? Fırınıyla, bakkalı-manavıyla, sokak satıcılarıyla sevimli bir yer. Yeşilçam tadında.

Yokuşun başında bir polis arabası duruyor. İki polis arabanın arkasındaki ağacın dibinde çökmüş sigara içip laflıyorlar. Polisin biri arabada.

Kadın yaklaşıp soruyor:

– Bir olay mı var?

Oturanlar kalkıyor.

– Yoo! Ama olabilir, biz ihtiyaten bekliyoruz.

Kadın gülümsüyor.

– Karakol gibi yani.
– Öyle. Siz nereye böyle?
– Bir dernekten geliyorum, şöyle bir bakıp gideceğim. Gıda yardımı dağıtacağız.
– İyi. Dikkatli olun.

Kadın teşekkür edip ayrılıyor. Çantasından cüzdanı, kimliği, anahtarları, telefonu falan çıkarıp bol cepli gömleğine yerleştiriyor. Çantada kâğıt mendil, parfüm vb. kaldı. Ağır ağır ilerliyor.

Bazı boş evlerin gövdesine tabela asmışlar. 'Her an yıkılabilir'. Yine de bunlardan birinin önünde, eski bir koltukta bir ihtiyar oturuyor. Saç-baş birbirine karışmış, kimsesiz galiba.

Az aşağıda bir kadın asfalta serdiği kilimi yıkıyor. Bir elinde fırça ötekinde hortum.

– Kolay gelsin.
– Hoş geldiniz. Ne istemiştiniz?
– Hiç. Bir dernekten geliyorum da. Gıda yardımı yapacaktık. Acaba hangi evlere yapsak.

Kadın gülümsüyor. Sokağın sonuna bakarak.

– Gördüğün her eve yap. Herkes bekler.
– Ya şu ihtiyar.
– Ha! O mu? Yaşar Efendi. Kimsesiz.
– Yalnız mı?
– Yalnız.
– Kim bakıyor?
– Hiç. Biz. Ara sıra çamaşırını yıkarız. Her gün bir evden yemek gider. Gözleri de pek görmüyor.

Kadın adama doğru bakıyor.

– Ona biraz para versem.
– İyi olur, ama kimse görmesin. Sonra başınıza üşüşürler.

Kadın gidip adamla konuşuyor, önceden hazırladığı parayı eline tutuşturup geri geliyor. Kilim yıkayan kadın.

– Allah razı olsun. İhtiyacı olan çok burda ama mahallenin şöhreti kötü, kimse gelmiyor, korkuyorlar.
– Niye.
– Evlere baksana, nerdeyse yıkılacak. Çoğunda tinerci var, yaramaz adamlar var.

Evler penceresiz camları, açık kapıları, karanlık yüzleriyle kadının üzerine geliyor.

– Teşekkür ederim. Ben sokak başına kadar gidip döneceğim.
– Sağolun, gıda paketini bekliyoruz, unutmayın.

Kadın ağır ağır ip atlayan, top oynayan çocukların arasından geçerek sokağın sonunu buluyor.

Sokak orada dönerek viraj alıyor, tam köşebaşı. Kadın köşeyi dönüp kayboluyor.

Bir süre sonra eli yüzü, elbisesi kirlenmiş, örselenmiş olarak yokuşu çıkıyor. Yeniden kilim yıkayan kadınla karşılaşıyor. Kadın:

– Geçmiş olsun, çantayı kaptırdın galiba.

Kadın hiç de üzgün değil.

– Öyle. Ama içinde bir şey yoktu.
– Kusura bakmayın bu mahalle böyle.
– Ne kusuru canım. Burayı böyle bırakanlar utansın.

Mustafa Kutlu/Yeni Şafak

Beklemek

ucuz-ekmek-kuyruguAdam fırında ekmek kuyruğunda. Kuyruk evet. Çünkü bu ekmekler artmış, satılmamış, bayat. Ama ucuz. Fırıncı elden çıkarıyor, bu sebeple kuyruk oluyor. Eli cebinde, cebinde ter ile ıslanıp buruşmuş beş lirayı sıkıyor. Birazını ekmeğe verecek. Birazı herhalde patates ile soğana ayrılmıştır. Birazı artar belki. Bu akşam da bu sayede tencere kaynayacak. Kadın pazarın bitiminde geride kalanlardan umarız birkaç domates, biraz maydanoz, iki kabak, bir de atmaya kıyamadığı bir yanı çürük bir kavun yakalamıştır.

Çocuklar beklemektedir.

İkisi dersini çalışmakta, en küçüğü bir çizgili kağıda resim yapmaktadır. Resimde bir ev ve bir güneş bulunmaktadır. Her resimde dağ olur, ağaç olur, kuş olur. Bunların hepsi yerini almış, evin bacasından soba dumanı yayılmıştır. Kuş bulutlara doğru kanat açmıştır.

Baba nerede?

Baba kâğıdın bir köşesinden başını uzatmıştır. Küçük kız babanın eline iki dolu torba takmıştır. Babanın bıyıkları uzamıştır. Şakakları açılmış, saçları kırlaşmıştır. Nedense yüzü karanlıktır, belki eski kasetin gölgesinde kalmıştır.

Baba bugün bir köşede bunalmıştır.

Amele pazarı alabildiğine kalabalık, gelen giden çoğalmıştır. Ama kimse ona bir teklifte bulunmamıştır. Baba bekler. Kendinden daha yaşlı, daha beyaz saçlı biri daha bekler. Hep böyle çekingen, ürkek; dizinin dermanı gözünün feri kaçmış olanların payına düşmüştür beklemek. Beklerken konuşulur, zamanın ağır akışı unutulur, giden arabanın ardından bir başkasının geleceği umulur.

Ama bugün öyle olmamıştır.

Gün kararmış, giden gitmiş, kalan kalmıştır. Kalanlar birbirlerinin yüzüne bakar. Bir yola, bir önüne bakar. Sonra biri uyuşmuş bacaklarını sıvazlayarak kalkar. Nasıl bir dalgınlık içinde yüzmektedir ki, eyvallah demeden uzaklaşır. Ötekiler sıranın kendilerine geldiğini anlar, onlar da kalkar.

Amele pazarı boşalmış, geride ezilmiş sigara izmaritleri ve kırılmış umut parçaları.

Nedense herkesin acelesi vardır. Arabalar hızla geçer, yayalar bir yere yetişecekmiş gibi adımlarını açar, sokak satıcıları 'son elveda' diye bağırır.

Adam bir işporta arabasının önünde durur. Arabada 'çıkma karpuz' denilen yamrı yumru meyveler vardır. Hangisini kessen kabak. Ama karpuzcu bütün bu sefil yığının ortasına kan kırmızı yarım bir karpuz koymuştur. Sesi bağırmaktan kısılmıştır.

Adamla birlikte yola düşerler.

Giderler, giderler ve şehri terk ederler.

Bir derenin yamacına yamanmış gecekondu mahallesine girerler.

Yolçatıda adam karpuzcuya, karpuzcu adama bakar. Karpuzcu bir karpuz keser, kabak. Bir karpuz daha keser kabak. Karpuzlara tükürür. İşporta arabasının tekerine bir tekme atar. Adam işportacının omuzunu okşar. Ona gülümser. Bu gülümseme karpuzcuyu o gecelik idare eder.

Adam fırına doğru gider.

Kadın kendisi gibi pazar artıklarını toplayan iki kadınla gelmektedir.

Köşede çömelip, sırtını duvara dayayan adam elinde ekmek ve patates poşeti beklemektedir. Canı bir sigara çekmektedir, yani o kadar olur.

Bu yazıyı okuyan 'olmaz ki ağa, böyle tesadüf' diyecek. Desin. O sıra adamın önünden sigara dumanını savurarak bir tanıdık geçmektedir.

Adamla selamlaşırlar. Tanıdık hiç tereddüt etmeden adamın yanına çöker, paketi çıkarır tutar. Adam alır sigarayı, tanıdığın sigarasından kendi sigarasını yakar.

Tanıdık gider.

Adam iki nefes çeker sigaradan, nasıl iyi gelmiştir ama nasıl. Çünkü adam tiryaki ama cepte paket yok. Sabahtan beri tek dal sigara içmemiş, işsizlik ve sigarasızlık canına tak etmiş.

Gevşeyince adam, zaten sırtı duvara dayalı, kıçını da yere koyup uzatıyor ayaklarını.

Bu sigara onu bu gecelik idare eder.

Zaten karşı karanlığın içinde üç kadın belirdi. Adam endamından kendi karısını tanıdı. Ötekiler sokak başında ayrılıp gittiler. Kadın eski, paslı, çöpe atılmış bir pazar arabası ile yaklaşıyor. Kocasını öylece yayılmış görünce yersiz bir iyimserliğe kapılıyor. Galiba bugün iş bulmuş herif, diye düşünüyor.

Adam kalkıyor, kadına ekmekleri ve patates poşetini gösteriyor. Kadın ona gülümsüyor.

Karı-koca yan yana kendilerini bekleyen tek odalı gecekonduya, çocuklarına doğru gidiyorlar.

Gitsinler, çocukları daha fazla bekletmesinler.

Mustafa Kutlu/Yeni Şafak

#direnobninsk

parkÖnceki on altı saati uyuyarak geçmiş bir Pazar sabahı, vaktiyle gizli bilimsel çalışmalar yapılabilsin diye ormanın içine saklanmış okulumun yakınında bir takım yol genişletme çalışmalarından mütevellit ağaçların hunharca katledileceğini öğrenmemle eylem yapmaya gitmem bir oldu.

Otobüsteki biletçi teyzeden on iki ruble karşılığında yirmi dakikalık bir özgürlük satın aldım: Otobüste bulunma özgürlüğü. Yolda giderken yapacağım eylemin boyutları ve getireceği ses hakkında uzun uzun düşündüm. Öncelikle ‘eylem bir kız ismi değildir’den ziyade; eylemin ‘sadece’ bir kız ismi olmadığına kanaat getirdim. Çünkü hiçbir iddia/yargı/hakikat zıddını inkâr ederek haklılığını ispatlayamazdı; ancak zıddına rağmen ve hatta onunla birlikte varlığını ortaya koyabilir ve eğer mümkünse daha güçlü olduğunu gösterebilirdi. (Ki burada daha güçlü olduğu konusunda şüphem yok.)

Eylem mekânımda durak olmadığından okula kadar gidip on dakika kadar geri yürümek zorunda kaldım. İki arabanın ancak yan yana geçebildiği dar bir yoldan sağlı sollu orman manzarasını seyrederek eylem mekânıma geldim. Etrafta ne bir iş makinesi ne de çalışan işçiler vardı. Kandırılmış olmanın hazzıyla bir gürgen gölgesinde oturdum.

Topkapı’daki surların dibinde bile ‘vaktiyle şu an durduğum yerde ne savaşlar olmuş’ geyiğini yapmayı sevmezken;  istemsiz, bir zamanlar buralarda neler yapıldığı hakkında düşünmeye başladım. Yıllarca dünyanın hiçbir yerindeki insanların, hatta bu ülkenin insanlarının bile çoğunluğunun haberdar olmadığı bir şehirdi burası. İkinci dünya savaşı sırasında uçaklardan fark edilmesin diye kritik binaların üzeri orman manzaralı brandalarla kapatılmıştı. Hiç kimsenin haberdar olmadığı bir şehirde doğup, hiç kimseden haberdar olmadan ölen insanlar da vardı mutlaka. Hatta belki de son gördüğü şey şu an sırtımı yasladığım ağaç olan insanlar bile olabilirdi. Anlamsız bir şekilde geçmişe dönüp bugüne bir mektup yazma hissiyatı doğdu içimde. Bu düşüncenin anlamsızlığına kanaat getirdikten sonra bugünlerden bir mektup yazıp geçmişe göndermek istedim. Yüz metre ötedeki okulumda temelleri atılan nükleer başlıklı silahların, şehrin öteki tarafında yapılan uzay çalışmalarının gelecek yıllarda nelere mâl olacağını anlatmak istedim. Altmış yıllık bir tarih aralığında gezinip dururken en nihayetinde, bütün olayların kendi yargılarım ve bunları oluşturan hayatım üzerinde dönüp durduğunu fark ettim.

Hatırladığım ilk anım olan parktan şu an yürüme mesafesindeki okula kadar hızlı bir medcezir yaşadım. Tamamı can sıkıntısıyla geçmiş çocukluğumu -insanların büyük çoğunluğunun aksine- hiç özlemediğimi ve dünyaları verseler bir daha dönmek istemediğimi çok öncelerden biliyordum zaten. Şimdi de ta o zamanlarda bile sebebini düşünmeye başladığım bu sıkıntının kaynağını hatırlatmaktan ve bu sebeple canımı sıkmaktan başka bir şeye yaramadığından hızlıca lise yıllarıma geldim. Ne yazık ki; okula gittiğim ilk gün sorduğum ‘Nasıl bitecek bu dört yıl?’ sorusunu doğrulayan gelecek dört yılı da huzursuzlukla anıp hızlıca sonrasına geçsem de bu kadar nimetin ortasında şükürsüzlük yaptığımı düşünerek bir nebze içim acıdı. Ancak bunun şükürsüzlük olmadığını, hiçbir anlam ifade etmeyen bu yerlerde sebebi belirsiz ve arka planında ‘Ne zaman bitecek?’ sorusu gizli olan bir sıkıntının yansıması olduğunu düşünerek kendimi teselli ettim. Benim için boşa geçen dört yıl ve üzerinde büyük harflerle ‘diploma’ yazan bir kâğıttan başka hiçbir şey ifade etmeyen lise yıllarımın ardından gelen yılları da düşünmenin gereksiz olduğunu düşünerek bu anda yaşananlara bakmaya başladım.

İçerlere doğru yürümeye başlasam muhtemelen on beş dakika içerisinde kaybolacağım ormandan şehrin soğukluğuna, oradan ülkenin sefilliğine ve dünyanın boşluğuna doğru uzun ve sessiz bir tefekkür eylemine başladım. Bütün bu ağaçlar, onlara sarılarak yaşayan asalak bitkiler, bataklığın üzerindeki böcekler, toprak ve onun içindeki mineraller… Hepsi insanlar için var; fakat burada niçin olduğunu bilen çok az insan var. Neye, nasıl ve niçin inandığını bilmeyen, bir kısmı inanmayan,  geri kalan büyük çoğunluğu ise inanmak üzerine hiç düşünmeden sözüm ona yaşayıp giden milyonlarca insan… Çalışmak ve eğlenmek üzerine kurulmuş hayatları olan insanların çalıştırmak ve eğlendirmek üzerine kurulmuş devleti…  ‘Sahibi yoksa benimdir’den, ‘elde edebiliyorsam benimdir’e kadar uzanan bir savaşın amaçsız tarafları… Bütün bu gürültünün orta yerinde sessiz ve görevini bir an eksik etmeyen doğa… İnsanlar çoğu zaman bilmeyecek de olsa yine devam et sen diye seslenmek istediğim bu şehir… #direnobninsk

Dönüp dönüp doğaya gelmek her ne kadar duygusallıkla ilişkilendirilebilecek olsa da bunun arkasında heybetli bir hakikat var. Var olma telaşından bir anlığına sıyrılıp dut yaprağının alt yüzünde ters duran tırtılı ve onun değişimini göremeyenlerin bunu fark etmemesi elbette normaldir. Dönüp etrafına bakmalı ve o kokuyu hissetmelidir. Doğanın kokusunu. Ağaçlardan buldukları boşluklarda biten kokusuz papatyaların kokusunu…

Tüm bu düşüncelerle, can sıkıntısının ardından gelen ferahlığın da etkisiyle gözüm az ötedeki gelinciklere takıldı. Ben küçükken bunları dağ lalesi diye bilirdim. Dağ lalesi bildiğimin gelincik olduğunu öğrendiğim zamanki şaşkınlığım ve bir gül sayesinde aslında bunlara her iki adın da verildiğini öğrendiğim zamanki mutluluğumu hatırladım. Bütün güzellikler Allah’ın güzelliğine ayna ise; dünyadaki bazı güzellikler de -önceki yargıya sadece şeklen benzemekle beraber- birbirine aynadır belki de.

Eylemin sonunda elimde kalan iki cümleyle gölgemi toplayıp yurda doğru yürümeye başladım: Doğa başlı başına noktası bizden gizlenmiş bir idrak cümlesidir. Burada biraz dur. Papatyaların ancak koparıldıktan sonra kokmaya başlaması ise romantik bir eylem değildir. Bir düşün!

İbrahim Halil Aslan/edebifikir

Her şey çok güzel olacak

cocuklarin-ellerinden-bir-resimAyşe beş yaşında. Sarışın, mavi gözlü, gülünce gamzeleri beliren tatlı bir kız. Bir de akıllı ki. Şimdi resim yapıyor. Bir yandan da bilgisayar masasında ders çalışan ağabeyi Ali'ye bakıyor. Ali on yaşında. İstiyor ki Ali gelsin, yaptığı resmi görsün birşeyler söylesin. Melekler bu isteğini Ali'ye hemen iletiverdi. Ali başını kitaptan kaldırdı. Boynu tutulmuş gibiydi. Şöyle bir gerindi, ferahladı kardeşine döndü:

– Ne yapıyorsun?
– Resim.
– Ne resmi?
– Gel de gör.

Ali çalışmasına biraz ara vermenin iyi olacağını düşündü. Mutfaktan nefis kokular geliyor. Annesi galiba peynirli çörek yapıyor.

Kalktı kardeşinin yanına gitti.
İkisi birden resme eğildiler.
Resimde bir dağ, bir bulut, bir ev ve bir dere vardı.

– Burası neresi Ayşe?
– Ay bilemedin mi bizim ev işte.
– Ama bizim evin önünden dere akmıyor.
– Olsun belki bir gün akar.

Ali kardeşinin saçlarını okşadı.

– Valla aksa çok iyi olur. Yaz sıcaklarında derede yüzeriz, belki balık tutarız. Ver bakayım kalemini.

Kalemi alan Ali dereye bir ördek konduruyor, ardısıra gelen dört de yavru.

Ayşe sevindi, ellerini çırparak:

– Ördek ördek. Yavruları da var. Abi hadi resmimi beraber tamamlayalım.
– Olur, başka ne yapalım?
– Dere boyunda meyve ağaçları olsun. Hem toplar yeriz, hem gölgesinde yatarız.

Ali ağaçları sıraladı. Ardından gökyüzüne bir güneş kondurdu.

– Güneşi unutmayalım. Onun ışıkları her şeyi besler.
– Nasıl yani?
– Bak şimdi evin arkasına bir tarla çizeceğim.
– Ne tarlası?
– Sebze. Domates, biber, patlıcan ne istersek.
– Karpuz olsun. Bir de kestane.
– Kestane ağaçta olur.
– O zaman çilek olsun.
– Tamam çilek.

Bir ara anneleri sesleri çıkmayan çocukları görmek için mutfaktan başını uzatıyor. Abi kardeşin ne yaptıklarını merak ediyor doğrusu ama çörekler yanabilir. Her şey yerli yerinde.

– Abi bir de köpeğimiz olsun.
– Tamam evin yanına bir köpek kulübesi kondururuz. İşte oldu.
– Çok güzel oldu. Hani köpek. Yoksa babamı karşılamaya mı gitmiş?
– Hayır. O çalıların arasındaki tavşanları kovalıyor.
– Yazık ama tavşanlara. Sen onu evin önüne çiz. Evimizi beklesin. Nasılsa babam gelecek değil mi abi.
– Elbette.
– Abi!
– Söyle.
– İkimizi de çizsene. Şu yan tarafa. Orası çimenlikmiş.
– Ne yapacağız çimenlerde?
– Top oynarız, ip atlarız.
– Çok çizgi filim izliyorsun Ayşe. Senin ip atlamak için...

Ayşe mızıldanarak ağabeyinin sözünü kesiyor.

– Hayır, hayır atlayabilirim.
– Peki, peki. Top mu olsun, ip mi?
– İp olsun.
– Köpek de bizimle oynasın.
– Olur. Bak geldi işte seni eteğinden tutmuş çekiyor.
– Yaramaz şey.
– Abi.
– Efendim.
– Annem de gelsin yanımıza.
– Ama onun işi var, yemek yapıyor.
– Babam için hazırlıyor değil mi? Köfte patates.

Kalem Ali'nin elinden düşüyor. Ali yüzündeki hüznü göstermeden eğilip alıyor kalemi.

Ayşe:

– Evet. Sen, ben, annem, babam bir de köpek. Ne kadar güzel.

Ali dalgın, kırgın bir sesle:

– Evet her şey çok güzel olacak.
– Babam gelecek değil mi abi?
– Elbette.

Ama babalar bazan çekip gider. Bazıları geri döner, bazıları dönmez.

Mustafa Kutlu/Yeni Şafak

Derin Sarhoşluk

sarhos-haliEniştemin arkadaşının içkiyi bırakma öyküsü, ders alınacak ve bir ölçüye dönüşecek şeklinde okunmalı. Şimdi arınmış bu insan, her gece beraberce içtikleri guruba meşguliyeti nedeniyle geç vardığında gözlerine inanamamış. Zira o ciddi, ne konuştuğunu bilen arkadaşlarının hali içler acısıymış. Biri camı açmış nara atıyor, öteki kustuğu yerde sızmış yatıyor. Giyimine titizlenen arkadaşı ise ceketinin altında iç çamaşırı ile şarkı söylüyormuş. Bir an “zamanında gelip bunlara katılsaydım bu iğrenç tabloda ben de yer alacaktım” düşüncesiyle sarsılmış. Ardından sarhoş edeni bırakma kararı almış ve o anı telefonunun kamerasına kaydetmiş. Artık arkadaşları onu ne zaman ayartmaya kalksa veya ne zaman canı içki çekse bu videoyu izleyip vazgeçiyormuş.

Aslında hepimizin bir toplulukla yaptığımızda bizi yoldan çıkaran tiryakisi olduğumuz bundan daha derin sarhoşluklarımız mevcut. İçki içen ayılınca bir pişmanlık yaşar ama ya derin sarhoşluğundan haberi olmayanlar… Canlı yayınında mebuslar birbirilerine kafa atacak kadar ileri gittikleri kavgayı ateşleyen zat meclise iki saat geç gelseydi bu kör döğüşünü ne kadar garipserdi değil mi? Futbol fitnesi yüzünden rakip taraftarı öldüren fanatiğin hapse atılmasına delil teşkil eden kamera kayıtları daha önce gösterilse yine cinayet işler miydi?  Ya da cinayeti işlediğini bıçağı arkadaşı hediye ettiğinde aynı şekilde alıp teşekkür eder miydi?

İçki ve uyuşturucu kullanmak nasıl aklı ve vicdanı gölgeleyip devre dışı bırakıyorsa bazı birlikteliklerimiz de bizi haramı helal sayar hale getirip hesap gününü unutturduğu için bir sarhoşluk hali sayılmalı. Bu derin sarhoşluğu arttıran, duruşumuza ve konumumuza yakışmayan işleri paylaştıklarımızla sürdürdüğümüz bazı menfaat veya haz ilişkisi aklımızı ve vicdanımızı gölgeleyen bir sarhoşluğa dönüşüyor. Sonunda yoldan çıkıp nefsimize ve çevremize zulmediyoruz. Bu zulmü normal gösteren topluluklara aklımız ve vicdanımız yerinde olarak geç katılmamız bile yanlışların boyutlarını görmemizi engelliyor. Ama gördüğümüzü hemen kayıt etsek, ahiretteki kayıtlarımıza baktırılmadan, belki kendi kaydettiklerimizden derin sarhoşluklarımızı tespit edip büyük pişmanlıkla nedamet gösteririz.

Mesela onlarla olduğumuzda rekabet hırsına kapılıp başka cemaat mensuplarını küfür ve şirkle suçladığımız dini(!) toplantıları kayıtlarını salim kafayla seyretsek. Ortaklarımızla birçok insanın hakkını yiyip ve hak etmediğimiz kazançlar sağlamayı normal gösteren “Piyasa şartları”na uyarak yaptığımız, imalatı, ticareti, inşaatı güvenlik kamera kayıtlarından aklımız ve vicdanımız gözetiminde seyretsek. Devlet dairesinde mesai arkadaşlarıyla çeteleşerek vatandaşın emanet ettikler üzerinden yüksek gelirlere ulaşmak gayretini bir kamerayla tespit ettirip gidilen tefsir dersi sonrası beraberce izlesek… 

Kınanmayı, dışlanmayı, rezil olmayı ve cezalandırılmayı istemediğimizden böyle kayıtları kimse görsün istemeyiz. Ayrıca herkesin yaptığı yanına kâr kalıyor, kandillerde ağlar tövbe eder bundan da arınırız zannıyla bu kayıtları izlemeye kesinlikle yanaşmayız.

Doksanlı yıllarda cemaat arkadaşlarımla haftanın bir günü halı sahada top oynamam, videoya alınan bir maçımızı oturup izleyinceye dek sürdü. Hayatımda kendimi bu kadar rezil hissetmemiştim. Çileden çıkmışçasına top peşinde saldırıp durmayı spor yapıyorum sanmışım. İzlediğimden o kadar mahcup oldum ki o günden sonra bir daha top oynamadım

Nitekim hesap günü insanın önüne amel defterini koyacağız. O da bütün yaptıklarının sicilinde kayıtlı olduğunu görecek. Sonra ona “Şimdi oku bakalım amel defterini. Bugün (başka hiçbir şeye gerek olmaksızın) kendi hesabını kendin görmeye yetersin.” denilecek. (İsra/14) ayetini her okuduğumda halı sahadaki o video kaydı aklıma gelir ve ürperirim. Sadece bu örneğin hatırlama nedenimse bundan başka birlikteliklerimi belgeleyen görüntülerine sahip olamayışımdır. Öte yandan ayet suçüstü yapılmaktan söz etmez. “Kendinize ve birlikteliklerinize dışarıdan bakarak tedbir alın ve izlerken hoşnut olacağınız, hayırların galip geldiği birlikteliklerin peşine düşün” der. İnsanın kendisini ve ilişkilerini üçüncü bir şahıs gibi dışarıdan izlemesi ise takvanın ta kendisidir. Bu da hayırlı birliktelikler, gün geçtikçe nefsine söz geçiren kâmil bir insan olup çevrenize değer katan ve ümitleri yeşerten bir örneğe dönüşmenize neden olacaktır.

Derin sarhoşluk veren birlikteliklerin terbiye edilmesi kolay iş değildir. İçkinin sahabeni hayatında kovulması bile kademeli olarak gerçekleşmiştir. Önce “onların faydaları vardır ama zararları daha büyüktür” ayetini “Ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” izlemiş  “Sarhoşluk verenler şeytan işi iğrençliklerdir onu terk edin” emri ile sahabe sarhoşluk vereni sokaklara dökmüş ve aklı ve vicdanı gölgeleyeni birlikte terk etmişlerdir.

Aynı tedrici metotla derin sarhoşlukların topluluklarca terk edilmesi yine olasıdır. Önce derin sarhoşluğu veren beraberliklerin menfaat ve haz olarak bazı getirilerine rağmen bizleri hayırlardan uzaklaştırdığının farkına varmalıyız. Sonra aklımızı ve vicdanımızı gölgeleyen bu derin sarhoşlukların Kuran’ın emirlerini anlamamız ve tefekkür etmemize engel olduğunu görüp bunların hakikati örttüğünü idrak etmeliyiz. Akabinde bu derin sarhoşluk verenin şeytanileşmeye hizmet ettiğini beraberce idrak edip birlikteliklerimizi arındırmalıyız.

Daha sonra mı? Derin sarhoşluklardan kurtulmuş beraberliklerimizle küfürle, şirkle, nifakla ve insanları köleleştiren her türlü şeytanileşmeyle mücadeleyi bir ömür sürdürürüz. Allah’ın inayetiyle gideceğimiz “Selam yurdu” Cennette ise bize sunulan hiçbir şey bizi derin sarhoşluğa uğratmayacak, sersemletmeyecek, aklımızı ve vicdanımızı gölgelemeyecektir.

Şevket HÜNER / 21.05.2013

 

CADALLAH'IN ÖYKÜSÜ

kurani-kerimBir Yahudi çocuğun Türk bakkaldan hırsızlığı ile başlar hikâye…

İbrahim Amca bir Türk. Fransa'da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal dükkânı var, daha doğrusu küçük bir marketi... O'ndan alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkânının çevresinde. Her milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar… Bu evlerden biri de bir Yahudi aileye aittir.

Olayımızın kahramanı Cad, 7 yaşında Yahudi bir ailenin çocuğudur. Cad, her gün gelir ve İbrahim Amca'dan alışveriş yapar, her gelişinde de ona çaktırmadan(!) bir çikolatayı cebine indiriverir.

Bu aylarca böyle devam eder. Bir gün yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata çalmayı unutur, Çıkar... İbrahim Amca, arkasından seslenir şefkatle:

"Cad, bugün çikolatanı almadın " Ve uzatır ona her zaman Cad'ın aldığı çikolatayı…

Şaşırır çocuk ve "Biliyor muydun?" der hayretle.

İbrahim Amca başını okşar Cad'ın ve "Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir suçtur. Başkasının hakkına tecavüzdür! Söz ver bana bir daha kimseden almayacağına böyle. Buraya geldiğinde yine al çikolatanı, ama benden hediye olarak" der şefkatle...

Bundan sonra Cad ile arkadaş hatta dost olurlar. İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında bir çocuktur. Aradan yıllar geçer. İbrahim Amca bu Yahudi çocuğa hem arkadaş hem baba gibi davranır. Ne zaman Cad'ın bir sıkıntısı olsa, doğru İbrahim Amca'sına koşar Cad. O'nun şefkatli sinesine sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu dostuna ve nasihatlerini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular.

Ne zaman sıkıntıyla bir sorunla karşılaşsa İbrahim Amca'sına koşar Cad, İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitap çıkarır ve Cad'a vererek:

"Hadi aç bir yeri" der, sonra Cad'ın açtığı yüzdeki iki sayfayı okur, Cad'a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler birlikte. Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur! Dükkândan sıkıntıları bitmiş olarak ayrılır hep. Böylelikle tam 17 yıl geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere yürüyen bir fani… Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam etmiştir. Bir gün emr-i Hak vaki olur ve İbrahim Amca, Hakkın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca'nın;

"İçerideki küçük sandık kendisinden hediye olara bu Yahudi gence verilecektir."

Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır… Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden yüreğinden tutan, sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı dert ortağı yoktur.

Vasiyet üzerine sandık Cad'a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak bile istemez

Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir, gözleri dolar; derken aklına sandık gelir. Koşar açar sandığı. Bir de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca'sının eline verip açtırdığı ve okuduğu böylelikle sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap çıkar. Kitabı anlamaz çünkü Arapçadır.

Koşar, okutmak için Tunuslu arkadaşına gider. Her zamanki gibi iki sayfa okumasını ve açıklamasını ister ondan. Sorun yine çözümlenmiştir o Kitap sayesinde.

Merak eder Cad, sorar."Bu Kitap nedir?"

Tercüme eden Tunuslu;"Bu Kur'an-ı Kerim'dir, Müslümanların kitabı"

Cad şaşırır, şoktadır! Hiç tereddüt etmez Cad ve sorar hemen;

"Müslüman olmak için ne yapmalıyım?"

Tunuslu gerekeni söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad Müslüman olur.

“Cadallah Kur'an” adını alır ve öyle ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa'da yaklaşık 6000 Hıristiyan ve Yahudi'nin Müslüman olmasına vesile olur…

Her geçen gün artar, hidayetine vesile oldukları...

Bu eski Kitab'ı karıştırırken arkasında bir harita çıkar önüne orda, İbrahim Amca'nın not ettiği şu ayet vardır: "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davette bulun." Bunun Bir işaret olduğunu düşünerek Afrika’ya gider davetçi olarak. Önce Kenya'ya, sonra Güney Sudan'a oradan Uganda'ya ve komşu ülkelere. 30 yıla yakın dolaşır oralarda. Afrika'nın sıkıntıları bitmez. Allah'ın izniyle ve Onun davetiyle İslam'a girenler 6 milyona ulaşır. Ama o Afrika'da hastalanır ve 54 yaşında 2003 yılında Allah'a davet yolunda vefat eder.

Cad'ın annesi koyu Yahudi ve üniversitede hocadır. O da 2005'te Müslüman olur. Yani oğlunun ölümünden 2 yıl sonra, 70 yaşında… Oğlunu Yahudiliğe döndürmek için ve ikna etmek için 30 yıl uğraşmış, bütün tecrübesini bilgisini ve gücünü kullanmış ama muvaffak olamamıştır. İşte budur hakiki din…

Neden Cad hemen Müslüman oldu?

Diyor ki: "İbrahim Amca 17 yıl boyunca bir kere bile bana "Yahudi" ya da "kâfir" demedi hatta İslam'a gir bile demedi... Ama bir çocuğun kalbinin nasıl Kur'an'a bağlanacağını iyi bildi."

Bir Arap kanalında Kur'an'ı, O'na sarılmayı, Kur'an'la amel etmenin lüzumunu anlatan Mısırlı Tebliğci, Dr. Saffet Hicazi konuşmasının sonunu onun kıssasına ayırmıştı. Gözyaşlarıyla İbrahim Amca'yı anlattı. Hele zarafetle, hiç örselemeden yetiştirdiği fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, ab-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca'nın?

Dr. Saffet Hicazi, Bizzat tanışır Cadallah'la ve hikâyesini dinler. Elinden hiç bırakmadığı hayli yıpranmış Kur'an'ı sorduğunda Cadallah:"Ammu İbrahim (İbrahim Amca)'nın Kur'an'ı işte bu" der, yanında gezdirmektedir hep...

Londra'da Darfur'a destek ve oradaki Müslümanların sorunlarıyla ilgili bir toplantı sırasında Hıristiyanlaştırılmak istenen Zulu kabilesinin reisiyle karşılaşan Dr. Saffet Hicazi kabile reisine: "Sen” der “Cadallah Kurani'yi tanıyor musun?" diye sorunca:

Adam çok şaşırır ve heyecanla: "Evet!" der "Sen nerden tanıyorsun, yoksa gördün mü O'nu, konuştun mu Onunla?" peş peşe sıralar sorularını. "Evet der doktor, onunla İsviçre'de karşılaşmıştım.Bunu söyleyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini yüzünü öper, öper gözyaşlarıyla… Dr: "Sen de onun etkisiyle mi İslam'a girdin? Ve der ki; "Ben O'nun sayesinde Müslüman olan birinin yardımıyla Müslüman oldum. Madem bu eller O'nun elini tuttu, madem bu gözler O'nu gördü, ben sanki O'nu öpüyorum"

Allah Cadallah Kurani'ye rahmet etsin. Rabbim İbrahim Amca'ya da rahmet etsin, O gibilerin emsallerini arttırsın… Onların elinden kimler İslam'a girdi Allah bilir. Kapanmayacak bir amel defteri ile Allah'a kavuştu Cadallah ve onun İslam'a girmesine sebep olan İbrahim Amca...

Büyük fedakârlık onların ki... Hele bu asırda! Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin "ben, ben" dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda...

Şevket Hüner/Şubat-2012

Sayfa 1 - 21

Öykü

Okunasılar

Benzer Haberler